
Antep/Umut Polat
Türkiye’de derinleşen ekonomik kriz, yalnızca geçici bir daralma süreci olarak değil işçi sınıfının tarihsel kazanımlarını hedef alan kalıcı bir yeniden yapılandırma süreci olarak değerlendiriliyor. Ücretlerin millî gelirden aldığı pay gerilerken, sermayeye sağlanan vergi indirimleri ve teşvikler kurumsallaşıyor. Resmî enflasyon ile emekçilerin gündelik yaşamda hissettiği hayat pahalılığı arasındaki fark giderek büyüyor. Grev yasakları, sendikal örgütlenmeye dönük baskılar ve işçi eylemlerinin kriminalize edilmesi çalışma yaşamında demokratik hakların daraltıldığını ortaya koyuyor. İş cinayetleri ve kayıt dışı istihdam artarken, kadın emeği ve göçmen işçiler daha güvencesiz ve düşük ücretli çalışma koşullarına itiliyor.
Birleşik Tekstil İşçileri Sendikası (BİRTEK-SEN) Genel Başkanı Mehmet Türkmen, yaşanan süreci “daha katı ve daha saldırgan bir emek rejiminin inşası” olarak değerlendirdi.
‘Daha katı ve emek karşıtı bir rejim inşa ediliyor’
Türkmen, Türkiye’de işçilerin içinde bulunduğu durumun düşük ücretler, işten çıkarmalar, sendikasızlaştırma uygulamaları ve işçilerin hak mücadelelerine yönelik baskılarla şekillendiğini belirtti. Türkmen, çok daha katı ve emek karşıtı bir rejimin inşa edildiğini gördüklerini ifade etti. Bu durumun, AKP iktidarının uzun süredir temsil ettiği sermaye sınıfının mevcut dönemde ihtiyaç duyduğu ekonomik politikaların sonucu olduğunu vurguladı.
Ücretler ve emeğin payı tarihsel dipte
Türkmen, Türkiye’de sermaye sınıfının ekonomik modelinin tıkanması ve yaşanan krizi aşma çabası doğrultusunda, her zamanki gibi işçi sınıfının kazanılmış haklarına yönelik kapsamlı bir saldırının devreye sokulduğunu söyledi. Ücretlerin Cumhuriyet tarihinin reel olarak en düşük seviyesine gerilediği bir dönemden geçildiğini belirten Türkmen, çalışan yoksulluğunun yaygınlaştığını söyledi. Bu süreçte emeğin toplam gelirden aldığı payın da Cumhuriyet tarihinin en düşük düzeyine indiğini vurguladı.
12 Eylül’den bugüne ucuz emek modeli
Türkmen, 12 Eylül’den bu yana Türkiye’de ucuz emeğe ve ihracata dayalı, işçilerin örgütsüz ve düşük ücretli iş gücü olarak çalıştırılmasına dayanan bir politikanın izlendiğini belirtti. Bu politikanın bugün AKP eliyle daha sert biçimde sürdürüldüğünü ifade eden Türkmen, patronların kâr maksimizasyonu hedefiyle eş güdümlü ilerleyen bu süreçte siyasal iktidar ile sermaye sınıfı arasındaki ilişkinin organik bir bütünlüğe dönüştüğünü söyledi. Daha önceki siyasal iktidarların da sermaye sınıfının temsilcisi olduğunu ancak bunu doğrudan görünür kılmamaya çalıştıklarını dile getiren Türkmen, bugün ise AKP iktidarının bakanları ve temsil ettiği sınıfsal karakter üzerinden sermaye çıkarlarını doğrudan yasa hâline getirdiğini ve hangi sınıfın temsilcisi olduğunu açıkça ortaya koyduğunu ifade etti.
İktidar, sermaye ilişkisi
Türkmen, Türkiye’de TÜSİAD’ın temsil ettiği geleneksel sermaye de dâhil olmak üzere, AKP iktidarının sermaye sınıfının en pervasız ve en hırslı temsilcisi konumunda olduğunu söyledi. Grev yasakları, işçi eylemlerinin kriminalize edilmesi ve sendikal örgütlenmenin önündeki engellerin, iktidarın sermaye sınıfı adına ülkeyi yönettiğini açıkça ortaya koyduğunu ifade etti. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın ocak ayı verilerine göre 16,6 milyon işçinin yalnızca yüzde 14,45’inin sendika üyesi olduğunu belirten Türkmen, gerçek oranın bunun da altında bulunduğunu, fiilî sendikalaşma oranının yaklaşık yüzde 7 civarında olduğunun ifade edildiğini aktardı. Toplu sözleşme kapsamındaki işçilerin önemli bir bölümünün bürokratik ve “sarı sendikacılık” anlayışının hâkim olduğu sendikalara üye olduğunu dile getiren Türkmen, bu işçilerin sendikalı sayılabilmesi için en azından daha güvenceli ve daha iyi ücretlerle çalışmaları gerektiğini söyledi. Türkmen, tekstil iş kolunda bazı sendikaların bulunduğu fabrikalarda işçilerin tazminatsız işten çıkarma, mobbing ve çeşitli baskılarla karşı karşıya kaldığını belirterek, sendikalı olmanın bu baskılara karşı koruyucu bir rol üstlenmediğini ifade etti.
Sendikalaşma oranı ve fiilî tablo
Türkmen, örgütlenme oranının düşük olduğunu, örgütlü yapılarda ise sermaye ve iktidarla iş birliği içinde hareket eden bürokratik bir sendikal anlayışın hâkim bulunduğunu söyledi. İşçilerin iradesinin hayata geçmediği, söz ve karar hakkının gasp edildiği; masa başında patronlarla yapılan anlaşmalarla hakların zayıflatıldığı bir tabloyla karşı karşıya olunduğunu söyledi. Bu tabloyu tek başına tersine çevirecek güce henüz sahip olmadıklarını belirten Türkmen, işçilerin karar süreçlerine katıldığı ve sınıf sendikacılığını temel alan bir anlayışı inşa etmeye çalıştıklarını dile getirdi. Önlerinde iş kolu barajı engeli bulunduğunu, toplu sözleşme yapma ve yasal grev haklarının olmadığını aktaran Türkmen, buna rağmen tekstil iş kolunda yüze yakın direnişe ve birçoğu kazanımla sonuçlanan fiilî grevlere öncülük ettiklerini söyledi. Yetkili sendikaların bulunduğu iş yerlerinde dahi hak gasplarına karşı mücadele odağı hâline geldiklerini belirten Türkmen, mücadeleci sendikacılığın nasıl yapılabileceğine dair somut bir örnek ortaya koyduklarını ifade etti. Bağımsız Maden-İş ve DGD-Sen gibi baraj altı sendikaların da fiilî mücadele yoluyla önemli örnekler ortaya koyduğunu dile getiren Türkmen, ancak bu örneklerin henüz mevcut bürokratik yapıyı değiştirecek düzeyde olmadığını sözlerine ekledi.
Küresel ölçekte ağırlaşan emek rejimi
Türkmen, bugün yaşanan tablonun geçici bir ekonomik kriz olarak değerlendirilemeyeceğini söyledi. Türkiye’de ve dünyada işçi sınıfının ücretlerini baskılayan, çalışma koşullarını ağırlaştıran ve kazanımlarını gerileten kalıcı bir sömürü düzeninin inşa edildiğini ifade etti. İşçilerin daha düşük ücret ve daha kötü koşullarda çalışmaya zorlandığını belirten Türkmen, küresel ölçekte ucuz iş gücü rekabetinin dayatıldığını dile getirdi. İşçi sınıfının uluslararası düzeyde güçlü ve örgütlü bir mücadele ortaya koymaması hâlinde, bu ağır emek rejiminin kalıcı hâle gelmesi tehlikesiyle karşı karşıya kalınacağını vurguladı.
Göçmen emeği ve sınıfın bölünmesi
Türkmen, göçmen emekçilerin yerli işçilere karşı ucuz iş gücü olarak kullanılmasının, sermaye sınıfının işçi sınıfını bölmek için başvurduğu yöntemlerden biri olduğunu söyledi. Göçmen işçilerin bir yandan daha yoğun sömürüye maruz bırakıldığını, diğer yandan yerli işçiler arasında işsizlik ve düşük ücret korkusu üzerinden göçmen karşıtlığının kışkırtıldığını ifade etti. Dünyanın birçok yerinde aşırı sağ ve ırkçı akımların yükselişinin bu durumla bağlantılı olduğunu belirten Türkmen, Türkiye’de de İYİ Parti ve Zafer Partisi gibi göçmen karşıtı söylem üzerinden siyaset yapan akımların güç kazanmasının aynı tabloyla ilişkili olduğunu dile getirdi. Bu nedenle sendikaların ve emek mücadelesi yürüten herkesin her türlü ayrımcılığa karşı net bir tutum alması gerektiğini vurguladı.
Sınıf sendikacılığı ve işçi demokrasisi
Türkmen, işçilerin kendi sendikasının gerçek öznesi olabilmesi için, sendikaların ortaya çıktığı dönemden bu yana geçerliliğini koruyan sınıf sendikacılığı ilkesinin temel alınması gerektiğini düşündüklerini söyledi. İş yerlerinden başlayarak işçinin iradesine ve örgütlü gücüne dayanan, kendisini yalnızca yasal sınırlarla sınırlamayan bir sendikal mücadeleyi savunduklarını belirten Türkmen, bunun ancak gerçek bir işçi demokrasisiyle mümkün olabileceğini söyledi. Sendikanın en temel anlamıyla işçilerin patronlara karşı kurduğu birlik olduğunu dile getiren Türkmen, bu birliğin işçilerin kolektif iradesini yansıtan, söz ve karar hakkının hâkim olduğu yapılar hâline gelmesi gerektiğini kaydetti. İşçilerin çoğunluğunun onayı olmadan sözleşme imzalanmaması gibi asgari ilkelerde uzlaşılması gerektiğini vurgulayan Türkmen, bu ilkelere uymayan yapıların sendika olarak kabul edilmemesi gerektiğini söyledi. Sendika yöneticilerinin işçilerin onlarca katı maaş aldığı yapıların ise sendikal anlayıştan uzaklaşmanın somut göstergesi olduğunu ifade etti.
İşçi sınıfına örgütlenme çağrısı
Artan yoksullaşma, baskı ve güvencesizlik ortamında işçi sınıfına en temel çağrının örgütlenmek olduğunu belirten Türkmen, krizin faturasının emekçilere daha fazla fedakârlık olarak dayatıldığını söyledi. Halkın vergilerinin bir avuç sermaye grubunun çıkarları için kullanıldığını, ülkenin doğal ve toplumsal zenginliklerinin yağmalandığını ifade etti. Bu tablo karşısında işçi sınıfının örgütlü olmaktan başka bir seçeneği bulunmadığını vurgulayan Türkmen, yalnızca çalışma koşullarını iyileştirmek için değil, yaşam hakkını ve geleceğini savunmak için de işçi sınıfının kendi kaderini eline aldığı bir örgütlenmeye ihtiyaç olduğunu dile getirdi. Başka bir yol olmadığınıın altını çizdi.







