Connect with us

Makale

Sevda Işıl Akbayır yazdı: Kadın İktidarı Ama Nasıl?

Sonuç olarak kadın iktidarlaşırsa özgürleşebilir diyebilir miyiz? Elbette ki hayır. Kadının yönetimdeki yeri sadece kadın özgürlük mücadelesinin (ve komünizm mücadelesinin) bir parçası olabilir. İktidarı tek başına hedeflemek ve bunun için çaba sarf etmek tikel olarak önemli ama genel mücadeledeki karşılığı yetersizdir. İktidar olmuş ama toplumsal anlamda kadın ve erkeğe cins yönelimimizi ulaştıramamış, kitlelerden kopuk, koltuğa bağımlı bir iktidar devrimcilik üretemez. Bu nedenle iktidarın bir araç olduğunu unutmadan işlevini nihai hedefteki zorunluluğa göre yönlendirmek, onun için kullanmak gerekmektedir

Tarihin direniş ve ayaklanmalarla geçen dönemlerinde kadın, siyasal ve toplumsal savaşın güçlü bir parçasını oluşturmuş, kimi dönemlerde ise öncülüğünü üstlenmiştir. Fakat iş yönetsel mekanizmalara geldiğinde kendisini ancak 20.yy başlarına doğru kabul ettirmeyi başarabilmiştir. Kimilerine göre bu durum burjuva sınıfının özgürlük anlayışı olarak telakki edilse de burjuva devrimlerde kadının konumunun geldiği nokta kendi öz savaşı ve bu uğurda verdiği bedellerle ilintilidir, bunu burjuvazinin bol keseden dağıttığı “özgürlükler” le açıklamak insanlığın bilincini afyonlamaktan başka bir anlama gelmemektedir.

Komünist hareketin tarihine baktığımızda ise kadının ezilmesinin özel ve genel tespitlerinin Marks ve Engels’in ön açıcı çalışmalarıyla başlanmış olduğunu görüyoruz. Fakat bu belirlemelerin kısmi pratik çalışmalarla sınırlı kalmış eksikliği Bolşevik devrimine kadar devam etmiştir. Dolayısıyla bu ara sürecin doğru hamlelerle- yeterli düzeyde örülememesi kadının devrim mücadeledesindeki yerinin parçalı ve eksik bir temsiliyetle yönetilmesine neden olmuştur. Tarihi okumalardan da anlaşılacağı üzere kadın, birfiil kendi çaba ve emekleri sonucu yönetim mercilerinde yer aldığı süreç, komünist bilinç ve örgütlenmelerde hayat bulsa da, bunun yetersizliği de tamamıyla tarihsel süreçle ilgilidir. Zira sorun erkek egemen ideolojinin düşünsel ve pratik anlamda kadının iradeleşmesi önünde gördüğü duvarın işlevini sürdürmesi ve o duvarın temeline yönelmek yerine henüz tuğlalarını eksiltme yöntemini değiştirememe sorunudur.   Komünizmin iktidar hamlesiyle tarihin akışına müdahale ettiği Sovyetlerde bile 1939 tarihine kadar merkez komitesinde henüz tek bir kadının bulunmaması izahı zor bir çelişmedir. Sadece bu örnek bile kadının şimdiden yönetim mekanizmalarına çekilmesinin aciliyetini ortaya koyarken, kadın iradesinin siyasallaşamama sorununun anlaşılması açısından da çarpıcı bir örnektir.

Peki nasıl bir kadın iktidarı hedefliyoruz? Devrimci ölçütlerimiz ne olmalıdır? Özgürlük hedefleyen bir iktidar nasıl örgütlenebilir? Bu sorulara kolektif bir bilinçle cevap vermek kadın özgürlük mücadelesinin önceliğidir. Ve esasen çözümün  aranacağı yerin yeniden ve yine kadın özgürlük mücadelesinin sınıf mücadelesi içindeki tecrübe ve deneyimleri olduğu çok açıktır. 

Zira “İktidar” derken konumsal bir statüden bahsetmiyoruz. Kaba bir düşünce tarzıyla ele alındığında iktidar bir statü veyahut mevki olarak okunabilir, öyle anlaşılabilir. En nihayetinde dikkat çekmek istediğimiz nokta ezilenlerin iktidarını doğru okumakla ilgilidir. Özgürleşme mücadelesinde ezilen cinslerin köleleştirmesini sağlayan her tür iktidarın iktidarsızlaştırmasında kadının inisiyatif, irade ve önderlik konumuna erişme sürecinde örgütte eril kültürü iktidardan etmesidir.

Ezilenin iktidarı alternatif bir iktidardır. Yönetsel olarak eşit ve özgür bir yaşam hedefi olmak zorundadır. Azınlık kaygıları yerine çoğunluğun ihtiyaçlarını gözeten, biçimsel bir görünüşün dışında özde de gerçek anlamda devrimci olan bir yönetimdir. Buradan hareketle kadının yönetim de yer alması gerekliliği de sadece ezilen olduğu için savunulmamalıdır, kadın gittiği yere cins sorununun acil ihtiyaçlarını taşıyabilecek tek güçtür. Aynı zamanda yılların egemen erkek aklının sonucu olarak ezilen kimliğiyle daha objektif ve eşitlikçi bir yönetim aklı yaratma potansiyeli vardır.

”İktidarı özgürleştirecek güç, ezilenlerin sınıfsal aklının yanı başında filizlenen ezilen cinslerin aklıdır”

Bu iktidar hali açık ya da kapalı bir baskı unsuru oluşturmazken, aynı zamanda eşitsel iktidarın yaratıcı güçlerinden biri olduğunu olanaklı kılar. Bu nedenle kadının yaratmak istediği iktidar anlayışı klasik erkek yönetimiyle hiçbir benzerlik taşıyamaz. Erkeğin kurduğu iktidar özellikleri asırların verdiği yönetme, hükmetme, ezme haliyle şekillenmiştir. Erkek, özel mülkiyetin çıkışından bu yana yönetimsel normlarını bahsettiğimiz bu özelliklerle hayata geçirmiştir. Kaba biçimi bu olmasa da erkek komünistte de devrimcide de saydıklarımızın daha yumuşak halleriyle karşılaşma ihtimalimiz hayli yüksektir. Kimse bu hallerden azat olduğunu iddia edemez. Clara Zetkin’le kadın sorunu üzerine sohbetinde Lenin yoldaşın “komünisti biraz kazı, altından bir filisten (darkfalı) çıkar” vurgusu anlamsız değildir. Bu objektif belirleme söylendiği tarihe dair bir gerçek ya da ilk komünistlere has “meziyetler” değildir, aksine komünizme kadar farklı biçim ve türevlerle varlık gösterecek bir realitedir. Dolayısıyla diğer tüm meselelerde olduğu gibi ezen -ezilen çelişkisinin sonlanacağı zamana kadar kadınların iktidar olgusu ezen erkek iktidarının karşıtı, yıkıcı kuvveti olmak zorundadır. İktidarı özgürleştirecek güç, ezilenlerin sınıfsal aklının yanı başında filizlenen ezilen cinslerin aklıdır. 

Kadının iktidarla olan teması toplumsal gerici kuşatmaların altında tarih boyunca sınırlandırılmış, engellenmiştir. Zamanla formel bir eşitlik sağlansa da ne yazıkki bu öze temas noktasında istenilen düzeye yükseltilememiştir. Bu nedenle devrimci hareket de dahil kadını hala bu alanların yabancısı olarak tanımlamak hatalı bir tespit olmaz. İfade ettiğimiz tanımlanabilir yabancılık olgusu doğru bir biçimde anlaşılıp tüketilmediğinde kadın yönetimde iki sorunla karşı karşıya gelme durumunda kalır.  Bunlardan birincisi, erkek egemen tarzda benimsenen bir yönetim anlayışıdır. Diğeri ise geleneksel kadın algısıyla erkeğin her dediğini onaylayan biçimci bir konumlanıştır.

İlkinin varlık koşulu yanlış bir iktidarlaşma örneğinin taklidi biçimiyledir. Öyle ki iktidarı erkekte tanımlayan, onunla eşitleyen ve bundan hareketle de kendini erkek yönetimine benzeterek sürdürebilirlik kazanacağına inanan yanılsamalı bir güç ve iktidar anlayışıdır. Özü erkeğe yedeklenen bir kavrayıştır. Erkeğin tekeli haline gelmiş alanlarda ona benzer davranış pratik geliştirmenin ayakta kalabilmenin, söz geçirebilmenin ölçütü olarak kanıksandığını görebilmekteyiz. Her ne kadar bu durum askeri alanlara has bir özellik olarak ifade edilse de toplumsal yaşamda bu durumun farklı onlarca örneğiyle karşılaşmak mümkün.

Erkek diliyle yaşama katılım, üslupta sertlik, emir komuta dışında hiçbir yönetsel güce yaşam imkanı tanımayan, hükmetme yanı ağır ve fikirsel olarak dayatmacı bir iktidar anlayışıdır anlatmak istediğimiz. Var olan bu tarza dair hiçbir değişiklik yapılmadan sadece uygulayıcısının biyolojik cins farklılığından hareketle kadın tarzı ya da kadın yönetimi demek doğru değildir. O yönetime gıdasını veren bilinçtir ki şu durumda oda erkek aklı, erkek düşüncesidir. Bu nedenle kadının deneyim ve tecrübesi erkek taklidine dönüşürse iktidar olmanın çabası beyhude bir çaba olur. Kadını temsil etme realitesi mücadele dışı kalır. Bu anlamıyla taklidi bir iktidar anlayışı kadın mücadelesini güdükleştirmekten, onu işlevsiz kılmaktan başka bir anlam taşımayacaktır.

İkinci olarakta kadının “geleneksel” yanlarını koruyarak yönetsel bir güç haline gelmesidir. Klasik kadın aklıyla geliştirilen öncülük aklı, kendini mücadele içerisinde yetersiz, eksik görmesinin bir sonucudur. Kadın bu durumda nasıl ki evde, işyerinde, dernekte erkeğin sözünün dışına çıkmıyorsa, yönetsel mekanizmalarda yer aldığında da aynı sorunla hemhal olur. İktidar anlayışında “diğeri-öteki” olmanın aşılabilecek bir eşik olabileceğine kendini inandırmamakla alakalı bir durum bu aynı zamanda. Erkek aklının her dediğine onay veren bu anlayışın toplumsal rollerin bir sonucu olduğu görülmelidir.

Kendi düşüncesine güven duymayan, verdiği kararın yaratacağı sonuçtan korkan ve bizzat özne olabileceği bir işlevsellikten korkan bir şekilleniştir bu. Konuşmayan birinin konuşmaya ilk başladığında kısık sesle konuşması anlaşılır, fakat konuşabilme yetisi olduğu halde konuşmama isteği devrimci bir kadın için anlaşılmazdır. Böyle söylüyoruz çünkü az çok mücadeleyle tanışıklığı olan birinin bu farkındalığı gördüğüne eminiz. Kadının iktidarla simgesel birliğini savunan ve bunu bir yöntem olarak geliştiren burjuva siyasetidir. Devrim mücadelesi içerisindeki güçler bu yanı iyi kavramalıdır. Özellikle de bu ayrıntı kadınların kalın çizgilerinden biri haline gelmelidir.

Biliyoruz ki, kadının çeşitli yönetimlerde ve yapılarda yer alması tek başına yeterli olmadı, olmayacaktır da. Bundandır ki kadının yönetim şekli ve içeriği önemli bir parantezdir. Kadın varlık gösterdiği tüm alanlara ezilenin adaletini taşıyabiliyorsa eğer, baskıcı yönetim sisteminin karşıtı eşitlikçi bir yönetim inşa edebiliyorsa eğer, emeğine sınır koymadan kolektif bir yaşam örgütleyebiliyor sa eğer, kadının iktidarı objektif bir iktidardır denebilir. Bu genel doğrular açığa çıkartıldığı ölçüde kadın aklı, iradesi siyasallaşabilir ve yönetsel anlamda temsil biçimine bürünebilir.

”Kadının özgürlüğe duyduğu gereksinim kadar özgürlük arayışındaki çabası, verdiği savaşım ile paralellik taşımak zorundadır”

Bahsettiğimiz iktidar kavramını kadının bir bütün öncüleşmesi olarak anlayıp değerlendirmek gerekir. Her kadın aktivist, yanı başındaki her kadını kendi alanında önder, öncü merhalesine taşıma sorumluluğunu içselleştirdikçe aktivitesi işlevli bir sonuç verir.  Sadece sözcü ya da yönetici olduğunda sorunlara müdahale eden bir kadın ya da önderlik tipolojisi değil anlatmak istediğimiz. Dikkat ettirmek istediğimiz şey, özgürlüğüne örgütlenmiş her kadının sınıf mücadelesindeki konumu itibariyle devrimin öznesi olduğudur. Kadının özgürlüğe duyduğu gereksinim kadar özgürlük arayışındaki çabası, verdiği savaşım ile paralellik taşımak zorundadır.

Bu nedenle mücadeleye katkı ve sorunlara müdahale edebilme cesareti verili- seçili bir iktidar anlayışıyla sınırlı tutulmamalıdır. Bir alanda gerici bir yaklaşım, kadın ya da bir bütün ezilenlerin mücadelesini zedeleyecek bir pratik geliştiriliyorsa, karşısına kadın iradesi her daim dikilmelidir. Yönetici olmayı beklemek yerine, ezilen kimliğimizin meşruluğunu da kuşanarak müdahale etme inisiyatifi geliştirebilmeli, sorunlara karşı mücadele eşiğimizi yükseltebilmeli ve bunu örgütle-örgütlü alanlarda tartışabilme inisiyatifi gösterebilmeliyiz. Bu nedenle kadın özgürlük mücadelesi için atılmış her adım, söylenmiş her söz kadının öznesi olduğu, yönetsel olarak söz hakkına sahip olduğu ve bu minvalde de güçlenebildiği kurumsal bir bağ oluşturmalıdır. Her kadının somut görevi aynı zamanda budur.

Sonuç olarak kadın iktidarlaşırsa özgürleşebilir diyebilir miyiz? Elbette ki hayır. Kadının yönetimdeki yeri sadece kadın özgürlük mücadelesinin (ve komünizm mücadelesinin) bir parçası olabilir.  İktidarı tek başına hedeflemek ve bunun için çaba sarf etmek tikel olarak önemli ama genel mücadeledeki karşılığı yetersizdir. İktidar olmuş ama toplumsal anlamda kadın ve erkeğe cins yönelimimizi ulaştıramamış, kitlelerden kopuk, koltuğa bağımlı bir iktidar devrimcilik üretemez. Bu nedenle iktidarın bir araç olduğunu unutmadan işlevini nihai hedefteki zorunluluğa göre yönlendirmek, onun için kullanmak gerekmektedir.

Bir kez daha ve birlikte kadının köleleştirilmedeki sayısız biçimlerinden almış her rengini kurumsallaşan örgüt gerçeğine dönüştürerek,  ezilen tüm cinslerin iradeleşme sürecine ortak olalım. Özgürlüğümüzün sınırlarını genişletebilmek elimizde.                                                          



Mart 2026
PSÇPCCP
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
3031 

More in Makale