
Yazar/Zeynep Hayır
İnsanlık tarihi çoğu zaman savaşların, iktidarların ve devletlerin tarihi olarak anlatıldı. Toplumları dönüştüren büyük kırılmalar kaydedildi ancak yaşamın sürekliliğini sağlayan emek uzun süre görünmez bırakıldı. Bu görünmezliğin en büyük kısmını kadın emeği oluşturdu. Bu nedenle tarih başından itibaren eksik yazılmış bir anlatı olarak kaldı.
Erken insan topluluklarında üretim ve yaşam birbirinden ayrılmıyordu. Doğa ile kurulan ilişki kadın emeği üzerinden sürdürülüyordu. Beslenme, bakım ve topluluğun devamlılığı kadınların bilgisi ve emeği ile mümkün oluyordu. Mitolojik anlatılarda yaşamın taşıyıcısı olarak kadın figürünün öne çıkması tarihsel bir gerçekliğin yansımasıydı. Kadın yaşamın merkezinde yer alıyordu.
Üretim biçimleri değiştikçe toplumsal ilişkiler de değişti. Tarımsal üretim artı ürün yarattı. Artı ürün mülkiyeti doğurdu. Mülkiyet soyun korunmasını önemli hale getirdi. Kadın bedeni bu süreçte denetim altına alınan toplumsal alanlardan biri haline geldi. Bir zamanlar yaşamı temsil eden tanrıça figürleri sessizce geri çekildi. Kadının toplumsal konumu kutsallıktan itaate doğru dönüştü.
Ortaçağ boyunca dinsel ve feodal otoriteler toplumsal yaşamı belirledi. Buna rağmen kadınlar yalnızca baskının nesnesi olmadı. Kilise otoritesine karşı gelişen halk hareketlerinde kadınlar yer aldı. Şifacılar, köylü kadınlar ve yerel bilgi taşıyıcıları çoğu zaman cadı ilan edilerek cezalandırıldı. Bu süreç kadınların toplumsal etkisini bastırmaya yönelik bir denetim mekanizmasına dönüştü.
Feodal düzen çözülürken Avrupa şehirlerinde ekmek isyanları ortaya çıktı. 1789 Fransız Devrimi sırasında Parisli kadınların Versailles yürüyüşü siyasal tarihin yönünü değiştiren anlardan biri oldu. Kadınlar yalnızca açlığa karşı değil siyasal temsil hakkı için yürüdü.
1871 Paris Komünü sırasında kadınlar barikatlarda, sağlık örgütlenmelerinde ve kolektif yaşamın kurulmasında aktif rol oynadı. Komün kısa sürdü ancak kadınların toplumsal eşitlik talebinin pratik bir deneyim içinde tartışıldığı tarihsel bir moment olarak kaldı.
İngiltere merkezli oy hakkı mücadeleleri, kadınların yurttaşlık statüsünü doğrudan hedef aldı. Kadınlar seçme ve seçilme hakkı için kitlesel protestolar düzenledi; tutuklandı, şiddete maruz kaldı ve açlık grevleri yaptı. Siyasal hakların mücadele olmadan kazanılamayacağı açık biçimde ortaya çıktı.
Sanayi Devrimi kadınların toplumsal konumunu değiştirdi ancak eşitlik yaratmadı. Kadınlar fabrikalara girerek kamusal alanda görünür hale geldi fakat bu görünürlük daha düşük ücret, daha uzun çalışma saatleri ve güvencesiz koşullar anlamına geldi. Ev içi emek devam etti. Kadınlar hem üretimin hem yaşamın yeniden üretiminin yükünü taşımaya devam etti.
Bu koşullar altında ABD’de özellikle New York kentinde kadın işçiler kitlesel direnişlere yöneldi. Tekstil ve hazır giyim sektöründe çalışan kadınların grevleri ağır baskıyla karşılaştı. 1911 yılında Triangle gömlek fabrikasında çıkan yangında çoğu genç kadın işçi olan 146 emekçi yaşamını yitirdi. Kilitli kapılar ardında hayatını kaybeden kadın işçiler sanayi çağının sömürü koşullarını dünya gündemine taşıdı ve uluslararası kadın işçi hareketinin hafızasında kalıcı bir yer edindi.
1917 yılında Petrograd’da tekstil işçisi kadınların başlattığı grevler Rusya’daki devrimci sürecin başlangıcını tetikledi. Ekmek ve barış talebiyle başlayan protestolar kısa sürede kitlesel harekete dönüştü. Bu süreç Sovyetler Birliği’nin kuruluşuna uzanan tarihsel dönüşümün önünü açtı.
Bu uzun mücadele hattı içinde kadın emeği ve kadın direnişi uluslararası sosyalist hareketle birleşti; 8 Mart böyle ortaya çıktı. Bir kutlama günü değil, işçi kadınların eşitlik ve yaşam hakkı mücadelesinin ortak simgesidir.
Günümüzde kadınların karşı karşıya olduğu eşitsizlikler yalnızca ekonomik ya da toplumsal alanlarla sınırlı değildir. Emperyalist müdahaleler ve bölgesel savaşların yoğunlaştığı Ortadoğu coğrafyasında savaşın en ağır sonuçlarını yine kadınlar ve çocuklar yaşamaktadır. Filistin’de süregelen yıkım milyonlarca kadının yaşamını kalıcı bir insani krizle karşı karşıya bırakırken, Suriye coğrafyasında Alevi ve Ezidi kadınlar savaş süreçleri boyunca katliam, zorla yerinden edilme ve cinsel şiddetin hedefi haline gelmiştir. Kadın bedeni savaşın bir aracı olarak kullanılmaya devam etmektedir. Rojava’da kadınların ortaya koyduğu eşitlik deneyimi çatışmaların gölgesinde varlığını sürdürmeye çalışmaktadır. 2026 yılı boyunca Kürt kadınlarına yönelik şiddet görüntülerinin kamuoyuna yansıması savaş koşullarında dahi kadının kimliğinin hedef alınmaya devam ettiğini bir kez daha göstermiştir. Türkiye’de ise kadın cinayetleri ardı arkası kesilmeyen bir toplumsal gerçeklik haline gelmiştir. Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesinin ardından kadınların korunmasına ilişkin temel dayanak olarak 6284 sayılı kanunun yeterli olduğu yönünde resmi açıklamalar yapılmaktadır. Ancak mevcut yasal düzenlemelerin etkin uygulanmaması ve kamusal önleyici mekanizmaların sınırlı kalması kadınların yaşam hakkının yalnızca mevzuat düzeyinde korunmasının yeterli olmadığını açık biçimde ortaya koymaktadır. Bu tablo kadınların eşitlik ve yaşam hakkı mücadelesinin yalnızca geçmişe ait olmadığını, tarihsel sürekliliğini bugün de koruduğunu göstermektedir.
Bugün kadınların karşı karşıya olduğu eşitsizlikler bu tarihin sona ermediğini göstermektedir. Birleşmiş Milletler verilerine göre dünya genelinde her üç kadından biri yaşamı boyunca fiziksel ya da cinsel şiddete maruz kalmaktadır. Küresel raporlar her yıl yaklaşık 83 bin kadın ve kız çocuğunun kasıtlı olarak öldürüldüğünü göstermektedir. Dünyada ortalama her on dakikada bir kadın öldürülmektedir. Bugün dünyada 650 milyondan fazla kadın çocuk yaşta evlendirilmiş durumdadır.
Ortaya çıkan tablo açıktır. 8 Mart geçmişte kalmış bir tarih değildir. Tarih boyunca sesi duyulmayan, çığlıkları bastırılmaya çalışılan kadınların mücadelesi bugün yaşamaya devam etmektedir. Kadınlar kendi sözünü kurmaya, üretmeye ve mücadele etmeyi sürdürmektedir.
Oy hakkı talep ettikleri için sokaklarda direnenlerden Paris barikatlarında yaşamını yitirenlere, fabrikalarda sömürüye karşı ayağa kalkan işçi kadınlardan devrimci mücadelelerde hayatını kaybedenlere, savaşlarda, göç yollarında ve erkek şiddeti sonucu aramızdan koparılan tüm kadınlara uzanan ortak bir hafıza bugün hâlâ yaşamaktadır.
Bugün aramızda olmayan, 8 Mart’ın ortaya çıkmasına ve kadınların eşitlik mücadelesinin büyümesine katkı sunan bütün mücadeleci kadınların anısı önünde saygıyla eğiliyoruz.
Dünyanın dört bir yanında emeğiyle yaşamı yeniden kuran tüm kadınların, tüm emekçi kadınların 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü kutlu olsun.







