
Zeynep Hayır/ Almanya
Almanya Mannheim Üniversitesi’nde Pedagojik Psikoloji Kürsüsü tarafından yapılan bir deneyde öğretmen adaylarının “Max” ve “Murat” isimli öğrencilerin performanslarını nasıl değerlendirdiği araştırıldı. Araştırmacılar, yaş ortalaması 23 olan 204 öğretmen adayını iki gruba ayırdı ve her gruba aynı hataları içeren bir dikte kâğıdı sundu. Bir grup kâğıdı Max ismiyle, diğer grup ise Murat ismiyle gördü. Sonuçlar çarpıcıydı: Her iki kâğıttaki hata sayısı tamamen aynı olmasına rağmen Murat ismiyle etiketlenen kâğıda sistematik olarak daha düşük notlar verildi.
Spesifik olarak, beş hatalı versiyonda Max ortalama 1,87 puan alırken Murat 2,03 puan aldı; diğer versiyonlarda da benzer farklar gözlendi. İlginç olan, öğretmen adaylarının hataları işaretleme aşamasında Max ve Murat kâğıtları arasında fark yaratmamış olmasıydı. Fark değerlendirme aşamasında ortaya çıktı. Bu durum, önyargının hataları görme değil, “değer verme” sürecinde kendini gösterdiğini işaret ediyor.
Çalışmayı yöneten Prof. Dr. Meike Bonefeld ve ekibi, mevcut not verme standartlarının net ve nesnel kriterlere dayanmadığını, öğretmen adaylarının değerlendirme süreçlerinde daha objektif yöntemlere ihtiyaç duyduğunu belirtiyor. Bu deney, yalnızca isim üzerinden ayrımcılık meselesi değil; aynı zamanda Alman eğitim sisteminin sınıfsal ve kimlik temelli tahakkümünü özetleyen sembolik bir sahnedir.
“Murat” adını taşıyan bir öğrenci, göçmen emekçi bir aileden geliyor olma olasılığıyla sembolik olarak kodlanmış olabilir. Bu da öğretmen adaylarının bilinçaltında veya daha derin bir sınıf yargısında not verirken devreye girebilir. Okul, burjuva ideolojisini yeniden üreten bir aygıt olarak çalışır. Aynı performansı gösterse bile Murat adıyla etiketlenen çocuk, yalnızca etnik bir “öteki” değil, aynı zamanda toplumsal merdivende aşağıdan gelme potansiyeliyle ilişkilendirilebilir. Bu etiketlenme, sınav notlarında ete kemiğe bürünür.
Ancak bu “isim cezası” yalnızca puanlara yansımakla kalmaz; çocukların okul içi ilişkileri, kimlik algıları ve sosyal etkileşimleri de bundan etkilenir. Göçmen kökenli öğrenciler sadece akademik başarıda geri bırakılmakla kalmaz; aynı zamanda dışlanma, damgalama ve bazen zorbalıkla karşılaşabilir. Bu dinamik, salt bireysel bir önyargı sorunu değil, kurumsal bir yapısallıktır.
Tarihsel bağlama bakıldığında bu durum, Almanya’nın göçmen işçi geçmişiyle de bağlantılıdır. Özellikle 1960’lardan itibaren çalışmak için ülkeye gelen işçi kuşaklarının çocukları, zaman içinde “Alman olmayan” kimlik kodu ile eğitim sisteminde sınıfsal sınırlara takıldılar. Bu araştırma, o kalıcı ayrımın hâlâ eğitimin temel yapı taşlarında sürdüğünü hatırlatıyor. Eğitim sistemi, kapitalist düzenin yeniden üretim mekanizmasıdır; eşitlik iddiası gerçekte “sınıf eşitlemesi” değil, mekanizma içinde sınıfı koruma üzerine kuruludur.
Sonuç olarak, Max ve Murat deneyi bize net bir mesaj veriyor: Eğitimde adil puanlama vaadi, göçmen emekçi çocukları açısından yüzeysel kalabilir. Eşitlik iddiası yalnızca not cetveliyle sınırlı kaldığında, gerçek toplumsal eşitlik hâlâ uzak bir hayal olmaya devam eder.








