
Zeynep Hayır/Almanya
Fransa’da çiftçiler, taleplerinin karşılık bulmaması nedeniyle eylemlerini sürdürme kararlılığını bir kez daha ortaya koydu. Son olarak yüzlerce çiftçi traktörleriyle Paris merkezine girerek başta Ulusal Meclis çevresi olmak üzere kentin farklı noktalarında protesto eylemleri gerçekleştirdi. Güvenlik önlemleri eşliğinde yapılan eylemler sırasında kent merkezinde ulaşım kısmen aksadı.
Çiftçiler, artan mazot, gübre ve enerji maliyetleri karşısında gelirlerinin hızla eridiğini, mevcut desteklerin yetersiz kaldığını ve tarımsal üretimin sürdürülebilir olmaktan çıktığını dile getirdi. Protestoların öne çıkan başlıklarından biri de Avrupa Birliği’nin Güney Amerika ülkeleriyle yürüttüğü Mercosur ticaret anlaşması oldu. Çiftçi örgütleri, anlaşmanın hayata geçmesi halinde Güney Amerika’dan daha düşük maliyetle üretilen tarım ürünlerinin Avrupa pazarına gireceğini, bunun da yerel üreticiyi ağır bir rekabet baskısı altına sokacağını ifade etti.
Eylemciler, taleplerinin dikkate alınmaması durumunda protestoları yaygınlaştıracaklarını, kent merkezleriyle sınırlı kalmayıp farklı bölgelerde üretimi durdurmaya yönelik adımlar atabileceklerini açıkladı. Çiftçi temsilcileri, hükümetten ve Avrupa Birliği kurumlarından somut ve bağlayıcı adımlar atılmasını talep ediyor.
Avrupa’da son dönemde artan çiftçi eylemlerini geçici bir hoşnutsuzluk dalgası olarak değil, kapitalist üretim ilişkilerinin tarım alanında yarattığı yapısal krizin güncel bir yansıması olarak değerlendirmek mümkündür. Tarım sektörü, tarihsel olarak ekonomik daralma ve yeniden yapılanma dönemlerinde ilk baskının biriktiği alanlardan biri olmuştur. Fransa’da yaşananlar da bu sürekliliği bir kez daha görünür kılmaktadır.
Aynı sektörün farklı dönemlerde benzer tepkiler üretmesi tesadüf değildir. Yolların kapatılması, traktörlerin kent merkezlerine yönelmesi ve üretimin kamusal alana taşınması, tarımın piyasa ilişkileri içinde sürekli sıkışmasının tekrarlanan sonuçlarıdır. Bu tekrar, sorunun bireysel tercihlerden değil, üretim biçiminin kendisinden kaynaklandığını göstermektedir.
Fransa’da çiftçilerin traktörlerle Paris merkezine girmesi, bu sıkışmanın sembolik bir ifadesi olarak okunabilir. Kent yaşamını aksatan bir görüntü olarak sunulan bu eylemler, aslında uzun süredir kırsalda aşınan ekonomik ve toplumsal dengelerin dışavurumudur. Girdi maliyetleri yükselirken üreticinin aldığı pay daralmakta, bu fark sınıfsal bir gerilim olarak yeniden ortaya çıkmaktadır.
Bu tabloyu yalnızca Avrupa içi bir sorun olarak değerlendirmek yeterli değildir. Kapitalist sistem, uzun yıllar boyunca artı değeri farklı coğrafyalarda ve sektörlerde yoğunlaştırarak merkez ülkelerde görece daha yüksek yaşam standartları ve güçlü bir sosyal devlet anlayışı kurabilmiştir. Tarım, bu tarihsel düzenlemenin görece korunan alanlarından biri olmuştur. Ancak küresel ölçekte derinleşen kriz, bu dengeyi çözmektedir.
Dışarıda sürdürülen sömürü ilişkileri artık içerideki kazanımları güvence altına almaya yetmemektedir. Son yıllarda Avrupa tarımında yaşanan gerilim, bu çözülmenin doğrudan bir sonucudur. Çiftçiler yalnızca ucuz ithalat baskısıyla değil; sosyal hakların daralması, destek mekanizmalarının zayıflaması ve üretim üzerindeki denetimlerini kaybetmeleriyle de karşı karşıyadır.
Bu bağlamda Avrupa Birliği’nin Güney Amerika ülkeleriyle yürüttüğü Mercosur anlaşmasını salt bir ticaret düzenlemesi olarak değil, tarımın sermaye lehine yeniden yapılandırılmasının önemli bir adımı olarak değerlendirmek mümkündür. Rekabet ve serbestleşme söylemi, farklı üretim koşullarını ve eşitsizlikleri görünmez kılmakta; ortaya çıkan yükü doğrudan üreticinin omuzlarına bindirmektedir.
Devletin yaklaşımı ise bu sınıfsal gerilimi çözmekten çok yönetmeye odaklanmaktadır. Trafik, güvenlik ve kamu düzeni vurguları öne çıkarılırken tarımda yaşanan krizin yapısal nedenleri geri plana itilmektedir. Böylece sorun politik ve ekonomik bir mesele olmaktan çıkarılarak sınırlandırılması gereken bir toplumsal rahatsızlık olarak ele alınmaktadır.
Bugünkü eylemleri, aynı sektörde geçmişte yaşanan çatışmaların devamı olarak değerlendirmek mümkündür. Ancak mevcut dönemi ayırt eden temel unsur, krizin derinliğidir. Sosyal devlet anlayışının geri çekilmesi, içsel kısıtlamaların artması ve kazanılmış hakların aşınması, tarım alanında biriken gerilimi daha keskin hâle getirmektedir.
Ortaya çıkan tablo, kapitalizmin yalnızca çevre coğrafyalarda değil, kendi merkezlerinde de sürdürülemez bir noktaya geldiğini göstermektedir. Üretimi piyasanın dar kâr hesaplarına ve emeği maliyet kalemine indirgeyen bu sistem, artık tarımı da istikrarlı biçimde yeniden üretememektedir. Fransa’daki çiftçi eylemleri, bu yapısal tıkanmanın güncel bir ifadesi olarak okunabilir.
Bu krizin gerçek çözümü, geçici destekler ya da daha sıkı denetimlerde değil; üretimin ve emeğin sınıfsal konumunu yeniden tanımlamakta yatmaktadır. Tarımı piyasa baskısından kurtaran, üreticiyi karar süreçlerinin öznesi hâline getiren eşitlik ve özgürlük perspektifi olmaksızın bu çatışmanın kalıcı biçimde aşılması mümkün görünmemektedir.









