
Kendi sıradan sosyal rolleri ile abartılı sosyal söylemleri arasındaki uçurumlardan boy veren problemli siyasal kişilik ve bilinç yapılanması bilimsel olarak çözümlenmelidir.
Her tarihsel konjüktürel dönem, ezilenlerin saflarında kendine özgü siyasal kişilik ve ideolojik hastalıklar yaratmıştır. Günümüzde problemli olan devrimci tipolojinin söz konusu olan kesiminin çözümlemesini yapmak için büyük bir tarihsel tecrübe olmasına karşın, 1949 yıllarındaki devrimci Çin toplum siyasasının “İdeolojik hastalıklar” modellemelerinin yetersiz kalacağını, bilim ahlakı gereği teslim etmek gerekir.
Çünkü ideoloji, siyaset, kültür, bilgi ve ahlaka dair paradigmasal parametreler, toplumsal alt yapıdaki sınıf sosyolojisinin, üregen, ayrışık, birleşken ve devingen yapısal özellikleri gereği, her yeni tarihsel dönemde değişken özellikler gösterirler. Bir tarihsel sürecin siyasal ve örgütsel formasyonu içinde şekillenen bireyi, değişen dünyanın ihtiyaçlarını göremez hale getiren sebepler, onun kendisini oluşturduğu öz geçmiş hikayesinde gizlidir. Parti, programlar, liderler, eylemler ve politik dar dünyadaki insan ilişki ve söylemlerin, gerçek dünyanın yarattığı olabildiğince yansımal bir parçası değil de, sanki bizzat kendisiymiş ve toplamıymış gibi bir algısal bozukluğa iten hikayenin ciddi bir değerlendirmeye ihtiyacı var.
Kişi artık burjuva bir yaşam sürdürdüğü halde, proletarya, müttefikleri ve partisi için nasıl olurda daha zahmetli bedeller gerektiren mücadele taktik ve stratejileri önerebilir? Bu durumu sadece yabancılaşma kavramıyla açıklamaya dair zorluklar bulunmaktadır. Bu yönlü bir teşhis koyup sağaltıcı ideolojik mücadeleye başlamak için, ilkin bireyin başkalaşan bu öz benliğinin yabancı dünya ile bir çelişme halinde olduğunu, yani başkalaşırken aynı zamanda başkalaşma ile kavgalı ve huzursuz halin, kendisi olma yönündeki özlem ve arzu halinin iç içe geçmiş olması gerekir.
Halbuki durum burada çok daha karmaşık bir hal almıştır. Birey yıllardır bilincinin oluştuğu politik formasyonun dışında yaşıyor. Hatta oluştuğu değerler silsilesinin boy verdiği aygıt yıllarca hala ayakta durmuşken, o kendi isteğiyle çok öncelerden orayı terk etmiştir. Yeni yaşamında toplumsal sistemin değerleriyle çatışma artık yaşamamakta ve onları içselleştiren bir sağduyu geliştirmiştir. Küçük burjuva mevki kazanımları için sosyal stratejiler oluşturulmuş ve duygusal özel hayat dahil bütün etkinlikler mülkiyetin edinimi ve korunumu güdüsüne tabi kılınmıştır.
Ama buna rağmen içinde bulunduğu ve artık gerçeği olduğu hayat atlanmakta, bütün politik önermeler, eski yaşanmış “radikal ”dönemin kavramlarını naraya dökmekle kalınmaz; somut tarihsel koşulların getirdiği politik ve örgütsel enstrümantalleri küçümseyerek onlarla alay ederler. Hayatında bir daha asla eline silah almayacakları halde, bu enstrümantaller içinde bir tek tüfeği kutsayarak gönderlere çekerler.
Bu yabancılaşma türü, genelde Avrupa merkezli bir ideolojik hastalık ve kişilik formasyonudur. Henüz işçidirler belki ama bu durumu bir geçiş dönemi olarak görmektedirler. Böyle kalmak istemedikleri ve kendilerini geleceğin küçük burjuva elitleri içinde gördükleri için, ülkedeki işçi sınıfı ve büyüyen işsizler tabakasının çıkarları umurlarında değildir. Bu kesimlerin gerçek yaşamdaki uğraşları da, garip nesneler dünyasında birinden öbürüne sahip olmak uğraşında hikayeleşir. Ülke devrimiyle kurulan bu garip ilişkinin, gelenek sosyolojisinde önemli sorunsallardan biri olduğunu söylemek abartı olmayacaktır.
Her ne kadar biz Komünistler, şiddetin kendisinin insanın öz doğasına yabancı bir fenomen olduğunu teslim edip şiddeti tarihten sönümlemek yönünde bilimsel bir ülkünün takipçileri olsak da, zorunluluklar dünyasının bir tezahürü olarak devrimci zorun öneminin bizim istem ve arzularımız ötesinde bir nesnel gerçeklik olduğunu biliriz. Mülksüzler ve garipler dünyasının, karşı devrimci ve ırkçı şiddete karşı öz savunma araç, taktik ve strateji ihtiyaçlarını öngöremeyen siyasetlerin halkçı niteliği kuşkusuz tartışmalıdır. Bizim burada bahsettiğimiz ideoloji, dolayısıyla siyaset ve insan ahlâkı arasındaki ilişki üzerinedir. Halkın arasına girmeden, mülksüzlerin metruk dünyasının bir parçası olmadan ve alttakilerin yaşam ve duygu süreçlerine bir damla ile de olsa eklemlenmeden, önermeci bir mantıkla bol keseden kendini kumandan ilan etmenin getirdiği değerler sisteminin sorguya çekilmesi gereğinden söz ediyoruz.
”Sınıf bilinçli bir proleter, hiçbir mücadele biçimini ve kazanımını küçümsemez. Her türlü demokratik, sosyalist mücadeleye dair, legal/yasal bütün platformlardaki mücadele ve kazanımlar halk içinse ve ayrıca büyük bir stratejik toplumsal projenin hizmetindeyse eğer, hepsi değerli emeklerdir ve aynı coşku ölçüsü selamlanmalıdır. Devrimci Sosyalist bilinç, dürtü ve ahlak bunu gerektirir.”
İnsan ahlakı dediğimiz zaman, toplumsal cinsiyetçiliğin ürettiği değerler, normlar yada iki yüzlü genel toplumsal ahlaka dair gelenek, görenek ve dinden gelen ölçütler olarak algılanmamalıdır. insanlar arası eylemler ve ilişkilerin yarattığı değer sorunuyla ilintili olan “Etik” tir dikkat çekmek istediğimiz.
İnsanın insanla olan münasebetlerinde olduğu gibi, bilgi ve siyasetle olan ilişkilerimizde de etik sorunu vardır. Çünkü bilgi ve siyaset, dolaylı insan ilişkileri olduğu gibi, insan çoğunluğunun gelecek tasarımına koşullandığı için, gelecek kuşaklarında yaşamını etkileyen faktörlerdir. Bazı filozoflara göre etiğin amacı, akılcı mutluluğu aramak, onu yegâne kılmak ve mükemmel bir toplum özlemini yeryüzüne indirmek için çabalamaktır.
Biz devrimci materyalistlere göre bu durum, özgürlük ediniminin bilimsel bir metodolojiden mahrum bırakıldığı bütün zamanların tragedyasından ve soyutlamanın iyi niyet taşları ile idealleştirilmesinden başka bir şey değildir. Bizim ne ahlaki anlayışımız ne de ahlakı yöneten paradigmalarımız, devletin ve siyasetin görevinin erdemi hayata geçirmek olduğunu telkin eden Platoncu idealizme benzer.
Komünistler, bir mülkiyet formasyonu olarak devleti ve dolayısıyla mülkiyetçi sınıfsal uygarlığı ahlaksızlığın nedeni olarak görür. Bu anlamda ne siyaseti ahlaka indirgeyen Platon, nede erdemi reddeden Machiavellici siyaset anlayışıyla barışık değiliz. En genel ifadeyle siyasetin doğasının, insanın doğası ile çelişmeli bir hali vardır. Siyasetin kendisi, toplumsal eşitsizlikler dünyasının bizzat varlığının bir tezahürüdür. Yöneten ve yönetilenlerin var olduğu bir dünya var oldukça siyaset de var olacaktır. Siyasetin doğasında var olan güç ve hegemonya ilişkileri, Komünist topluma kadar, mülksüzler cenahının burjuva uygarlıktan ödünç aldığı enstrümantaller içerisinde varlığını koruyacaktır.
Komünizm ideolojisi, Marks’ın bireysel varlığına içkin bir ideoloji değildir. Tarihsel toplumsal koşulların zorunlu olarak ortaya çıkardığı bir nesnel gerçekliktir. Marx ve Engels yaptığı, keşfettikleri bu yasalarla dünya yaşamını çözümlemek, ondaki ters duran sosyal konumlanışın sosyal devrimle değiştirilebileceğini önermek olmuştur. Marx,ın ideoloji sorunsallığı ile ilgili “Alman ideolojisi” eseri de dahil genel kuramsal görüntüsü içerisinde, ideolojinin pozitif bir tarifini yapmaktan kaçınması öğreticidir.
Maddi gerçeklikle düşünce arasındaki diyalektik ilişkileri keşfetmeye çalışarak kesinlikli ve sistematik fikirlerin karşısında konumlanan bir metodolojiye sahiptir. İdeolojiye dair negatifi yorum ve önermeler, Komünal kuramı kutsallıklara ihtiyaç duymayacak bir açıklıkla bilimin sarsılmaz bir aracı haline getirmiştir.
Evet bütün sosyal süreçler, ekonomik yaşam etkinliklerinin çevresinde bir ahlak salınımına yol açar. Her sınıfsal pratik kendi siyaset ahlak ve etiğini mayalar. Geçmişte, ahlaksızlık ve ideolojik hastalıklar tüfeklerin gölgesinde de boy vermişti. Devrimci ateşli silahların yanı başında bile mülkiyet ideolojisi boy verebiliyorsa eğer, pekâlâ bölgesel bir yerel yönetimde veya legal bir basın, medya ve dernek gibi yasal kurumlarda da boy verebilir. Mücadelenin bir türünü dikensiz cennet bahçesi ilan edip, diğer biçimlerini lanetleyen ve bütün kötülüklerin kaynağı gibi gösteren akıl tutulması üzerine yapılacak daha çok bilimsel tarihsel analizlere ihtiyaç vardır.
Kakılmışların, itilmişlerin, alttakilerin ve ötekilerin davasını kalkındıracak olan tek silah, devrimci bilimsel eleştiridir. Biz Diyalektik Materyalistler, kimseye ahlaklı olmasını telkin edecek kadar safdil değiliz. Çünkü insan bilinci, bizzat bilincin oluştuğu maddi yaşam etkinliğinin bizzat kendisidir. Bu dünyanın çoğunluğun bilincinde tersyüz asılı durmasının, dogmalardan, yanılsamalardan ve hayaletlerden kurtulamamasının sebebi düşünce değil, bizzat bu düşüncelerin mayalandığı ve içinde bilinçli insan eyleminin cereyan ettiği maddi ilişkilerdir. Toplumsal ölçekte bilimsel olarak ilgilendiğimiz alan burasıdır.









