
Günlük yaşam içinde sıkça duyduğumuz ‘Kapitalist toplumda, sosyalist gibi yaşanmaz’ cümlesi ardından pek çok soruyu da beraberinde getiriyor. Sınıf bilincine sahip ya da sıradan her bireyin yaşamını devam ettirmek için kapitalist üretim ilişkileri içerisinde yer alma gerçekliği ile karşı karşıya olduğu, emeğini sattığı ya da ticaret üzerinden meta üretimi-aracılığı gibi pozisyon aldığı ilişkiler ağında bunun sınıf hareketi içerisine yansımalarına rastlamamız doğaldır. Kapitalist ekonominin lokomotifi kar-artı değer ise, bu lokomotifin kömürü genel anlamda rekabetçilik ve bireyciliktir. Farklı düzey ve biçimde parçası olduğumuz bu iki dağı tanımak aşmanın ilk ve en önemli adımı olacaktır. Farklı sınıfsal kökenlerden gelen ama işçi sınıfının kavgasında birleşen bireylere bugün için ‘Neden sen daha varlıklısın, diğeri fakir ? Diye sormak sadece kapitalist sistemi kavramamış, sekter ve okun sivri ucunu yanlış bir yere yönelten acemiliğin düşeceği bir hatadır.
Öte yandan ‘Olan olmayana versin’ yaklaşımı burjuvazinin ‘İnsan özünde bireycidir bakın kimse varlığını paylaşmıyor’ demagojisi için ürettiği içi boş teoriden başka bir şey değildir. Sosyalistler açısından eşitlik sorunu ne mutlak eşitlik düzlemindedir ne de her koşulda ve her sınıfa karşı zorla çözülmesi gereken bir meseledir. Devrim bunun sömürücü sınıflara karşı olan ve belki de en kolay kısmıdır. Zor olan bunu kültür olarak yaşatan ve uzun yıllar yaşatacak olan bizlerde ayrışma ve tasfiye kolaycılığına düşmeden çatışmalı birlik düzleminde aşılmasıdır.
Hepimizin bildiği üzere devrimci mücadele biçimi değişse dahi özü değişmeden hayatın bütün alanlarında devam eder. Şehirde, kırda, sürgünde, zindan da doğru bir şekilde tahlil ve müdahale edilmediğin de ekonomik imtiyazların aramıza sızıp hakim olması ve kendimizi ‘kolektivizm’ tiyatrosu içerisinde bulmamız şaşırtıcı olmaz.
Kapitalist toplumun bireysel yaşamı karşısında en genel tanımı ile komünal yaşamını savunuyoruz yani; Beraber üretip beraber tüketmek. Peki bu her koşulda bu kadar basit ve kolay mı ? Hapishane hücresinde yirmi ya da otuz yıl kalacak ekonomik üretimden izole edilmiş ve en fazla üç kişi yan yana kalmasına izin verilen tutsaklar açısından ailesinin ekonomik desteğine sahip olan ve olmayan arasındaki çelişme, şehir de ya da kırda yan yana mücadele eden bireylerin hayatını ortaya koyan ama ortak malzemeden en iyisini almaya çalışan ya da farklı düzeyde varlık sahibiyse karşı tarafın sunumu düzeyinde sunan pratiği ya da mülkiyet ilişkilerinin çok daha derinleştiği devrim ve iktidar iddiasının silikleştiği Avrupa’da sürgün devrimciler arasında da yoldaşlıktan, patron-işçi ilişkisine dönüşen biçimler, sınıf atlayan yoldaşlarla değişen ilişki biçimleri vb pek çok karmaşık çelişme bizleri sarıp sarmalamış durumdadır.
Sınıf hareketi yarını inşa ederken dünü de parça parça yıkma mücadelesinde bugünden bu tür çelişmeleri ele almalı ve aşma noktasında etki ettiği kesimleri iteklemeledir. Küçük sorunlar büyük sorunların antrenman sahasıdır. Kırıntı değil dünyayı istiyorsak bunu bizden çalanlarla savaştığımız kadar bu dünyayı nasıl paylaşacağımızı da konuşmalı/anlatmalıyız.
Mücadele içinde öne çıkan ve sistemle kopuş arayışındaki bireye ilişkin Lenin Ne Yapmalı ’da;
‘Azıcık yeteneği olan ve bir şeyler “vaadeden” bir işçi ajitatörün günde onbir saat fabrikada çalışmasına izin verilmemelidir. Geçiminin parti tarafından sağlanmasını; zamanı gelince yeraltına geçebilmesini; eğer deneyimini artıracaksa, görüş ufuklarını genişletecekse ve jandarmaya karşı mücadelede hiç değilse birkaç yıl dayanabilecekse, eylem yerini değiştirmesini biz sağlamalıyız.’
Dar parti örgütlenmesi için bu politikanın belli düzeyde bir uygulanabilirliği vardır ama sistemin tüm halkı (Devrimci yapıların tabanını) kuşattığı düşünüldüğünde ‘Onun çözümü de devrimle’ demek ne yazık ki yeterli gelmemektedir? Bu konuda çekirdek örgütlenme için ‘Halka Dayanma’ olarak formüle edilen çözüm, halk ve sınıf hareketi arasındaki ilişkileri pekiştiren onu kavganın bir parçası yapan düzlemde gelişmediğinde amaçtan sapmaktadır.
Bireyi devrim mücadelesinden kopmaya zorlayan yaşam mücadelesi ya da emek sürecine yabancılaştırıp asalaklaştıran hazırcılık çelişmesinin somut çözüm araçları ile örgütlenmesi bugün en yakıcı sorunlardan biridir. Mülkiyet duygusunun zayıflatılması mevcut kuşatılmışlık içerisinde belki de en zor olandır. Fakat bu sorunu sürekli tez-karşıt tez-sentez tartışması içinde gündemde tutmalıyız. Devrimci hareketler sosyal yardım kurumları değildir tabiki ve çözüm kapitalizm içinde ‘Sosyalist Vahalar’ yaratmak olmasa da bu sorunu bireyin sistemle geri bağlarını temsil eden devlet-aile-patron ittifakına da terk etme lüksümüz de olamaz.
Dünden bugüne işçi-emekçilerin öz örgütlenme modeli olarak ortaya çıkan sendika ve köylü birlikleri bugün büyük oranda etkisiz hale gelmiştir. Sistem tarafından ele geçirilen ve içi boşaltılan bu araçların kısa dönemde geri alınması ve mücadelenin kendini yeniden üretme araçlarına dönüştürülmesi pek olası görünmüyor. O saha da ısrarcı olmaya devam ederken daha lokal düzeyde pratik örgütlenme(Kültürel faaliyetler, geceler, kahvaltılar arasına sıkışmış dernekler dışında) araçlarını da zorlamak komün yaşamın mücadelenin özgün alanlarındaki pratik karşılığı ve her özgülde üretime dayalı kolektif araçların neler olabileceğinin tartışmasını da yürütmek zorundayız.
Bireyin devrimcileşmesi ve komünistleşmesi yaşamı içeresinden belli dönemleri kapsar. Komünal düzeyde paylaşımın mevcut sınıflı toplum içinde en ileri düzeyde temsilini sadece Komünist Parti içerisinde 7/24 devrim için savaşan kısıtlı bir topluluk için yeterli göremeyiz. Yazının başında ‘Kapitalist toplumda, sosyalist gibi yaşanmaz’ demiştik fakat bu bize mevcut ekonomik ilişkilere teslim olmayı ‘Sistem bu ne yapalım’ demeyi getirmemeli. Bu kabulleniş içten çürümenin zemini olacağı gibi aynı zamanda sınıfsal farklılıkların devrimci hareket saflarında dahi kastlaşmasının da zemini olacaktır. Müzik, tiyatro, sinema, edebiyatta devrimci kültürü yaratmaya çalıştığımız gibi devrimci ekonomik üretim modellerinide özgün koşulları göre bileşenimizden başlayarak geniş kesimleri kapsayacak şekilde deneyimlemeliyiz.
Marks insan bilincini tanımlarken: ‘İnsanların maddi yaşam koşullarını belirleyen onların bilinçleri değildir, bu maddi koşullar onların bilinçlerini belirler. Mademki insanı biçimlendiren yaşadığı koşullar; koşullar en insani şekilde biçimlenmelidir.’ demekteydi. Sınırlı imkanlara sahip sınıf hareketi için bugün bileşeninin yaşadığı koşulları, insani düzeye çekmesi onun esas misyonu ile örtüşmediği gibi pratik bir karşılığı da bulunmamaktadır.
Bu çelişme sosyalizmi de kapsayan uzun bir dönem boyunca pek çok farklı biçimde karşımızda çıkacaktır. Devrimci hareket farklı sınıflardan gelen ve farklı maddi koşullara sahip bireylerin kendi sınıf kimlikleriyle sosyalist toplumda ve özel de Komünist Parti içerisinde var olabileceğini uzun bir dönem yeterince çözümleyemedi. Monolotik parti ve sınıf çelişmesinden arınmış toplum yaklaşımı geriye dönüşlerin ve yeni burjuvazinin en sağlam sığınağı oldu. Fakat bugün artık biliyoruz ki kafa ve kol emeği arasındaki çelişki her dönemin sorunudur. İdeolojik berraklıktan yoksun bir siyasallaşmanın varacağı yer nihai olarak yine burjuvazinin limanı olacağı gibi siyasal yetkinlikten uzak salt işçici yaklaşımda yeni toplumun mimarı olamayacaktır.
Mao sonrası sosyalizmden geri dönüşün mimarı Deng Xioping’in 1978 11. Kongre konuşmasında şu kesit bu meselenin önemini kavratıcı olacaktır :
‘Bazı bölgelerin, bazı işletmelerin, bazı işçi ve köylülerin diğerlerinden daha önce daha fazla gelir ya da daha fazla kazanç elde edebilmeleri için izin verebilmeliyiz. Onlara daha fazla çalışmaları ve daha büyük başarılar elde etmelerinin karşılığı olarak (diğerlerinden daha önce) daha yüksek yaşam standartlarına kavuşmalarına izin vermemiz gerektiğini düşünüyorum. Bunların iyi bir yaşamın tadını çıkarmaları, komşuları için çok güçlü bir örnek olacak, diğer bölgelerde, diğer üretim ekiplerinde ve bireylerde onlardan öğrenme isteği uyanacaktır. Bu biçimde bütün ülke ekonomisi, bir dalga gibi ileriye doğru gelişecek, ülkedeki bütün milliyetlerden halkımız bu tip bir yöntemle daha hızlı biçimde refaha kavuşacaktır. Bu yöntem, bütün ülke ekonomisinin gidişini etkileyecek ve yeni bir itici güç sağlayacaktır’.
Sınıf hareketi, sosyalist iktidar sürecinde sınıfsal hiçbir imtiyazı pratik anlamda kabul etmeyeceği gibi devrim öncesinde siyasal çizgisini mücadelenin her alanında buna göre inşa ettiği oranda proleter bir çizgi kazanacaktır.
Anti-Kapitalist hareketler bugün mevcut sınıflı toplum içerisinde ortaklaşmacı alternatifler geliştirmenin çabası içinde ve pratik araçlarla bunu aşmaya çalışmaktadır. Daha çok Anarşist-Otonom akımlar içinde gördüğümüz işgal evleri (Squatted houses) kamuya ait ya da sahipleri tarafından kullanılmayan binaların yoksullar için işgal edilip kolektif bir şekilde kullanılması (Ortak mutfak, çocuk kreşi, ortak üretim, ortak yönetim) tarzının yaygınlaştırılarak özel mülkiyete dayalı yaşam biçimini gerileteceği iddiası biçiminde kendini ortaya koymaktadır.
Bolivya, Meksika, Ekvador, Guatemala ve Brezilya gibi Latin Amerika ülkelerinde Topraksızlar Hareketi, Zapatistalar gibi yüzbinlerce köylünün dahil olduğu toprak işgalleri, ortak mülkiyetteki topraklarda ortak üretim gibi pratiklerde son yirmi yıla damgasını vuran önemli anti-kapitalist araşıylardandı. Tüm bunlara ek olarak mülkiyeti ortaklaşa satın alınarak oluşturulan komün köylere ve kooparatiflere Avrupa ve Ülkemizde de rastlamaktayız. Ya da Kazova kolektifinde gördüğümüz patronsuz fabrika deneyimi veya kooperatif işyerleri.
Bir örgütlenme aracı olarak kullanabilecek tüm bu alternatifler elbette esasen kapitalist mülkiyet ilişkilerini kökten değiştirmekten uzak hastalığı tedavi etmeyen ağrı kesicilerdir. Fakat bunun yanında herkes dönem dönem ağrı kesici kullanır bu araçlarla devlet-aile-patron çarkı arasında sıkışmış bireyin hareket alanını nispeten genişletebilir, faklı alanlara daha rahat zemin oluşturulabilir. Devrimci hareketin çeperi ne kadar genişlerse merkezi o kadar güçlenir. İlçe düzeyindeki lokal dayanışmacı örneklerin dahi ülke ve dünya genelinde yarattığı umut ve iyimserlik ortadayken neden bugüne kadar ‘Sistem içileşme kaygısı’ ile sekter bir şekilde uzak durulan ve geniş kesimleri kapsayacak yeni örgütlenme araçlarını zorlamayalım.









