Connect with us

Güncel

Avukat Sinan Varlık’tan siyasal savunma: “Politik ceza yargılamaları; iki farklı dünyanın karşı karşıya gelişi, iki meşruluk anlayışının kapışmasıdır.”

06 Kasım 2020 günü evine yapılan baskınla gözaltına alınarak tutuklanan ve bugün İstanbul 32’inci Ağır Ceza Mahkemesi’nde ilk duruşması görülen Avukat Sinan Varlık, Silivri Hapishanesi’nden getirildiği duruşmada siyasal savunma yaptı. Ardından söz alan savunma avukatları, dosyanın hukuki olarak dayanaklarının mevcut olmadığını beyan etti. Mahkeme savcılığın tahliye talebinin ardından karar olarak tutuklu Sinan Varlık’ın tahliyesine karar verdi.

sinan varlık

Sinan Varlık; bugün görülen duruşmada yaptığı “savunmasında” iddianameyi dört temel başlıkta irdeleyeceğini belirterek, “tutsaklığının” temel tek dayanağının, devrimci – sosyalist olmasından kaynaklandığını ifade etti. “Bu yargılanmanın politik bir dava olduğunu, bu nedenle politik savunma” yapacağını beyan etti.

Savunmam itirafçılık olgusuna’’ karşı bir saldırı konseptidir.

“İtirafçı” ifadelerine dayandırılarak hazırlanan iddianame karşısında, “itirafçılık” olgusunu yargılayan Varlık; “Yargılama içinde politik netleşmemi ortaya koyma açısından, öncelikle itirafçılık olgusunun politik analizine yoğunlaşacağım. Bu kendi içinde bir savunma hattı gibi gözükse de özünde söyleyeceklerim; ‘’ itirafçılık olgusuna’’ karşı bir saldırı konseptidir. Saldırı diyorum çünkü: Bu denli bir çürüme ve karakter yitiminin başka türlü çözümlenebileceğini düşünmüyorum. Bugün muhtevası ne olursa olsun, politik ceza yargılamalarının ana ekseni, itirafçılık olgusu üzerinden şekillenmektedir. Bu denli bir veri birikimi, meseleyi tekil münferit bir hadise üzerinden değil, bir politik tutum alış üzerinden tariflememizi zorunlu kılar. İtirafçılık olgusu; bugün aynı ‘’işkence-yargısız infaz-tecrit/tretman’’ örneklerinde gördüğümüz gibi açık bir devlet politikasıdır. Çok net ve ikircimsiz söylüyorum:itirafçılık olgusunun bu denli yaygınlaşması bir nevi MGK konseptidir.

Ben bu yargılamada tekrardan özneleşerek, zincirin bir halkası olmayı reddediyor, o zinciri parçalıyorum.”

Politik ceza yargılamaları; bir nevi sanık öznenin politik olarak varlık/yokluk muhasebesidir. Sanık tüm çilesini sırtına yükleyip ya yeniden özneleşecek ya da ilkelerinden tavize yönelecektir. Yargılamanın amacı da bu özne yitimine odaklanmıştır. İtirafçılık olgusu üzerinden gelişen bu durum, öylesine gelişkin bir konsepttir ki; her özne yitimi sonucu oluşan ‘’itirafçılaşma’’ yüzlerce yeni ceza dosyasının doğumuna yol açmaktadır. Bu durum zincire bazen yeni itirafçıların eklenmesine, bazen de yeni bir öznenin doğumuna zemin hazırlamaktadır. Benim yargılama içinde hikayemin düğüm noktası tam da bu momentte şekillenir. Bu itibarla; yaşadığım tecrit ve tutsaklık koşullarının tüm olumsuzluğuna rağmen, ‘’yargılamayı’’ yeni bir özneleşmeye kapı aralaması açısından olumlu karşılıyorum. Ben bu yargılamada tekrardan özneleşerek, zincirin bir halkası olmayı reddediyor, o zinciri parçalıyorum.Bu yargılamada hiçbir olumlu sonuç alamasam da koymuş olduğum bu politik tavrın, kendi politik tarihselliğim açısından gerekli ve zorunlu olduğunu düşünüyorum.

Politik ceza yargılamaları; iki farklı dünyanın karşı karşıya gelişi, iki meşruluk anlayışının kapışmasıdır.

Ben yaşadığım tutsaklık sürecini bu noktadan kavrıyorum bir taraftan egemen hukuk içinde tanımlanan devlet gerçekliği ve onun yardımcı oyuncusu devletleşen itirafçı unsur, diğer tarafta; yaşamın bütün inisiyatifini elinde tutan, ilkelerinden tavizi intihar kabul eden devrimci özne. Bir tarafta söylediğini yapan, yaptığını savunan siyasal geleneğin temsilcileri; devrimciler, diğer tarafta çürümenin insanda vücut bulmuş halleri; itirafçılar. Ben bu yönlü bir kapışmada devrim saflarında olmaktan onur ve gurur duyuyorum. İki dünya iki karakter demektir. Bu yargılamada iki karakter tartışmaktadır. Biri; ilkeleri-asabiyeti ve uzlaşmazlığı temsil eder, diğeri ise bütün yaşamsal argümanlarını yalanlarla dizayn etmektedir. Bu bağlamda bir gerçeğin, diğeri yalanın egemenliği ön kabulüdür.

Benim dünyam; emperyalist kapitalizmin barbarlığına savaş açmış sosyalizmin dünyasıdır.”

Tekil özne üzerinden yapmış olduğum bu tarifleme, kapitalist barbarlık ile sosyalizmin savaşı kadar gerçektir bugün dünyanın 10 büyük zengininin servetiyle evrenin tamamına yetecek kadar aşı bulmak mümkündür. Milyonlarca insanın yaşamını yitirdiği bu pandemi koşullarında bu gerçekliğin kendisi dahi, yaşadığımız savaşı ve iki dünya çatışmasını açıkça gözler önüne sermektedir. Benim dünyam; emperyalist kapitalizmin barbarlığına savaş açmış sosyalizmin dünyasıdır. O dünyanın bir öznesi olarak, son nefesine kadar özgürlüğü ve sosyalizmi savunmaya devam edeceğim.
Benim karakter analizindeki en canlı uğraklarım; ‘’ ilkeler- asabiyet-uzlaşmazlık ve inisiyatif ‘’ kavramları üzerinden şekillenir. Benim özne tarifim bu kurucu kavramlar kümesi içinde hep kendine bir yol aramıştır. Politik ceza yargılanmalarının tarihselliği incelendiğinde, bu kurucu kavramların ete-kemiğe bürünmüş kahramanlarıyla karşılaşırız.

Sokrates; bugünkü itirafçılık örneğinde olduğu gibi bütün ‘’bağışlama-af’’telkinlerine karşı: ‘’ bin kez dahi ölmesi gerekse, hiçbir zaman farklı hareket etmeyeceğim’’ haykırmamış mıdır?

Yine kendi politik tutumundan asla taviz vermeyerek, keskin bir uzlaşmazlık örneği sergileyen Dimitrov, Alman-Nazi mahkemesi önünde: ‘’düşüncelerimi, komünist inaçlarımı savunuyorum. Hayatımın anlamını ve içeriğini savunuyorum’’ dememiş midir? Naziler tarafından tutuklanıp idama mahkum edilen Komünist-Çek yazar Julius Fuçik’in dar ağacından düşmanlarına öfke, yoldaşlarına yollamış olduğu umut dolu selam halen daha kulaklarımızda değil midir?

Moncada baskını sonrası tutsak edilen Fidel Castro, faşist Batista’nın mahkemelerinde; ‘’ çıkar çıkmaz daha iyisini örgütleyeceğim’’ dememiş midir? Bizde de 6 Mayıs kimilerine göre bir matem günü olarak kabul edilir ancak Deniz-Yusuf ve Hüseyin idam sehpasında dahi inisiyatifi ellerine almaları, yeni bir mücadele sürecini ateşlemememiş midir?

12 Eylül askeri diktatörlüğünün kurmuş olduğu dar ağacı; Altındağ’ın altın saçlı çocuğu Necdet Adalı’nın uğruna canını verdiği ‘’kavgayı’’ bitirebilmiş midir?

Yaşamı uğruna ölecek kadar seven devrimci Ebru Timtik’in katili gizli tanık ve itirafçılığı adeta bir silah olarak kullanan bu yargı mekanizmasının kendisi değil midir?

Tüm kahramanlarımızın sözleri 27 Ağustos 2020 tarihinde, Ebru’nun cansız bedeninde vücut bulmuştur. Aynı bu dosyada olduğu gibi Ebru da gizli tanık ve itirafçılığa karşı savaş açmış, meydan okumasında kendi tabiriyle tek silahı olan bedenini ortaya koymuştur. Yaşamı uğruna ölecek kadar seven devrimci Ebru Timtik’in katili gizli tanık ve itirafçılığı adeta bir silah olarak kullanan bu yargı mekanizmasının kendisi değil midir?
‘’Bazı devrimciler vardır ki, onlar devrimle yek vücut olmuşlardır’’ Onlar devrimi asla Kaf Dağı’nın ötesine gelecekteki bir yordama ertelemezler. Devrim onlar için yaşanandır yani ‘’an’’ın kendisidir. Bu bütünleşme öyle sağlamdır ki, devrimi ondan onu devrimden ayırmak imkansızdır. Doğru Ebru ölmüştür ama unutulmasın ki devrim de yenilmemiştir. Doğa her yeni gün yeni Ebru’lar yaratacaktır. Bu bağlamda; Ebru Timtik ölümsüzdür! Bir kez daha meslektaşım, arkadaşım, devrimci Ebru Timtik’in mücadelesi önünde saygıyla eğiliyorum.

“Kapitalist iktidar gücünün hiçbir terazisi devrimci meşruluğu tartamaz.”

Politik ceza yargılamasının bir diğer önemli noktası meşruluk tanımlaması üzerinden şekillenir. Her ne kadar son dönem politik ceza yargılamaları; ‘’ yasalcılık-kanunilik’’ kıstasına sıkıştırılmışsa da, yargılamanın derinlerinde yatan öz disiplin, mevcut yasalarla tanımlanamayacak olan bu ikili meşruluğun kapışmasıdır. Ben herhangi bir yargı kıstasına sığınmadan diyorum ki; kapitalist düzen içinde ezilenlerin hareketini meşruluk zemininde sorgulayacak hiçbir kurum yoktur. Kapitalist iktidar gücünün hiçbir terazisi bu meşruluğu tartamaz. Tartmaya kalksa da, kendi günahlarıyla birlikte o terazinin altında ezilecektir. Yargılamayı teknik anlamda şekillendiren yasalardır. Bu teknik tartışma elbette yapılacaktır. Bende sanık pozisyonum gereği bu tartışmanın içinde aktif olarak yer alacağım. Ancak her şeyin iktidar gücünün tekelinde olduğu bu ‘’kanun devleti’’ cenderesinde, biz sosyalistlerin temel açılımı yasalar karşısında meşruluk zeminlerimiz olmalıdır. Bunun aksini düşünmek ve pratiğe geçirmek kendi politik öznelliğimizin açık bir reddiyesidir. Bu bağlamda;

Yolsuzluğun teamül haline geldiği

Kadınların erkek devlet şiddetiyle her gün katledildiği

İşkencenin her gün daha da derinleştiği

Yandaş şirketlerin kapitalist kar hırslarıyla doğayı talan ettiği

İş cinayetlerinin artık katliam kavramıyla açıklandığı

Kürt halkının tüm kazanımlarının elinde alındığı

Kayyım atamalarının toplumsal yaşamımızı adeta zapturapt altına aldığı,

Birçok muhalif siyasetçinin öğrencinin gazetecinin ve hukukçunun siyasal saiklerle hapsedildiği

Azgın sömürü koşullarının emekçi ve ezilenler açlık/sefalet dünyasına mahkum ettiği bu düzen karşısında sadece yasaların (şekilselliğine) atıf yapmayı politik olarak reddediyorum.

Yargılanan avukatlığım değil, ideolojik-politik görüşlerimin kendisidir.”

Savcılık ifademde de belirttiğim gibi; 16 yaşımdan bu yana sosyalizm mücadelesinin içindeyim. Marksist-leninistim. Kendime dair yapmış olduğum bu tarif. Aslında bu dosya yönünden başka bir gerçekliğe de tekabül etmektedir. Dosyadaki kurguya dayalı itirafçı beyanları dışında, bu dosyanın tek maddi delili, benim şu an ifade etmiş olduğum politik görüşlerimdir. Bu temel itibariyle; savunmama kesinlikle mesleki formasyonumu karıştırmıyorum. Yargılanan avukatlığım değil, ideolojik-politik görüşlerimin kendisidir.

Bu bağlamda siyasal düşüncelerimi saklamayı, onları mazur göstermeye çalışmayı, onlara düzen içi sebepler aramayı, kendime zul addediyorum. Bu aleniyet içinde düşüncelerimi savunuyor, savunmamı bu hat üzerinden inşa ediyorum. Bu denli yalanın olduğu bir dosyada, tek gerçek olan düşüncelerinden bir an olsun ödün vermiyorum. Bu nedenle bu düşüncelerim üzerinden istediğiniz cezayı verebilirsiniz. Bu çileyi çekmeye razı ve hazırım. Ancak itirazım; hiçbir gerçekliği olmayan kurguya dayalı bu itirafçı beyanları üzerinden bunun yapılmaya çalışılmasıdır.

“İtirafçılar iradeleri sakatlanmış bir subjektivizm örneğidir”

Savunmamın başında da belirttiğim gibi; çokça eleştirdiğim bu yargı sisteminin kendisi dahi, belirtmiş olduğum bu itirafçıların kendisine güvenmiyor. Bunları; kendisini cezai sorumluluktan kurtarmak için her türlü yalana sarılabilecek insanlar olarak tarif ediyor. Yani diyor ki; ben yasalar açısından size “etkin pişmanlık” hükümleri uygularım, ama sizin ifadelerinize de asla güvenmem. Başka bir ifadeyle yasalarda karşılığınız olabilir ancak bu sizin meşru olduğunuz anlamına gelmez. Benim bu yargılamada “politik ve hukuki” olarak peşine düştüğüm temel düstur, bu meşruluk zemininin açığa çıkarılmasıdır. İtirafçılar çağdaş ceza yargılaması içinde, tanıklığına güvenilebilecek özgür bireyler değildir. Onlar, iradeleri sakatlanmış bir subjektivizm örneğidir sadece. Benim yürütmüş olduğum olgusallık tartışması da tamda bu düşünüş içinde şekillenmektedir.

İtirafçı kimdir?

Yansız beyanlarda bulunan yargılamanın bir bilirkişisi mi? Yoksa kendisini kapatılma-hapislik cenderesinden kurtarmak için her türlü yalana kendini teslim etmiş hukuka aykırı bir yargılama nesnesi mi? Bence yargılamanın temel öz problemi bu soru etrafında şekillenmektedir. Bundan tam üç asır önce 1796 yılında Fransız Ceza Yasası’nın en önemli prensiplerinden biri; “itirafçının kendi beyanlarından çıkar sağladığı hallerde tanıklığına başvurulamayacağıdır” ancak yasanın bu açık hükmüne rağmen, ünlü Fransız devrimcisi Babeuf, bir itirafçı beyanı üzerine idam hükmü ile yargılanmış, savunmasında bu itirafçıları çok net bir şekilde tarif etmiştir:

Ona göre itirafçılar toplumun döküntüleri ve ahlaksız posalarından başka bir şey değildir. O halde biz; toplumsal bir çürümenin tekil hali olan itirafçılığı mı esas alacağız?

Yoksa tüm tutsaklık koşullarına rağmen, kendi politik varoluşu üzerinden gerçeğin peşine düşmüş devrimci özneyi mi?
Bu yönlü bir karşılaştırma; birine yalanlarının mükafatı olan “tutsak bir özgürlüğü” bahşederken, bana ise tutsaklığımın ortasında, gerçeğin diliyle konuşma ayrıcalığı tanımaktadır.

İmzacısı olduğum Avukatlar Grubunun Rojava’ya ait raporu gizli-saklı bir durum değil, yayınlanmış politik bir rapordur.

Marksizm’e temel ruhunu veren düsturun enternasyonalizm ve devrimcilik kavramları olduğunu düşünüyorum. Bu kavramlar benim düşünce yapımı oluşturan ideolojik perspektifimin temel uğraklarıdır. Bu tartışma benim açımdan bir bakıma enternasyonalizm/sosyal şovenizm tartışmasıdır. Ben enternasyonalist bir sosyalistim ve Lenin’in tariflediği UKKTH’nı savunuyorum. Bu kavramın özü itibariyle halkların eşitliği ve ayrılma haklarını temel kabul ediyorum. Bu itibarla; Kürt sorunu bağlamında aksi yönde bir kavrayışın bizi sosyal-şovenizme götüreceğini düşünüyorum. Bu yönde bir enternasyonalist kavrayış üzerinden bu raporun çalışma grubunda bulundum. Aynı imkân yarın; Filistin, İrlanda, Kolombiya, Nepal için doğsa yine aynı heyecanla yollara düşeceğimden emin olabilirsiniz.

Bu itibarla; Ortadoğu cenderesinde, halkların eşitliğine dayalı demokratik, ekolojist, komünalist, kadın özgürleşmeci bu toplumsallaşmayı yerinde inceledim ve raporlaştırılmasına katkıda bulundum. Dedim ya ben enternasyonalistim. Böyle bir imkana sırtımı döndüğümde aslında kendimle çelişkiye düşmüş olurum. Meselenin benim açımdan politik özgünlüğü bundan ibarettir. Görüldüğü üzere bu konuda hiçte itirafçılara danışmaya gerek yoktur.

Ben Leninist’im ve yaptığım her şeyin siyasal sorumluluğunu üstlenmeye hazırım.

Bir politik metnin, bir politik raporun analizi dahi itirafçıların iki dudağına sıkıştıysa, savcılık makamının soruşturma yönünden bu yargılamada ki konumunun ne olduğunu gerçekten çok merak etmekteyim. Bir çok istihbarat memurunun, siyasi polisin, savcılık makamının olduğu bir ülkede bir politik raporun analizi hangi hukuk mantığı üzerinden bir itirafçıya yaptırılabilir gerçekten merak etmekteyim. Savunmamın içinde Marksist ve Leninist olduğumu belirtmiştim, şimdi bunu tekrar vurgulamam ‘’siyasal sorumluluk’’ kavramıyla ilişkilidir. Ben Leninist’im ve yaptığım her şeyin siyasal sorumluluğunu üstlenmeye hazırım. Tarif etmiş olduğum bu sorumluluk gereği, tüm sorularda olduğu gibi bu soruda da (rapor konusunda) kendimi amorf/muğlak bir noktadan tarif etmem-etmeyeceğim. Rapor Rojava’da gelişen sürece ilişkindir, politik bir rapordur ve bu bağlamda derinlikli politik anlizleri içeriğinde barındırmaktadır.

“IŞİD’e karşı savaşanlar benim değerlerimdir”

Propaganda isnadı yönünden tartışmayı yönünden çok da uzatmak istemiyorum. Bir netleşme sağlamak için bu konuda savcılık makamında vermiş olduğum beyanları burada da tekrarlamak istiyorum. Paylaşım yaptığım şahıslar; Rojava devriminde Işid’e karşı savaşırken ölümsüzleşen enternasyonalist devrimcilerdir. Tıpkı geçmişte Stalingrad savunmasında-İspanya İç Savaşında-Filistin Direnişinde ve Lübnan İç Savaşında her ülkeden sosyalistin savaşması gibi. Enternasyonalist bir sosyalist olarak bu şahısların kendisi herhangi bir siyasal aidiyet fark etmeksizin benim değerlerimdir. Ben değerlerimi, onur atfettiğim olguları savunmaktan ve söylemekten br an için geri durmadım. Bundan sonra da durmayacağım.

“Tahir Elçi şahsında özgürlük adalet ve eşitlik mücadelesi içerisinde yitirdiğimiz tüm meslektaşlarımızın mücadelesini sahipleniyorum”

Türkiye’deki propaganda yargılamaları; bir ceza mahkemesi değil, açık ve net bir şekilde siyasal konjonktür meselesidir. Dün suç tanımı içinde değerlendirilmeyen olgular, bugün ya da yarın konjonktürün değişimiyle bir suç donesine dönüşebilmektedir. Demem o ki; propaganda “suçlarının donesi” olarak gösterilen deliller, ceza yargılamasının değil, siyasetin politikanın konusudur. Bu politikanın hukuk eliyle zorlanması bu ülkede özgürlük ve insan hakları mücadelesinin onurlu bir neferi olan meslektaşımız Tahir Elçi’nin katline zemin hazırlamamış mıdır? Yaşananlar ve acı gerçek gün gibi ortada değil midir? Bu vesileyle Tahir Elçi şahsında özgürlük adalet ve eşitlik mücadelesi içerisinde yitirdiğimiz tüm meslektaşlarımızın mücadelesini sahiplendiğimi belirtir anıları önünde saygıyla eğildiğimi yinelerim

“14 yıllık avukatlık meslek hayatımda, hiçbir müvekkilimle özdeşleşmedim. Bir teki hariç…”

Dosyadaki bir diğer önemli nokta; vekil-müvekkil özdeşleşmesi üzerinden yürütülmektedir. 14 yıllık meslek hayatımda tek bir örnek hariç hiçbir müvekkilimle özdeşleşmedim. O örnek ise; Rojava’da IŞİD’e karşı savaşırken ölümsüzleşen Aziz Güler’in ailesidir. Tam 59 gün biz bir cenazenin peşinden koştuk. Önce Suruç Kaymakamlığı, sırasıyla, Anayasa Mahkemesi- TBMM – AİHM – Avrupa Parlamentosu ve Kızılhaç. En sonunda 59. gün Kobani-Suruç hattında devlet yetkililerinin kontrolünde cenazeyi alabildik. Bu düzen bana; bir ailenin kendi acısını bağrına basıp oğullarının cenazesine sahip olduklarındaki gururu-sevinci ve acıyı yaşatmıştır. Çok acıdır ama gerçeğin ta kendisidir bu. Şimdi böyle bir gerçekliği ve özdeşleşmeyi hayatımdan nasıl söküp atabilirim?

Bunu neden anlatıyorum. İddianamede ev aramasında çeşitli örgüt mensuplarına ait fotoğrafların bulunduğu belirtilmektedir. Bulunduğu iddia edilen şey fotoğraf değil, müvekkillerimin ailesi tarafından bana verilen çocuklarının fotoğraflarının olduğu bir plakettir. Ayrıca; iddianamede belirtildiğinin aksine bu plaket bulunmamıştır. Sonuçta saklanan bir nesne bulunabilir. Bu plaket kitaplığımın en görünen, en güzide noktasında durmaktadır. Bu benim hayat hikayemin önemli bir gerçekliğidir. İnsan kendi gerçekliğinden ne saklanabilir ne de onu bir köşeye saklayabilir. 38 yıllık yaşamım hiçbir şey yapmasa da bana bu doğruyu yaşayarak öğretmiştir.

Politik ceza yargılamalarında esas hükmü veren, zamanın şaşmaz yasası olan tarihsel ve siyasal haklılığımızdır. Üstadın da dediği gibi; “Kulaklar söylediklerimize kapalı olsa bile, biz biliyoruz ki tarih bizi dinlemektedir ve doğru hükmü o verecektir”.

Artık sona yaklaşıyorum. Ben tüm kavgalarımı, ait olduğum ideolojik gerçekliği hiçbir kuşkuya yer vermeyecek şekilde sizlere anlattım. Hayatımın anlamı ve içeriği olan düşüncelerimi, komünist inançlarımı sizinle paylaştım. Benim için müthiş bir bahtiyarlık bu, teşekkür ederim.

Son sözüm mü?

Bizler son sözü söylemeye muktedir değiliz.
Son sözü; Türkiye işçi sınıfı ve ezilen halklar söyleyecektir.
Yaşasın Devrim – Yaşasın Sosyalizm

Kaynak: Umut Gazetesi



Nisan 2026
PSÇPCCP
 12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
27282930 

More in Güncel