
Umut Polat/ Antep
Ekonomik kriz derinleşirken yoksulluk, güvencesizlik ve şiddet en ağır biçimde kadın işçilerin yaşamını etkiliyor. Uzayan mesailer, düşük ücretler, mobbing, iş cinayetleri ve artan bakım yükü kadın emeğini görünmez kılarken; kadın işçiler işyerlerinden direniş alanlarına uzanan bir mücadele hattı kuruyor. Emek Partisi Antep Milletvekili Sevda Karaca ile kadın işçilerin karşı karşıya olduğu tabloyu, kadın işçi direnişlerindeki deneyimleri ve 8 Mart’a giderken yükselen örgütlü kadın mücadelesini konuştuk.

Kadın işçiler, iş yerlerinde hangi sorunlar ile karşı karşıyadır? Yaşadıkları baskı, mobbing, emek sömürüsü nelerdir? Kadın işçiler, iş yerlerinde ve evde hangi toplumsal cinsiyet eşitsizliğine maruz bırakılıyor?
Sevda Karaca: Yoksulluk yalnızca sofradaki ekmeği küçültmüyor, işçi kadınların hayatını bütünüyle kuşatan bir güvencesizlik rejimi yaratıyor. Artan geçim baskısı, kadınları daha uzun saatler çalışmaya, daha güvencesiz ve daha tehlikeli işlere razı olmaya zorluyor. İş kazaları ve iş cinayetleri ise bu düzenin olağan sonuçları gibi sunuluyor. Dilovası’dan Pendik’e, sanayi havzalarından atölyelere uzanan tablo değişmiyor. Güvensiz iş yerleri, kayıt dışı çalışmanın yaygınlaşması, sendikasızlığın dayatılması ve “kriz” bahanesiyle artan işten çıkarmalar, kadınların yaşam güvencesini tehdit ediyor. Son yıllarda yaşanan katliamlar bunun tesadüf olmadığını gösteriyor. Beşiktaş Gayrettepe’de bir gece kulübünün tadilatı sırasında çıkan yangında 29 işçi yaşamını yitirdi. Bolu Kartalkaya’daki otel yangınında 34’ü çocuk 78 kişi hayatını kaybetti. Kocaeli Dilovası’daki parfüm dolum atölyesinde ise üçü çocuk altı kadın işçi katledildi. Yargı ise bu düzeni cezasızlıkla tamamlıyor. Hak arayanlara hızla işleyen mekanizma, işçi katillerine gelince sessizliğe gömülüyor.
İşsizlik herkesin tepesinde bir tehdit, güvenceli çalıştığını düşündüğün iş yerin her an seni bir İŞKUR programı üzerinden geçici bir işçi ile değiştirebilir. Bu yıl maaşına yapılacak zam sözde enflasyonun bile çok altında kalabilir. Zorunlu mesaiye ses çıkardığında kodlarla işten atılmakla tehdit edilebilirsin. En hızlı ben çalışacağım diye performans hedefini tepeye çekip iş yerindeki rekabetçi ortama kapılmışken azaltılan mola süren ile hem fiziksel hem zihinsel olarak tükenebilirsin, yarın o performans çıtasının altına düşeceğin kadar işçilerin sınırları zorlanmaya çalışılabilir, işten çıkarmalar yapıldığı için üç işçinin işi, bir maaş alan sana yüklenebilir… Kaçış yok tek başına. Devlet, bir yandan yaşamı güvencesizleştirirken diğer yandan şiddeti önleme sorumluluğunu da halka yüklüyor. “İşaret verin” diyerek sorumluluğu gizliyor. Kendi sorumluluğu ise ortada: Sermayedarların yüzü gülsün, saray düzeninin dayanakları güçlensin diye halkın yaşamını güvencesizleştirirken, kadınları bu uğurda şiddete mahkum ediyor ve bunun sorumluluğunu almıyor. Koşullar korkunç: Uzun saatler, izinsiz çalışma dayatması, hafta sonu tatilinin, yıllık iznin bile olmadığı zorunlu mesailer, düşük ücretler, işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemlerinin maliyet unsuru olarak görülerek tümden ortadan kaldırılması, sıfır denetim, teknolojik yöntemlerin işçiyi sadece işte değil, özel yaşamında da denetlemek için kullanılması, bayıltana kadar çalıştırma…

Kadınlar iş yerlerinde hakeretlere maruız bırakılıyor
Özellikle siparişlerin yoğunlaştığı dönemlerde kadınlar eve gidemeyecek kadar çalıştırılıyor. Su bile miktara ve saate bağlanmış durumda çoğu yerde. Tuvaletlerin kilitlenmesi, bantta çalışan tüm kadınlara tek tuvalet kartı verilmesi, regl dönemlerinde tuvalet süresinin yetmediğinden şikâyet eden kadınlara yetişkin bezi bağlama dayatılması, kimi işletmelerde işçilere dağıtılan gps’i saatlerle iş sonrasındaki hayatlarının da denetlenmesi, “hadi hadi” baskısına ses çıkaran kadınlara hakaret… Kadınlar en çok ustabaşı, formen ve amirlerin “geri zekâlılar, salaklar, beceriksizler, hastalıklılar, domuzlar” gibi hakaretlerinden şikâyetçi. Kadınlar bu korkunç koşullardan şikâyet ettiklerinde “Sizin gibi geri zekâlılara ekmek vermişiz, hâlâ şikâyet ediyorsunuz” lafları duyduklarını anlatıyorlar. Bir mücadele eğilimi baş gösterdiğinde aileleriyle, özel hayatlarıyla tehdit ediliyorlar. Kadınların kürtaja zorlandığı, çalışma koşulları yüzünden düşük yaptıklarında hemen ertesi gün işe gelme dayatmasının yapıldığı, işe gelmeyince tazminatsız işten çıkarmak için her türlü yöntemin kullanıldığını anlatıyorlar. Dayatılan koşullar o kadar ağır ki. Sipariş dönemlerinde, bir hafta-on gün hiç dışarı çıkmadan çalıştıkları, fabrika tuvaletlerinde saçlarını yıkamak zorunda kaldıkları, bantların altında nöbetleşe uyudukları bir üretim baskısı. Şiddetin normalleştirilmesi. Kadınlara “Aptalsınız, hiçbir işe yaramazsınız. Sizin gibi geri zekâlılara iş verdiğimiz için bize teşekkür etmeniz gerekirken dır dır ediyorsunuz” denmesi. Fiziksel şiddete varan muameleler. Aynı bantta çalışan kadınların birbirine hakaret etmeye zorlanması. Korkunç düşük ücretler, hiçbir yan hakkın olmaması…Kadınları tüm zorluklara rağmen, mücadelede bu kadar inançlı ve önde kılan en temel şeylerden biri, hayatın her alanında şiddete, ayrımcılığa, eşitsizliğe, haksızlıklara daha fazla uğruyor olmaları. Kadınlar o yüzden iş yerindeki mücadeleyle meclisteki mücadeleyi, sendikal mücadeleyle şiddete karşı örgütlenme mücadelesini, sendikal bürokrasiye karşı verilen mücadeleyle işçileri tümüyle siyaset dışına bırakmaya yönelik irade gasplarına karşı mücadeleyi daha hızlı birleştirebiliyorlar.
Kadın işçiler, ev kirası, faturalaranı ödemekte, gıda almakta zorlanıyor mu? Çocuklarının okul masrafların karşılayabiliyor mu? Okullarda bir öğün yemek kampanyasının önemi nedir? Neden hayata geçirilmelidir?
Sevda Karaca: DİSK Birleşik Metal-İş Sınıf Araştırmaları Merkezi’nin (BİSAM) Kasım 2025 verileri gerçekliği rakamlara döküyor. Dört kişilik bir ailenin yalnızca sağlıklı ve dengeli beslenebilmesi için yapması gereken aylık gıda harcaması 27 bin 289 liraya ulaşmış durumda. Bakın gıda harcaması! Ülkenin çoğunluğunun nasıl beslendiğini hatta beslenemediğini bu sayı rakam üzerinden anlayabiliriz. Türk-İş’in verilerine göre Aralık 2025’te açlık sınırı 30 bin 143, yoksulluk sınırı ise 98 bin 188 lira. Ücretlerle hayat arasındaki mesafe her geçen ay biraz daha açılıyor. Hele de ortalama ücret haline gelen asgari ücretin açlık sınırının altında kalmasıyla…Üç kuruş daha fazla kazanabilmek için haftalarca 12 saat ve üzerinde çalışan, gece vardiyasındaki kumanyasını yemeyip sabah çocuğuna kahvaltı olsun diye çantasına koyan, markette sepetini ucu ucuna dolduran, her gün beslenme çantasına ne koyacağını hesaplayan kadınların hayatı bu sayılar. “Kendimden vazgeçtim, lüks diye bir şey kalmadı. Karnımız doysun yeter” diyen kadınların sayısı artıyor. Hayat pahalılığı büyüdükçe, yoksulluk, kalıcı bir hal alıyor.

Açlık istisna değil. Saray rejimi, bir kez daha milyonlarca emekçi için asgari ücreti, geçim ücreti olmaktan çıkarıp açıkça bir sefalet ücretine dönüştürdü. Bir yanda işçi kadınlar bir yıl boyunca 28 bin 75 liraya mahkum edilirken diğer yanda sarayın bir günlük harcaması 58 milyon lirayı buluyor. Kadın emeği üzerinden yaratılan milyarlar ile kadınlara reva görülen yoksulluk arasındaki uçurum, bu düzenin gerçek yüzünü ele veriyor. Bu durum kağıt üzerinde kalmıyor; kadınların hayatında, sofrada, çocuğun beslenme çantasında bütün ağırlığıyla hissediliyor. Bursa’da bir metal fabrikasında çalışan bir kadın işçi yaşadıklarını şöyle anlatıyor: “Kepçeyle verilen zam, kazanla geri alınıyor. İşçi mutsuz, umutsuz. İş yerinde akşam yemeğinde verilen elmayı yemeyip evine götüren işçiyi görünce insanın içi acıyor. Siz hangi akılla bunu halka layık görüyorsunuz? Yönetemiyorsunuz, peki neden hâlâ o koltukta oturuyorsunuz?” Bu sözler, asgari ücretin bir sayıdan ibaret olmadığını açıkça gösteriyor.
Her geçen yıl daha çok çocuğun okula aç gittiği ve beslenme sorununun çözülmemesinin çocukları eğitimden nasıl koparttığı Esenyalı Kadın Dayanışma Derneğinin 2025 yılı raporuna yansıdı. Eğitimin tüm masrafları velilerin sırtına yıkılırken, artan yoksullaşma çocukların beslenme çantasını daha da boşalttı. Pendik ilçesinin Esenyalı mahallesinde bulunan Esenyalı Kadın Dayanışma Derneğine 1500 kadın, “çocuğuma beslenme çantası hazırlayamıyorum” diyerek ulaştı. Raporda derneğe başvuran kimi kadınların hikayelerine de yer veriliyor. Tekstil atölyesinde sigortasız çalışan ve üç çocuğu olan bir kadın, çocuklarının beslenme çantalarını doldurmakta zorlandığını, çocukların ihtiyaç duyduğu sağlıklı besini ise karşılayamadığını şöyle anlatıyor: “Pazar akşamı aldığım yufkaları çocuklara beslenme olarak hazırlıyorum. Bulabilirsem içine biraz patates koyuyorum, sabah kızartıp beslenmeye ekliyorum ama bazen patates veya ek malzeme bulamayınca sadece yufkayı yağda kızartıp üzerine çikolata sürüyorum. Meyve almak için başka bir şeyden feragat etmiyorum; zaten çok sınırlı imkanımız var, iki-üç ayda bir meyve alabiliyoruz. Sınıftaki diğer çocuklar da genellikle meyve getirmiyor.”
‘10 yaşında yarım gün su satıyor, hafta sonları berber dükkanında çıraklık yapıyor’
Okula beslenme götüremediği için akran baskısı yaşayan çocuklar zamanla örgün eğitimden uzaklaşıyor. Nüha, 10 yaşındaki oğlunun okula giderken ekonomik nedenlerle sorun yaşadığını, harçlık çıkarabilmek için zaman zaman yarım gün su sattığını, hafta sonları ise berber dükkânlarında çıraklık yaptığını anlatıyor. Ancak geçim sıkıntısı derinleşince oğlunun okulu bırakmak zorunda kaldığını ve bir kuaförde çırak olarak çalışmaya başladığını söylüyor. Gerçek bu. Ama biz ülkenin yarısından çoğunun açlık sınırı düzeyinde yaşadığını, her 3 çocuktan birinin okula aç gittiğini, bu durumun çocukların fiziksel ve ruhsal gelişimlerini olumsuz etkilediğini ve bu sebeple eğitimden verim alınmadığını bunun da ülke geleceğini olumsuz etkilediğini aktarmaya ve göstermeye çalışırken MEB’in derdi öğrencilerden iftar sofrası paylaşımı ve ramazan kolisi hazırlaması. 2024-2025 eğitim-öğretim dönemine ait milli eğitim istatistiklerine göre; Türkiye’de zorunlu eğitimde olması gereken 611 bin 612 çocuk okul dışında. Ortaokul ve ortaöğretimde net okullaşma oranı önceki yıllara göre azalıyor. Genel ücretleri asgari ücret bandında sabitleyen orta vadeli program, artan gıda, barınma, ısınma masrafları, kamusal hizmetlerin tasarruf tedbirleri adı altında kuşa döndürülmesi, eğitim-sağlık gibi temel hizmetlerin parça parça özelleştirilmesi, esnek ve güvencesiz çalışmanın bir çalışma rejimi haline getirilmesi… Tüm bunlar işçi ve emekçilerin hayatını gittikçe zorlaştırırken çocukların, çocuk olma haklarını da elinden alıyor. Beslenme çantaları besleyiciliği zayıf karbonhidratlarla dolarken, kimi beslenme çantaları okula değil atölye tezgahına giderken taşınıyor. Yani devletin takdiri çocukları eğitimde tutmaktan yana gibi görünmüyor. Devlet, ucuz iş gücü ihtiyacı olan patronların yanında. Bu ucuz iş gücünü yaratmanın koşulları da “kendiliğinden” oluşmuyor. Resmi çocuk işçilik için MESEM programı oluşturuluyor, çocukların okullaşması teşviki için bir öğün ücretsiz yemek verilmiyor, okulda olmayan yüz binlerce çocuğun durumu denetlenmiyor, sosyal destekler budanıyor, kamusal hizmetler parça parça tasfiye ediliyor, yoksullaşma artıyor, ücret zamları alındığı gün eriyor. Eğitim, sağlık ve beslenme birer “harcama kalemi” olarak görülüyor. Okulda bir öğün yemeğe kaynak bulamadığını söyleyen devlet, çocukların çalışmak zorunda kalacağı bir hayatın zeminini bizzat hazırlıyor. Bugün “takdir yetkisi” denilen şey, yarın çocuk işçiliği olarak karşımıza çıkıyor.

2025 ve 2026 yılında pek çok işçi direnişine gittiniz. Kadın işçiler ile deneyimlerinizde en çok hangi sorunlar sizlere ulaştırıldı? Buralardaki deneyimeleriniz nelerdir?
Sevda Karaca: Smart Solar, Şık Makas, Peri Tekstil, Digel Tekstil, Temel Conta, Askaynak (Lincoln Electric), Chinatool Otomotiv, İzmir’de tütün işçileri, farklı illerde belediye işçileri gibi birçok grev ve direnişte kadın işçiler hakları için mücadele etti. Kadın işçilere yönelik mobbing, ayrımcılık ve taciz, üretim sürecinde kârı artırmanın bir yöntemi. Kadın işçilere yönelik sistematik baskı “daha çok üretim için bir disiplin aracı” olarak kullanılıyor. Kadın işçiler, “Su içmek bile lükstü” diyerek bu koşulları tanımlıyor. Benzer biçimde kadın işçilerin giyimlerine karışılması, regl günlerinin sorgulanması ya da Özak’ta Tapetan’da olduğu gibi mücadeleye giriştiklerinde aileleri üzerinden tehdit edilmesi, üretim baskısının cinsiyetçi biçimlerle iç içe geçtiğini gösteriyor. Burada şiddet, yalnızca patronun keyfi davranışı değil; işgücünü uysallaştırmanın, üretim hızını artırmanın, sendikal örgütlülüğü bastırmanın bir aracı. Kadın işçiler sendikalaşmak istediklerinde bu kez karşılarında doğrudan devletin baskısını buluyor. Lezita, Farplas, Özak, Şık Makas, Polenez ve EFT direnişlerinde görüldüğü üzere; polis müdahalesi, gözaltılar, yargı baskısı ve tazminatsız “kodlu” işten atmalar, sermaye-devlet ortaklığının en açık ifadesi. Devlet, şiddeti cezalandırmak yerine sermayenin çıkarlarını koruyacak biçimde meşrulaştırıyor. Sendikalaştıkları için ya da sendika değiştirdikleri için baskılarla karşı karşıya kaldılar. Çeşitli kodlarla tazminat hakları çiğnenerek sendikalaştıkları için işten çıkarıldılar. İşçilerin alacaklarını kaçıran patronlar yerine işçilerin önlerine barikatlar, eylem yasakları çıkarıldı. Yetki davaları ve işten çıkarmalarla göz korkutmaya çalıştı patronlar. Bunun karşısında kadınlar sendikalaşma hakları için, insanca çalışma koşulları için mücadelede en öndeler. Birçok kadın işçi iş yerinde uğradığı tacizi, şiddeti ve mobbingi anlattı, patronlara dokunmayan devlet, grev alanlarında, direnişlerde barikatlarını kadın işçilerin önüne dizdi. Açlık ve yoksulluk, patronun ekmeğine yağ sürdü, devletten aldığı cesaretle iş yerleri kadın işçiler için mezar oldu. Dilovası’daki patlamada, hemen devlet kurumunun karşısındaki binada kadınlar ve çocuklar yanarak hayatını kaybetti.17 yaşındaki Afganistanlı çocuk işçi Zahra, eşarbı makineye takıldığı için Karaman’da, tek bir fotoğrafına bile ulaşamadan hayatını kaybetti. Sadece iş yerleri değil, yoksulluk evlere de ateş düşürdü. İstanbul’da ve Mersin’de bir ay geçmeden aynı şekilde küçük çocuklar yoksulluğun yaktığı ateşte hayatını kaybetti.
‘Patronlar arkalarına aldıkları yasalarla, her türlü kuralsızlığı uyguladı’
Kreş talebinin şiddetle doğrudan ilişkisi, bir öğün ücretsiz yemek talebinin yoksulluk ve çocuk işçiliğe karşı mücadeleyi de içerdiği, insanca yaşanacak asgari ücret mücadelesinin güvenli yaşam ihtiyacıyla bağlantısı, iş yerinde şiddet ve mobbingin sendikal örgütlenmeyle aşılabileceği… Bunlar artık soyut tespitler değil; kadınların gündelik deneyiminin içinden çıkan ortak sonuçlar. Yan talepler değil: Şiddete karşı mücadelenin ta kendisi. Mücadelenin sorunlarla paralel ilerlediği zamanları da yaşadık. Ama gel gelelim patronlar arkalarına aldıkları yasalarla, her türlü kuralsızlığı uyguladı. Kadın işçilere yönelik şiddet sarmalı, makroekonomik politikalarla da doğrudan ilintili. Orta Vadeli Program (OVP), yüksek enflasyon ve düşük ücret politikalarıyla ekonomik şiddeti kurumsallaştırdı. Ücretlerin baskılanması, işçinin patrona bağımlılığını artırırken, hak talebinde bulunma, tacize itiraz etme ve sendikalaşmanın cezalandırıldığı bir düzeni besledi. Yüksek enflasyonun yarattığı geçim zorluğu ise kadınların ev içi bakım yükünü ve stresini artırarak iş yerinde direncini düşürüyor. OVP’nin esnek çalışma adı altında yaygınlaştırdığı modeller, kadın işçileri güvencesiz ve sendikasız işlere mahkûm eder. Kamu harcamalarındaki “tasarruf” politikaları ise servis, kreş ve bakım hizmetleri gibi hakları budayarak, kadın emeğinin toplumsal yeniden üretim yükünü daha da artırıyor. İş yaşamıyla uyumluluk adı altında uygulanan “aile” odaklı politikalar, ailenin 10 yılı uygulamaları tüm bu politikalarla bütünlük içinde şiddetin yeniden ve yeniden üretilmesinde rol oynuyor.

‘Sendikalar, ILO 190 ve 6284 Sayılı Yasa’ları, TİS maddelerine eklemeli’
Şiddet sarmalı, toplu iş sözleşmelerine de doğrudan yansıyor. MESS Grup TİS’lerinde olduğu gibi, sözleşmelerde kadın işçilerin özgün talepleri —kreş, ebeveyn izni, regl izni, şiddet ve tacize karşı önlem maddeleri— çoğu zaman “akçeli hükümler”in gölgesinde kalıyor. Erkek egemen sendika yapıları, kadın işçilerin karar mekanizmalarına katılımını sınırlayarak bu taleplerin masaya taşınmasını engelliyor. Böylece sermaye yalnızca üretim alanında değil, işçi sınıfının örgütlerinde de kendi tahakkümünü yeniden üretiyor. Digel, Temel Conta, Şık Makas, HT Solar, Peri Tekstil ‘de direnen kadınlar, bu şiddet sarmalını fiilen teşhir etmiştir. Onların mücadelesi, yalnızca kadın olmanın değil, işçi olmanın onur mücadelesidir. Bu direnişler, “onurlu bir çalışma yaşamı” talebinin ücret mücadelesinin ötesinde, sınıfın insanca yaşama hakkı olduğunu göstermektedir. Sendikalar, ILO 190 ve 6284 sayılı Yasa’ları TİS’lere somut koruma maddeleri olarak dâhil etmeli; fakat bunu “iyileştirme” değil, sınıfın fiili kazanımı olarak ele almalıdır. İş yerinde kadın işçilere yönelik şiddet genel ücretleri baskılamak için de kullanıldığı düşünülürse bugün şiddette karşı mücadele genel ücret haline gelmiş asgari ücretin insanca yaşanabilecek seviyeye çekilmesi talebiyle doğrudan ilintilidir. Sendikalar yalnızca ücret mücadelesi değil aynı zamanda güvenceli iş, kreş hakkı ve şiddetsiz bir çalışma ortamı taleplerini ekonomik programın yarattığı bu sömürü biçimlerine karşı da yükseltmek zorundadır. Ancak erkek egemen sendikal bürokrasinin yerini, tabandan gelen birleşik, mücadeleci bir sınıf sendikacılığı almadıkça bu sarmal kırılmayacaktır.
Kadın yoksulluğu giderek artıyor. Kadınlar ağır bir ekonomik kriz ile karşı karşıya. AKP-MHP iktidarının bu konudaki politkasını yorumlar mısınız? Kadın işçilere bütçe ayırılıyor mu?
Sevda Karaca: Sığınmaevi açmayan, kreşlerin yaygınlaştırılmasına ilişkin bir planı olmayan, kadına yönelik şiddetin nasıl engelleneceğine ilişkin kapsamlı bir çalışma yapmayan Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı 2025 yılı boyunca sadece “aile” dedi. Bakanlığın 2026 bütçesinde 150 olan sığınak sayısını sadece 151 olduğu görülüyor. Üstelik bu konuda hedeflerin her geçen yıl daha da azaldığı da anlaşılıyor Bakanlık bütçesinde. Kadınların yaşadıkları şiddet giderek artmakta ve ülkenin en önemli sorunlarından biri iken giderek daha az sığınak hedefleyen bir Bakanlık var karşımızda. 83 bine yakın çocuğa kreş ve gündüz bakımevi hizmeti verildiği ifade ediliyor. Oysa Türkiye’de kreş çağında (genellikle 0-5 yaş olarak kabul edilir) yaklaşık 9.3 milyon çocuk bulunuyor. Bu kadar az kreş hizmeti olan bir ülkede Bakan Göktaş, daha çok kreş açmak yerine çocukları komşu annelere teslim etme kararı verdi. Bakanlık ayrıca, çocuk SED desteği, eşi ölen kadınlara ödediği sosyal yardımı, kadınlara ödenen SGK pirim desteğini büyük ölçüde kesmeyi hedefliyor.

2025 yılınu “Aile yılı” olarak adlandıran iktidar, yetmemiş aile 10 yılını gündeme getirmişti. Kadının sadece aile içindeki görevleriyle var olduğu, nüfus artışının temel gündem yapılmak istendiği, erken yaşta evliliklerin devlet eliyle teşvik edilmeye çalışıldığı, “aile ile uyumlu iş yaşamı” adı altında esnek güvencesiz çalışmanın kadının kaderi ilan edilmek istendiği, çocukların nitelikli kreşler yerine komşu annelere teslim edilmesine ilişkin Bakanlıkların projeler geliştirdiği bu sürecin 2026’da da devam edeceğini biliyoruz. “Aile yılının”, iktidar açısından en temel başlıkları nüfus politikası ve kadınların esnek çalışması başlığı oldu diyebiliriz. Sağlık Bakanı çocuk sahibi olmayan çiftleri aile olarak tanımlamadığını belirtirken Sivasspor sahaya normal doğum pankartı ile çıktı. Bununla birlikte LGBTİ+’lar, nefreti her fırsatta körüklendi. Yaşam hakkını ihlal eden açıklamalar, yasa teklifleri yıl boyunca sürekli gündemde tutuldu. 10. ve 11. yargı paketlerine “genel ahlaka aykırılık” diye bir suç tipi eklenmek istendi, LGBTİ+’ların, varoluşlarının yasaklanacağı düzenlemeye ilişkin madde gündeme düştü. Kamuoyu tepkisiyle düzenlemeler paketlere şu an için eklenmezken bu tehlike halen varlığını koruyor. Sincan Kadın Kapalı Hapishanesi’nde tutuklu bulunan trans erkek mahpus Poyraz’ın, 1 Aralık 2025’teki şüpheli ölümü tam da bu yaşamsal tehlikenin ne kadar gerçek olduğunu somut olarak ortaya çıkardı. Yoksulluk, kadınların güvencesiz ortamlarda çalışmak zorunda kalması, çocuğuna bir öğün sağlıklı beslenme bile koyamaması, yüzlerce kadın cinayeti, şiddetten korunmak için sesini kamuoyuna duyurmakta bulan kadınlar ülkede kadınların yaşadıklarının işaretiydi.
‘Aile yılı söylemi LGBTİ+ düşmanlığı ile birlikte devam etti’
İşte böylesi bir yılda; Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, 25 Kasım 2025 günü “işareti fark et” kampanyası başlattı Bakan Göktaş; “İşaretleri fark etmek ‘dur’ demektir. Unutmayalım ki bir toplumun vicdanı en çok korunmaya ihtiyacı olana, sahip çıktığı anda görünür. İşte o anın kapısını açan şey, güçlü bir dikkat ve dayanışmadır. Şiddet bir kadının dünyasını sessizleştirir, fark et, Şiddet çocukların kalbine korku eker, fark et. Şiddet bir aileyi dağıtır, fark et” sözleriyle anlattı kampanyayı. 2025’te işaretler ortadaydı. Söz konusu olan işaretler ise, o işaretlerin izlerini takip edip, gereğini yapmak kimin görevi? Kadına yönelik şiddetin yaygınlığı bir işaret değil mi? Kadınların ellerinde koruma kararları ile öldürülmesi peki? Yoksulluk ve işsizlik nedeniyle kadınların gidecek bir yerleri olmadığı için ölüm tehlikesi pahasına kalmak zorunda kaldıkları evler? İşaretler ortada, işaretleri kadınlar kemiğiyle, iliğiyle yaşıyor. İşaretleri fark eden ama görmezden gelen ise Aile Bakanlığı, devletin kendisi.
Kadınların yıldan yıla derinleşen yoksuluk ve şiddet cenderesinin içinde çaresiz kalmasının en önemli sebeplerinden biri devletin kadınları koruyacak veya yaşanan şiddetin ardından müdahale edecek, yardımcı olacak mekanizmalarının olmaması ve var olanların körelmesidir. Sığınmaevi açmayan, kreşlerin yaygınlaştırılmasına ilişkin bir planı olmayan, kadına yönelik şiddetin nasıl engelleneceğine ilişkin kapsamlı bir çalışma yapmayan Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, 2025 yılı boyunca sadece “aile” dedi. Kadın erkek eşitliği arasındaki makası giderek artıran açıklamalar, uygulamalar bu yıl ısrarla sürdürüldü. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kadınların örtünmesini emreden ve miras hakkından vazgeçmesi gerektiğini ifade eden, Cuma hutbeleri işi başka bir aşamaya taşırken; müzik grupları, şarkı yazan ve söyleyenler genel ahlak nedeniyle kendilerini adliyelerde buldu. Üstelik Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı şikayetçi olarak yer aldı bu hukuksuzluklarda. Ücreti ödenmeyen, işten çıkarılan, sendikaya üye olduğu için baskılara maruz kalan kadın işçiler de gündeme alınmadı. Üç kuruş ücretle geçinmeye çalışan, çocuklarına okula giderken yiyecek bir şey koyamayan kadınların çığlıkları Bakan için dikkate değer bulunmadı. “Aile yılı” söylemi LGBTİ+ düşmanlığı ile birlikte devam etti. Kadınların, çocukların, gençlerin, engellilerin, yaşlıların sorunları yerine bakanlık nefret tohumları ekmeye zemin hazırladı.
‘Kadınlara günlük ayrılan bütçe ise sadece 51 kuruş’
Eşitliği düstur edilmesi gereken, ayrımcılığı yok etme hedefiyle çalışmalarını sürdürmesi gereken Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı bunun tam aksini yapıyor. 2026 yılı bütçesi de bu durumun özetidir. “Kadının güçlendirilmesine” ayrılan bütçe “turizmin geliştirilmesi”, “ölçme, seçme, yerleştirme”, “uzay ve havacılık”, “bölgesel kalkınma”dan hemen sonra geldi. “Kadının güçlendirilmesi” programının ardından gelen bütçe sıralamasına göre, “Denizyolu ulaşımı”, “Taşımacılık, lojistik”, “Meteoroloji” ve “İnsan hakları” yer aldı. Ayrılan bütçeyi kadın nüfusu ile karşılaştırdığımızda bir kadına, “kadının güçlendirilmesi” için yıllık yaklaşık 186.8 TL bütçe düştü. Günlük ayrılan bütçe ise sadece 51 kuruş.
Kadın işçilerin iş yerlerinde katledilmemesi için, baskı, mobbing, kötü çalışma koşullarının düzeltilmesi için neler yapılmalıdır? Kadınların, emek sömürüsüne, iş cinayetlerine, baskı ve mobbinge uğramaması için örgütenmesi neden önemlidir? Bu konuda kadınlara bir çağırınız var mıdır? 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü için kadın işçilere, kadınlara, topluma bir mesajınız var mıdır?
Sevda Karaca: 2026 yılına girerken kadın işçi ve emekçilerin karşı karşıya olduğu tabloyu parçalı değil, bütünlüklü görmek zorundayız. Yoksulluk, güvencesizlik ve iş cinayetleri birbirini besleyen bir zincir haline gelmiş durumda. Bu karanlık tablonun karşısına dayanışmayı, örgütlü mücadeleyi ve eşit, güvenceli bir yaşam talebini koymak bugün bir tercih değil kadın işçiler için hayati bir zorunluluk olarak önümüzde duruyor. İktidar, yoksulluğu ve güvencesizliği derinleştirirken bu koşulları aynı zamanda yönetilebilir kılmayı hedefliyor. Düşük ücret, işten atma tehdidi ve cezasızlık politikalarıyla işçi ve emekçiler kontrol altında tutulmak isteniyor ancak başka bir gerçeklik daha var: Biriken öfke. Bu öfke yalnızca geçinememekten değil yok sayılmaktan, değersizleştirilmekten, güvencesizliğe mahkum edilmekten ve her gün biraz daha hayattan vazgeçmeye zorlanmaktan besleniyor. Asıl soru, bu öfkenin nereye akacağıdır. İnsanca bir ücret, güvenceli iş, iş cinayetlerine karşı yaşam hakkı, kamusal kreş ve bakım hizmetleri, sendikal hakların önündeki engellerin kaldırılması, iş yerlerinde ve hayatın her alanında şiddetin önlenmesi… Bunlar kadın işçilerin mücadelesinin temel başlıkları.

Hükümet ve patronların planı tıkır tıkır işliyor. Peki işçinin planı ne? “Ailenin on yılı” programının ikinci senesine gireceğimizi düşününce kadın işçileri çok daha zor bir yıl bekliyor ancak önlerini görecek bir planları yoksa bu daha da kötü olacak. İşçiler, “Kime güveneceğiz?” diye isyan etmeyi bırakıp aynı tezgahın başında çalışan arkadaşlarının güvenini kazanmak zorunda. Biriken öfke sönmeden bir plan yapmak zorunda. Ekmeğini büyütmek ve geleceği olan çocuklarına onurlu bir yaşam bırakmak için harekete geçmek zorunda. Şimdi sırada patronlardan ek zam yapma beklentisi başlayacak hatta işçileri bu beklentiye sokacaklar. Ancak çok açık görünüyor ki bu dönem patronlar zammı kendiliğinden vermeyecek. Alın işte, şimdi tam zamanı ve fırsatı. Ya öfkemizi doğru yere, doğru örgütleyeceğiz ya da öfkemiz biraz dindiğinde yine uzun mesai saatlerine ek, iş arayışına girişeceğiz. 2026, işçi ve emekçi kadınlar açısından yalnızca daha fazla yoksulluk ve güvencesizlik yılı olmak zorunda değil. Bu düzenin dayattığı koşullara karşı biriken öfkenin, dayanışma ve örgütlü mücadeleyle birleştiği ölçüde eşit, güvenceli ve insanca bir yaşam mücadelesinin yılına dönüşmesi mümkün. Bu öfkenin dağılıp gitmesine değil ortak talepler etrafında birleşerek örgütlü bir güce dönüşmesine ihtiyaç var. İşçi ve emekçi kadınların 2026’ya giderken yükselttiği itiraz, ancak somut ve kazanılabilir taleplerle birleştiğinde gerçek bir karşılık bulabilir.
Bugün kadınların yaşamından süzülen ihtiyaçlar, aynı zamanda mücadelenin de başlıklarını oluşturuyor:
*Asgari ücret insanca yaşam düzeyinde belirlenmeli.
*Eşit işe eşit ücret güvence altına alınmalı.
*Güvenceli ve tam zamanlı istihdam esas olmalı.
*İş cinayetlerine karşı yaşam hakkı temel alınmalı.
*Kreş hakkı sosyal yardım değil, kamusal bir hak olmalı.
*Kayıt dışı çalışmaya son verilmeli.
*Barajsız sendika, yasaksız grev hakkı tanınmalı.
*İşten çıkarmalar yasaklanmalı, güvenli çalışma ortamları sağlanmalıdır.
Bu talepler yalnızca kadınların değil, tüm işçi sınıfının ortak talepleridir. Belirleyici olan ne kadar yüksek sesle söylendiği değil ne kadar örgütlü ve kararlı biçimde savunulduğudur. Biriken öfke ancak mücadeleyle birleştiğinde bu düzenin dayattığı yoksulluğa, güvencesizliğe ve ölüme gerçek bir karşılık yaratabilir. Kadın işçilere yönelen şiddet, sermaye düzeninin devamı için işleyen yapısal bir mekanizmadır. Devletin ekonomik ve politik tercihleri bu düzeni korur ancak her baskının içinde direniş tohumları da var. Bugün fabrikalarda, depolarda, atölyelerde yükselen ses aynı şeyi söylüyor: “Artık yeter.” Bu ses, yalnızca kadınlara değil tüm işçi sınıfına, sömürüye karşı birleşme çağrısıdır. Sermayenin şiddet sarmalını kırmanın yolu, kadın işçilerin öncülüğünde örgütlü, birleşik ve devrimci bir sınıf hareketinin yükselmesinden geçmektedir çünkü kurtuluş, bireysel dayanışmalarda değil; örgütlü sınıf mücadelesindedir.








