
Ezilen insanlığın durumu din ve milliyetçilik kafesine tıkılmış rehineleri andırıyor.
Tarihin tüm büyük boğazlaşmalarına gidişte “tanrı”, “vatan”, “bayrak”, “şehitlik” gibi ideolojik motifler hep işlevsel olagelmiştir. Kutsiyet atfedilen bu kavramlar, büyük kalabalıkların küçük azınlıklar uğruna ölmek ve öldürmek üzere ateşe sürülmesinde iktidarlara “Allah’ın bir lütfu” kadar hizmet etmiştir.
Yeryüzünü ulusal hapishane ve toplama kamplarına çevirenler, insanlığı daha küresel felaketlere doğru sürüklerken yeniden “milli menfaatler”, “ulusal güvenlik”, “devletin bekası”, “vatan ve milletin yüksek çıkarları” benzeri manipülatif argümanları daha sık ve yüksek dozda kullanmaya başladılar.
Devlet zoru ve kamuoyu oluşturma araçlarıyla halklara mitolojik masallar ve yalana dayalı bir tarih anlatan egemenler açısından şaşılacak bir durum da yok aslında. Sorun, alternatif bir toplum umuduyla direnen sol güçlerin egemen ideolojik saldırıları karşısındaki naifliğinde, dayanıksızlığındadır.
Solu şirazeden çıkararak tekerlekli sandalyeye mahkûm eden iki melanetten biri devletçilik ise diğeri de milliyetçiliktir. Burada “sol” kavramı, “liberal, Kuvveyi Milliyetçi, koyu devletçi ve sistem içi sol”dan ziyade “sosyalist, komünist ve devrimci” olma iddiasındaki muhalif odakları tanımlamak için kullanılacaktır.
‘Sol, sonradan mı milliyetçiliğin çukuruna düştü yoksa öteden beri bu tuzağın içinde debelenip duruyor muydu’ meselesi başlı başına ayrı bir yazının konusudur. Ancak bir durum tespiti olarak şu kadarı söylenebilir ki, sol, milliyetçiliğin “vatan (yurt) severlik” gibi kulağa hoş gelen versiyonlarıyla arasına köklü ve berrak bir ayırım koyamadığı için de kendi adına bir umut ve alternatif olmakta zorlanıyor.
1 Mayıs gibi uluslararası değer ve anlam taşıyan günlerde, hemen her dilden “Yaşasın enternasyonal dayanışma” sesleri sıklıkla yankılanır. Kollektif sol algıda, coşkun ve büyülü bir yeri vardır bu sloganın. Ruh okşayıcı, haykıranların içini ısıtan bu şiar, her türlü milliyetçiliğin panzehiri gibi görünür.
“Yaşasın dayanışma”ya diyecek yoktu elbette. Ancak “enternasyonal” tarafını -dil ve algı ezberlerimizi gözden geçirmek bakımından- mercek altına almanın bir yararı olacağını sanıyorum.
Batı dillerindeki iki kelimenin yan yana gelişiyle oluşan “E(İ)nternasyonal”, sol politik dilin de değişmez kalıplarından biri haline gelmiştir. “Enter=arası” ve de “Nasyon=ulus”. “Ulus”a bir de çoğul takısı eklendiğinde oluyor uluslararası… Ne vazgeçilmez, efsunî bir kavram şu “ulus” kavramı değil mi? Dünya güneşten koptuğundan bu yana ulus hep varmış gibi kendi zihnimize kelepçe vuruyor, ulusla yatıp ulusla kalkıyoruz.
“Ulusu ben yarattım, ulus da vatan da benim!” diyen kapitalist azınlıkların çıkarları çatışınca da (ki bu eşyanın tabiatı gereğidir) kendini “vatan” ve “millicilik” içinde tarif eden “sol” da aynı kaçınılmazlıkla diğer ulusların soluyla karşı karşıya geliyor. Çıkış noktası “ulus” olunca, “uluslararası dayanışma”, “uluslararası işçi dayanışması” vb. diyenler de kriz ve savaş anlarında kendi devlet iktidarlarının/kapitalistlerinin ardında saf tutabiliyorlar.
“Yaşasın sınırsız (sınır tanımaz) dayanışma” demek isteyenlerin dahi “ulus” ön kabulünden bir türlü vazgeçememeleri, sonuçta kendi akıl ve düşüncelerini vesayet altına almalarına neden olabiliyor. “Vive la solidarité internationale” sloganının, ütopyalarında, düşünce ve dayanışma eylemlerinde sınır tanımayanlarca da -hikmetinden sual olunmaz tarzda- on yılların alışkanlıklarıyla tekrar edilmesi aşılması gereken bir paradokstur.
Milliyetçiliğin klasik ırkçı türlerine karşı çıkmak görece kolay bir iştir. Sanayi devrimiyle, fikri planda ise daha çok 1789 Fransız ihtilaliyle doğan modern milliyetçiliğin insanlığa neler kazandırdığı son iki yüzyıllık milli boğazlaşmaların trajik bilançosuyla biliniyor.
A. Altan’ın deyimiyle, “İnsanlığın ortak budalalığı olan milliyetçilik”, “vatanperver”e , “yurtsever” deyince başka bir şeye dönüşmüyor. İnsanın üzerinde yaşadığı coğrafya parçasını, hatta dünyanın tamamını çok sevmesinin “ortak budalalık”la ve onun “sol” versiyonlarıyla hiç bir ilgisi yoktur.
Kant, aydınlanmayı “insanlığın kendi girmiş olduğu vesayetten kurtulması” olarak tanımlarken bugüne de ışık tutmuş gibidir. Çünkü beşeriyetin büyük bölümü daha çoklu-tekli tanrısal vesayetten tam olarak kurtulamadan, bu kez de aklının önüne yeni ideolojik fetişler ve bariyerler inşaa ediyor.
İnsanın bu gülünç trajedisi, aklın özgürleşmesi mücadelesinin de sürekliliği demektir.
Aydınlanma, tamamlanmış bir süreç değildir. Yönünü geleceğe dönenler için de böyledir bu…









