Connect with us

Editörün Seçtikleri

Bugün Dünyada Süren Gerici Savaşların Mahiyetine Dair!

Kapitalist-emperyalist sistem, kendi doğası gereği kriz, sömürü ve savaş üretmektedir. Kapitalist düzen varlığını sürdürdüğü müddetçe emperyalist rekabet de devam edecektir. Emperyalist rekabet sürdükçe bölgesel savaşlar, vekalet savaşları ve doğrudan askeri müdahaleler de kaçınılmaz olacaktır. Bugün dünya genelinde yükselen militarizm, hızlanan silahlanma yarışı ve büyüyen savaş bütçeleri bunun açık göstergesidir.

yazı

Günümüzde dünyanın farklı bölgelerinde, özellikle Ortadoğu, Doğu Avrupa, Afrika ve Asya’da vekâlet savaşları, bölgesel çatışmalar ve emperyalist müdahaleler giderek yoğunlaşmaktadır. Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısı, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırgan politikaları, Çin ile ABD arasındaki ekonomik ve askeri rekabet, NATO’nun genişleme siyaseti ve dünyanın birçok bölgesinde hızlanan silahlanma yarışı, insanlığı daha kapsamlı bir savaş sürecine doğru sürüklemektedir. Birçok ülkede zorunlu askerlik tartışmalarının yeniden gündeme gelmesi, savaş bütçelerinin büyütülmesi, genç nüfusun askeri hazırlıklara yönlendirilmesi ve gerici-faşist hareketlerin güç kazanması, üçüncü bir emperyalist dünya savaşı tehlikesini daha görünür hale getirmektedir.

Bugün yaşanan gelişmeler tesadüfi değildir. Süren gerici savaşlar yalnızca bazı liderlerin saldırgan kişiliğiyle ya da devlet yöneticilerinin bireysel tercihleriyle açıklanamaz. Savaşların kaynağı, kapitalist sistemin kendi iç yapısında bulunmaktadır. Çünkü kapitalist sistem, rekabet, sömürü, pazar hâkimiyeti ve azami kâr dürtüsü üzerine kuruludur. Bu nedenle savaşlar da kapitalist düzenin geçici değil, yapısal bir sonucudur.

Kapitalist toplumlarda egemen sınıflar, ekonomik krizlerin ve toplumsal çelişkilerin üzerini örtmek için milliyetçiliği, militarizmi ve savaş politikalarını sürekli yeniden üretmektedir. Burjuva devlet aygıtları, medya kuruluşları, eğitim sistemi, din kurumları ve resmî ideolojik mekanizmalar aracılığıyla savaş politikalarını meşrulaştırmakta; emekçi halkları kendi çıkarları doğrultusunda seferber etmektedir. Böylece işçi sınıfının ve ezilen halkların gerçek sorunları gizlenmekte, ekonomik krizlerin sorumluluğu başka halklara yönlendirmektedir.

Sınıf bilincinden yoksun bırakılan geniş halk kitleleri ise çoğu zaman bayrak, ulus ve milliyet söylemleri etrafında şekillenen burjuva ideolojisinin etkisi altında savaş politikalarının arkasında saf tutmaktadır. Oysa savaşlarda ölenler işçiler, emekçiler ve yoksul halk çocuklarıdır. Sermaye sınıfı ise savaşlardan hem ekonomik hem de siyasal olarak güçlenerek çıkmaktadır. Silah tekelleri devasa karlar elde etmekte, enerji şirketleri yeni pazarlara ulaşmakta, finans kapital ise krizleri savaş ekonomisi aracılığıyla aşmaya çalışmaktadır.

Kapitalist sistemin ideolojik aygıtları, savaşları çoğu zaman “özgürlük”, “demokrasi”, “ulusal güvenlik” ya da “terörle mücadele” söylemleriyle sunmaktadır. Ancak bu söylemlerin arkasında çoğu zaman enerji kaynakları, ticaret yolları, jeopolitik hâkimiyet ve pazar paylaşımı mücadelesi bulunmaktadır. Irak’ın işgali, Libya’nın parçalanması, Suriye’de yıllardır süren savaş, Filistin halkına yönelik saldırılar ve Ukrayna’daki yıkım, emperyalist güçlerin çıkar mücadelelerinden bağımsız değildir.

Buna rağmen dünya genelinde savaş karşıtı hareketler de gelişmektedir. Özellikle gençlik hareketleri, sendikalar, demokratik kitle örgütleri, bazı sosyalist çevreler ve savaş karşıtı platformlar, militarizme ve emperyalist saldırganlığa karşı ses yükseltmektedir. Her ne kadar bu hareketler bugün dünya ölçeğinde savaşları tamamen durdurabilecek güçte olmasa da geniş bir savaş karşıtı muhalefetin oluşması önemli bir gelişmedir. Çünkü savaşların yarattığı ekonomik yıkım, göç dalgaları, işsizlik, yoksulluk ve toplumsal çürüme milyonlarca insanı doğrudan etkilemektedir.

Ancak savaş karşıtı çevrelerin önemli bir bölümü hâlâ savaşların temelinde yatan ekonomik nedenleri yeterince kavrayamamaktadır. Birçok çevre savaşları yalnızca belirli liderlerin saldırganlığıyla açıklamakta, kapitalist sistemin yapısal krizlerini göz ardı etmektedir. Oysa kapitalist sistem varlığını sürdürdüğü sürece savaş tehlikesi de ortadan kalkmayacaktır. Çünkü emperyalist rekabetin özü, dünya pazarlarının yeniden paylaşılması mücadelesidir.

Kapitalist Sistem Savaş Demektir

Feodal üretim tarzının çözülmesiyle birlikte kapitalist üretim ilişkileri yalnızca belirli ülkelerin sınırları içinde kalan bir ekonomik sistem olmaktan çıkmış, dünya ölçeğinde yaygınlaşan uluslararası bir üretim ve sömürü düzenine dönüşmüştür. Burjuva demokratik devrimiyle beraber gelişen kapitalizm, üretici güçlerde büyük bir sıçrama yaratırken aynı zamanda sermayenin merkezileşmesini ve tekellerin oluşumunu hızlandırmıştır. Başlangıçta serbest rekabet temelinde gelişen kapitalist üretim, zamanla büyük sanayi kuruluşlarının, bankaların ve finans çevrelerinin birleşmesi sonucu tekelci bir karakter kazanmıştır. Böylece küçük sermaye grupları tasfiye edilirken ekonomik güç giderek daha az sayıda büyük şirketin ve finans kuruluşunun elinde toplanmıştır.

Kapitalizmin ilk gelişme dönemlerinde belirleyici olan meta ihracı, emperyalizm aşamasında yerini sermaye ihracına bırakmıştır. Çünkü gelişmiş kapitalist ülkelerde biriken devasa sermaye, yalnızca ulusal sınırlar içinde değerlendirilemez hâle gelmişti. Sermaye sınıfı daha fazla kâr elde edebilmek için emeğin daha ucuz olduğu, doğal kaynakların yoğun bulunduğu ve pazar olanaklarının genişlediği bölgelere yönelmeye başladı. Böylece Asya, Afrika, Latin Amerika ve Ortadoğu gibi bölgeler emperyalist güçlerin ekonomik, askerî ve siyasal alanları hâle geldi.

Lenin’in emperyalizm çözümlemesinde ifade ettiği gibi, emperyalizm kapitalizmin en yüksek aşamasıdır. Bu aşamada finans kapital egemen hâle gelirken dünya ekonomisi büyük tekeller arasında paylaşılmıştır. Emperyalist devletler yalnızca ekonomik yollarla değil; askerî üsler, diplomatik baskılar, borçlandırma politikaları, darbeler ve doğrudan işgaller aracılığıyla bağımlı ülkeleri denetim altına almaktadır. 20. yüzyılın başlarında dünyanın büyük bölümü emperyalist güçler arasında paylaşılmış, sömürgecilik yeni biçimler altında devam etmiştir.

Kapitalist üretim tarzının temelinde işçi sınıfının yarattığı toplumsal zenginlik, üretim araçlarına sahip olan sermaye sınıfı tarafından gasp edilmektedir. Üretimin amacı toplumsal ihtiyaçları karşılamak değil, azami kâr elde etmektir. Bu nedenle kapitalist sistem sürekli büyümek, yeni pazarlar bulmak ve sermaye birikimini genişletmek zorundadır. Ancak bu büyüme plansız ve rekabetçi bir karakter taşıdığı için sistem sürekli krizler üretmektedir.

Kapitalist üretimin gelişmesiyle birlikte dünyanın her coğrafyasında doğanın sunduğu kaynaklar bile sermaye birikiminin bir parçası hâline gelmiştir. Ormanlar, madenler, su kaynakları, petrol yatakları ve tarım alanları, insanlığın ortak ihtiyaçlarını karşılamaktan çok sermayenin büyümesine hizmet eden araçlara dönüştürülmüştür. Emperyalist devletler ve uluslararası şirketler, dünyanın zenginlik kaynaklarını denetim altına almak için sürekli bir rekabet içine girmiştir. Bu rekabet yalnızca ekonomik düzeyde kalmamış; siyasal krizleri, darbeleri, işgalleri ve savaşları beraberinde getirmiştir.

Tekelleşen sermaye tarih boyunca savaşsız bir dönem geçirmemiştir. Birinci ve İkinci Dünya Savaşları, emperyalist güçlerin dünya pazarlarını yeniden paylaşma mücadelesinin ürünüdür. Milyonlarca insanın ölümüne yol açan bu savaşlar, kapitalist rekabetin insanlık açısından nasıl yıkıcı sonuçlar doğurduğunu göstermiştir. Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombaları, Vietnam Savaşı, Irak’ın işgali, Yugoslavya’nın parçalanması, Libya’nın yıkıma sürüklenmesi ve bugün Filistin’de yaşanan katliamlar, emperyalist sistemin şiddet karakterinin tarihsel örnekleridir.

Kapitalist sistemin temel çelişkilerinden biri aşırı üretim krizleridir. Kapitalistler daha fazla kâr elde etmek için üretimi sürekli artırırken emekçi halkların alım gücü sınırlı kalmaktadır. Bu durum pazarlarda meta yığılmasına ve ekonomik krizlere yol açmaktadır. Kriz dönemlerinde sermaye sınıfı yeni yatırım alanları bulmak, sermayeyi yeniden değerlendirmek ve krizleri aşmak için dış pazarlara yönelmektedir. Böylece dünya pazarlarının paylaşımı daha sert bir rekabet konusu hâline gelmektedir.

Bu gerici çatışmaların temelinde yalnızca ekonomik çıkarlar değil, aynı zamanda jeopolitik hâkimiyet mücadelesi de bulunmaktadır. Petrol ve doğalgaz bölgeleri, enerji geçiş hatları, stratejik limanlar, ticaret yolları ve nadir elementler emperyalist rekabetin merkezinde yer almaktadır. Özellikle Ortadoğu’nun yıllardır savaşlarla kuşatılması tesadüf değildir. Çünkü bölge dünya enerji kaynaklarının önemli bir bölümünü barındırmaktadır. Benzer şekilde Afrika kıtasındaki darbeler ve iç savaşlar da altın, kobalt, uranyum ve diğer yer altı kaynakları üzerindeki denetim mücadelesinden bağımsız değildir.

Bugün ABD emperyalizminin dünyayı yeni bir savaş sürecine sürüklemesi de bu gerçeklikten ayrı düşünülemez. ABD, dünya hegemonyasını koruyabilmek için askerî gücünü, ekonomik yaptırımları ve diplomatik baskıları yoğun biçimde kullanmaktadır. NATO’nun genişleme siyaseti, Pasifik bölgesinde Çin’e karşı yürütülen askerî hazırlıklar ve Ortadoğu’daki müdahaleler bu stratejinin parçalarıdır.

Rusya-Ukrayna savaşı da emperyalist güçler arasındaki çıkar çatışmalarının bir sonucudur. Savaş yalnızca iki devlet arasındaki bir anlaşmazlık değil, aynı zamanda NATO, ABD, Avrupa Birliği ve Rusya arasındaki jeopolitik ve ekonomik rekabetin bir yansımasıdır. Benzer şekilde ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırgan politikaları da bölgesel hâkimiyet mücadelesiyle bağlantılıdır. Sorunun merkezinde enerji yolları, bölgesel nüfuz alanları ve sermaye çıkarları bulunmaktadır.

Kapitalist devletler dünya pazarlarına hâkim olmak için yalnızca ekonomik araçlara değil, savaş dâhil her türlü yönteme başvurmaktadır. Ambargolar, ekonomik yaptırımlar, askerî üsler, vekâlet savaşları ve doğrudan müdahaleler emperyalist siyasetin temel araçları hâline gelmiştir. Silah sanayisinin büyümesi ve devlet bütçelerinin giderek daha büyük bölümünün askerî harcamalara ayrılması da bunun göstergesidir. Çünkü savaşlar yalnızca siyasal bir araç değil, aynı zamanda büyük bir kâr alanıdır. Uluslararası silah tekelleri savaşlardan milyarlarca dolar kazanç elde etmektedir.

Bu nedenle kapitalist üretim tarzı sürdüğü müddetçe dünyanın farklı bölgelerinde savaşlar, krizler ve yıkımlar yaşanmaya devam edecektir. Emperyalist rekabet derinleştikçe bölgesel savaşların daha büyük çatışmalara dönüşme ihtimali de artmaktadır. Bugün insanlık, bir yandan ekonomik krizler ve yoksullukla, diğer yandan ise büyüyen savaş tehlikesiyle karşı karşıyadır.

Dolayısıyla savaşları yalnızca belirli devletlerin saldırgan politikalarıyla açıklamak yeterli değildir. Asıl mesele, savaşları sürekli yeniden üreten kapitalist-emperyalist sistemin kendisidir. Çünkü kapitalizm var oldukça rekabet, pazar mücadelesi, sömürü ve militarizm de varlığını sürdürecektir. Kalıcı barış ancak insan emeğinin ve dünya kaynaklarının sermaye çıkarları için değil, toplumun ortak ihtiyaçları doğrultusunda kullanıldığı yeni bir toplumsal düzenin kurulmasıyla mümkün olabilir.

Kapitalist Sermaye Savaşları Yaratıyor

Kapitalist üretim tarzının temel çelişkisi, üretimin toplumsal niteliği ile üretim araçlarının özel mülkiyet altında bulunması arasındaki çelişkidir. Üretim milyonlarca işçinin ortak emeğiyle gerçekleşirken, ortaya çıkan zenginlik küçük bir sermaye sınıfının elinde toplanmaktadır. Kapitalist sistemin bütün ekonomik ve siyasal işleyişi bu temel çelişki üzerinde yükselmektedir. Bu nedenle kapitalizm yalnızca sömürüye değil; aynı zamanda krizlere, eşitsizliklere, rekabete ve savaşlara da sürekli olarak zemin hazırlamaktadır.

Kapitalist üretim, insan ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla değil, kâr elde etmek amacıyla gerçekleştirilmektedir. Sermaye sınıfı açısından üretimin temel hedefi toplumsal refah değil, sermayenin büyütülmesi ve daha fazla artı-değer elde edilmesidir. Bu nedenle kapitalistler, işçi sınıfını mümkün olan en yoğun biçimde sömürerek üretimi sürekli genişletmeye çalışmaktadır. Teknolojik gelişmeler, otomasyon sistemleri ve yapay zekâ destekli üretim modelleri, üretim kapasitesini büyütürken emekçiler açısından daha ağır çalışma koşulları yaratmaktadır. İşçilerin çalışma saatleri uzamakta, iş yoğunluğu artmakta ve daha az işçiyle daha fazla üretim yapılmaktadır. Böylece teknolojik ilerleme insanlığın ortak yararına değil, sermayenin kârını büyütmeye hizmet etmektedir.

Kapitalist sistemde üretim toplumsal ihtiyaçlara göre planlanmamaktadır. Her şirket, her tekel ve her sermaye grubu yalnızca kendi çıkarı doğrultusunda hareket etmektedir. Bu nedenle üretim süreci plansız, düzensiz ve rekabetçi bir karakter taşımaktadır. Sermaye grupları daha fazla kâr elde etmek için üretimi sürekli artırırken piyasada büyük bir meta yığılması ortaya çıkmaktadır. Ancak emekçilerin alım gücü sınırlı olduğu için üretilen malların önemli bir bölümü satılamamaktadır. Böylece kapitalist sistemin kaçınılmaz sonucu olan aşırı üretim krizleri ortaya çıkmaktadır.

Kapitalist krizler yalnızca ekonomik bir sorun değildir; aynı zamanda toplumsal ve siyasal sonuçlar da doğurmaktadır. Fabrikaların kapanması, işsizliğin artması, ücretlerin düşmesi ve yoksulluğun derinleşmesi milyonlarca insanın yaşamını doğrudan etkilemektedir. Ekonomik krizler büyüdükçe toplumsal huzursuzluklar artmakta, egemen sınıflar ise bu krizleri aşmak için yeni yöntemlere başvurmaktadır. Devlet destekleri, merkez bankalarının faiz politikaları, büyük şirketlere verilen teşvikler ve ekonomik kurtarma paketleri bu sürecin araçlarıdır. Ancak bu politikalar krizleri ortadan kaldırmamakta, yalnızca geçici olarak ertelemektedir.

Kapitalist rekabet aynı zamanda kâr oranlarının düşmesine yol açmaktadır. Çünkü her sermaye grubu daha fazla üretim yaparak rakiplerini geride bırakmaya çalışmaktadır. Üretim kapasitesinin sürekli büyümesi, pazarda daha yoğun bir rekabet yaratmakta ve kâr oranlarını baskılamaktadır. Kapitalistler ise düşen kâr oranlarını telafi edebilmek için yeni pazarlar bulmaya, ucuz iş gücü bölgelerine yönelmeye ve doğal kaynaklar üzerinde hâkimiyet kurmaya çalışmaktadır. İşte emperyalist yayılmanın ve savaşların temel ekonomik nedeni burada yatmaktadır.

Kapitalist devletler arasındaki rekabet yalnızca ekonomik düzeyde kalmamaktadır. Rekabet derinleştikçe diplomatik krizler, ekonomik yaptırımlar, ambargolar, askerî müdahaleler ve doğrudan savaşlar gündeme gelmektedir. Bugün dünyanın farklı bölgelerinde yaşanan çatışmaların temelinde de sermaye grupları arasındaki çıkar mücadeleleri bulunmaktadır. Enerji kaynakları, petrol ve doğalgaz bölgeleri, ticaret yolları, stratejik limanlar ve yer altı zenginlikleri emperyalist devletlerin rekabet alanı hâline gelmiştir.

Özellikle Ortadoğu’da yaşanan savaşlar bu gerçeği açık biçimde göstermektedir. Petrol ve enerji kaynakları üzerindeki denetim mücadelesi, bölgeyi yıllardır emperyalist müdahalelerin merkezine dönüştürmüştür. Benzer şekilde Afrika kıtasındaki darbeler, iç savaşlar ve siyasal istikrarsızlıklar da yer altı kaynakları üzerindeki paylaşım kavgasıyla bağlantılıdır. Ukrayna savaşı ise yalnızca iki devlet arasındaki bir sorun değil; NATO, ABD, Avrupa Birliği ve Rusya arasındaki ekonomik ve jeopolitik rekabetin sonucudur.

Emperyalist Rekabet Büyük Bir Yıkım Tehlikesi Yaratmaktadır

Kapitalist sistem krizlerini aşmak için militarizmi ve savaş ekonomisini önemli bir araç olarak kullanmaktadır. Silah sanayisinin büyümesi, devlet bütçelerinin giderek daha büyük kısmının askerî harcamalara ayrılması ve savaş teknolojilerinin sürekli geliştirilmesi bunun göstergesidir. Fabrikalar silah üretimine yönlendirilmekte, nükleer silahlar ve yüksek yıkım gücüne sahip sistemler geliştirilmektedir. Günümüzde yapay zekâ destekli savaş teknolojileri, insansız hava araçları ve biyolojik savaş sistemleri üzerinde yoğun çalışmalar yürütülmektedir. Emperyalist rekabetin ulaştığı düzey, insanlık açısından büyük bir yıkım tehlikesi yaratmaktadır.

Savaşlar kapitalist devletler açısından yalnızca siyasal değil, aynı zamanda ekonomik bir araçtır. Çünkü savaş ekonomisi, üretim fazlasını eritmekte, yeni yatırım alanları açmakta ve sermaye birikimini yeniden düzenlemektedir. Silah şirketleri savaşlardan milyarlarca dolar kâr elde ederken, enerji tekelleri yeni pazarlara ulaşmaktadır. Bu nedenle savaşlar, kapitalist sistem açısından krizleri geçici olarak aşmanın yollarından biri haline gelmektedir.

Kapitalist sistem tarihsel olarak iki temel olgu üzerine kurulmuştur. Birincisi, emekçilerin yoğun biçimde sömürülmesi yoluyla üretimin sürekli artırılmasıdır. İkincisi ise sermayenin büyümesini sürdürebilmek için başka halkların, ulusların ve ülkelerin ekonomik, siyasal ve askerî baskı altına alınmasıdır. Emperyalizm tam da bu noktada kapitalizmin zorunlu sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Çünkü sermaye büyümek zorundadır; büyüyebilmek için ise yeni pazarlar, yeni yatırım alanları ve yeni sömürü bölgeleri bulmak zorundadır.

Bu nedenle kapitalist-emperyalist sistem, kendi doğası gereği kriz, sömürü ve savaş üretmektedir. Kapitalist düzen varlığını sürdürdüğü müddetçe emperyalist rekabet de devam edecektir. Emperyalist rekabet sürdükçe bölgesel savaşlar, vekalet savaşları ve doğrudan askeri müdahaleler de kaçınılmaz olacaktır. Bugün dünya genelinde yükselen militarizm, hızlanan silahlanma yarışı ve büyüyen savaş bütçeleri bunun açık göstergesidir.

Kapitalist sistem aynı zamanda savaşlar aracılığıyla toplumsal çelişkileri bastırmaya çalışmaktadır. Ekonomik krizlerin derinleştiği dönemlerde egemen sınıflar milliyetçiliği, şovenizmi ve düşmanlık politikalarını körükleyerek halkların dikkatini gerçek sorunlardan uzaklaştırmaktadır. Medya kuruluşları, eğitim sistemi ve devletin ideolojik aygıtları aracılığıyla savaş politikaları meşrulaştırılmaktadır. Böylece işçi sınıfı kendi sömürücülerinin çıkarları uğruna başka halklara karşı savaşmaya sürüklenmektedir.

Savaşlar Kapitalist Sistemin Tesadüfi Değil, Yapısal Sonuçlarıdır

Oysa savaşlardan en büyük zararı emekçiler, yoksullar ve ezilen halklar görmektedir. Savaşlar milyonlarca insanın ölümüne, kentlerin yıkılmasına, göç dalgalarına, açlığa ve büyük insani felaketlere yol açmaktadır. Buna rağmen sermaye sınıfı savaşlardan ekonomik ve siyasal olarak güçlenerek çıkmaktadır. Bu nedenle savaş karşıtı mücadele yalnızca savaşın sonuçlarına karşı çıkmakla sınırlı kalamaz. Gerçek bir savaş karşıtı mücadele, savaşları yaratan ekonomik ve toplumsal sistemi hedef almak zorundadır. Emperyalist rekabet sürdükçe ve sermaye düzeni varlığını korudukça kalıcı bir barışın sağlanması mümkün olmayacaktır. Çünkü savaşlar, kapitalist sistemin tesadüfi değil, yapısal sonuçlarıdır.

Kalıcı barış ancak sömürünün, emperyalist tahakkümün ve sermaye egemenliğinin ortadan kaldırılmasıyla mümkün olabilir. İnsan emeğinin ve dünya kaynaklarının küçük bir azınlığın kârı için değil, toplumun ortak ihtiyaçları doğrultusunda kullanıldığı bir toplumsal düzen kurulmadıkça savaş tehlikesi insanlığın üzerinde varlığını sürdürmeye devam edecektir. Sonuç olarak; savaşlardan en büyük zararı işçiler, emekçiler ve yoksul halklar görmektedir. Savaşlar milyonlarca insanın ölümüne, kentlerin yıkımına, büyük göç dalgalarına, açlığa, yoksulluğa ve toplumsal çürümeye neden olmaktadır. Buna karşılık büyük sermaye grupları ve silah tekelleri savaşlardan ekonomik olarak güçlenerek çıkmaktadır. Bu durum, kapitalist sistemin insanlığın ihtiyaçlarıyla değil, sermayenin çıkarlarıyla hareket ettiğini açık biçimde göstermektedir.

Bu nedenle bugün demokrasi güçlerinin, işçi sınıfının, emekçilerin ve ezilen halkların temel görevi yalnızca belirli savaşlara karşı çıkmak değil; savaşları üreten kapitalist-emperyalist düzene karşı ortak bir mücadele geliştirmektir. Gerçek bir barış mücadelesi, sömürü düzenine karşı mücadeleden bağımsız düşünülemez. Çünkü emperyalist rekabet sürdükçe, sermaye düzeni varlığını korudukça ve dünya kaynakları küçük bir azınlığın çıkarları doğrultusunda kullanıldıkça savaş tehlikesi de ortadan kalkmayacaktır. Kalıcı ve gerçek bir barış ancak sömürünün, emperyalist tahakkümün ve sermaye egemenliğinin ortadan kaldırılmasıyla mümkün olabilir. Çünkü savaşların gerçek kaynağı bireylerin değil, kapitalist sistemin kendisidir.

Bu yazı Halkın Günlüğü Gazetesi‘nin Haziran-2026 tarihli 61. sayısında yayımlanmıştır.



Haziran 2026
PSÇPCCP
1234567
891011121314
15161718192021
22232425262728
2930 

More in Editörün Seçtikleri