Connect with us

Makale

Kemal Ekinönü yazdı: Çelişki ve Çelişkinin Şey’lerdeki İkili İşlevi Üzerine -I-

Uzlaşmaz çelişkiler, çelişmenin bir yönünün diğerinden kurtulmasını koşullayan çelişkilerdir. Bu tür çelişkili birliğin gelişme yönü, mevcut durumu nitel olarak değişmeye zorlar.

Varlığın yasası çelişkidir. Çelişki var olan tüm şeylerdeki varlık koşuludur.

Evrende canlı cansız, görünür görünmez her şey bir iç çelişmeyle var olmuştur. İçsel çelişkisi olmadan tanımlanmış bir madde olmadığı gibi, maddelerden oluşan evrenin kendisi de çelişme yasasının sonucu olarak vardır. Hatta evren sadece var olmakla anlamlı değildir. Onun ikinci anlamı da kendisinde sonsuz olarak var olan çelişme gibi kendisinin de öncesiz ve sonrasız olmasıdır.

Çelişme sadece varoluşta değil, varoluşun her aşamasında vardır. Varlığın tüm görüngü biçimlerinde, gelişme sürecinin ve değişme anlarının bağrında ortaya çıkan her sonuç bizzat şeylerdeki ve süreçlerdeki bu çelişmenin sonucudur. Madde gittiği her yere, çelişmesiyle gider, bölündüğü her parçasını çelişmeyle biçimlendirir ve her tür birliğini de çelişmeyle gerçekleştirip onunla sürdürür.

Kendimize, “çelişmesiz bir varlık, madde, süreç, olay, etkinlik, toplum, sınıf, topluluk, örgüt, birey, hatta sözcük ya da kavram bulabilir miyim?” sorusunu sorarak özelden genele doğru maddelere yapacağımız bir yolculukta ne maddede ne de zihninizde çelişmesiz bir örnek bulamayacağız. Hatta “çelişmesiz şey bulmak” arayışında bir kazanım olarak fark edeceğiniz şey, hücreden atoma dek tüm varlıkların birbirleriyle kurdukları zincirleme ilişkinin de çelişmeli birlik zemininde kurulduğuna tanık oluruz. Özelden genele, doğru yapacağımız incelemede hangi sonucu alıyorsak, genelden özele doğru yapacağımız inceleme de aynı sonucu alırız. Var olmak çelişkindir! Evrenin çelişmeli birliğinin madde ve anti madde ilişkisinde, evrenin tümlüğünü oluşturan gök cisimsel varlıkların birbirleriyle ilişkili varlığının itim ve çekim yasasında; maddeye “yaşam gücü’nü veren şeyin de onun bağrındaki çelişmeli yönlerin birliğinde gerçekleştiği artık deneyimlenmiş kesinliktir.  

Ve en nihayet kendisi de çelişmenin sonucu olarak var olan insanın ürettiği her şeyde, sosyal ilişkide, üretim ilişkisinde, sanat ve kültürde, eğitim ve bilimde ve toplum, doğa ve evrene ilişkin tüm uğraşlarında çelişme yasasını içermeksizin hiçbir pratiği başaramayacağını görebiliriz. İktisatta arz-talep, toplumsal birlikte ezen-ezilen, yöneten yönetilen, demokrasi ile diktatörlük; üretim ilişkisinde emek-sermaye, savaş pratiğinde saldırı ve savunma tanımlarıyla kendini gösteren çelişme iken, aklın işlevinde kavramlarla tanımlanan durumlarda da evet-hayır, var ile yok, olur ile olmaz, iyi ile kötü, , dişi ile erkek, güç ile güçsüzlük, yenilgi ile zafer… karşıtlığında akla uygun anlama kavuşan da aynı çelişkidir.  Aslında “akla uygun” kavramının gönderme yaptığı şeyin kendisi de  var olmanın yasası olan çelişmeli birlik’e uygunluktan başkası değildir.

Örneklemelerde de görüleceği gibi, çelişki yasası, sadece maddi varlıkta değil maddi bir niteliği olmayan düşüncede de vardır. Dolayısıyla bütün bir varlık biçiminde bulunuyor olarak çelişki evrensel nitelikteyken, her varlıkta da o varlığın kimliğine has tanım alır. Yani bir “şey” olarak evrende olduğu gibi, evrenin içinde “şey” olarak ne şeyler var ise, bunların tümü de çelişmenin sonucu olarak varlarken, çelişmenin her varlıktaki biçiminde de o varlığı diğerlerine göre farklı kılan özelliğine uygun tanımlanması olarak özgün; yani kendine has, maddeye, nesneye, olaya, olguya, canlıya ve insanın hallerine uygun tanımlanır.

Çelişkinin sınıflı toplumun bugünkü aşaması olan kapitalist toplumda aldığı biçim emek-sermaye çelişkisiyken, bu sistemi ortadan kaldırmak amacı yüklenmiş proletarya ve örgütlerindeki biçimi de iki çizgi mücadelesi olarak tanımlanmıştır. Bu her iki durumdaki çelişmeler de birbirleriyle çelişmeli işlevselliktedir. Yani çelişmeli oldukları halde her iki “birlik” durumunun bağrındaki çelişmenin gördüğü görev de birbirine karşıttır.  Birinci haldeki “birlikte”, yani kapitalist “toplum birliği’nde proletaryanın burjuvaziye karşı mücadelesi, burjuva sınıfın sömürü ve baskıyı zor araçlarıyla sürdürmesi nedeniyle durum, uzlaşma yoluyla değiştirmeye imkân vermediğinden, ve kuruluşu ve korunuşu şiddetle gerçekleşen bir ilişkinin çözülüşü de şiddeti gerektirdiğinden proletarya ve burjuvazi arasındaki mücadele de zorunlu olarak siyasi mücadeleyi, yani sınıf mücadelesini gerektirmiştir.  

Neden zorunludur? Çünkü burjuva sınıfın kurduğu sömürü sistemi, sömürülenlerin rızasını içeren bir kuruluş değildir. Sistemi korumak ve sürdürmek zor araçlarıyla yapıldığından, sömürülen sınıflar da ancak örgütlenmiş sınıf zoruyla sömürüden ve zor yoluyla yönetilenler konumundan kurtulabilirler.  Yani ezen ve ezilen ilişkisi, ortak bir uzlaşmayla her iki sınıfın yararına ve her ikisinin de gönüllülükle buluştukları bir “konum eşitlenmesine” olanak vermediği için, her iki sınıfı bir arada tutan çelişki de uzlaşmaz niteliktedir. 

Uzlaşmaz çelişkiler, çelişmenin bir yönünün diğerinden kurtulmasını koşullayan çelişkilerdir. Bu tür çelişkili birliğin gelişme yönü, mevcut durumu nitel olarak değişmeye zorlar. Çelişmede bastırılan ve yok sayılan yön, gerçekte yok olmadığı için kendi varlığını ortaya koymaya koşullanmıştır. Dolayısıyla bu iki sınıf arasındaki çelişmeyi çözecek yöntem sınıf mücadelesini gerektirdiğinden, sınıf mücadelesi de en özlü içeriğiyle ezilen sınıfların ezen sınıflara karşı özgürlüğünü elde etmek olduğundan, mücadelenin yolu ve araçları da kapitalist sistemi alaşağı edecek şekilde tanımlanır ve kullanılır. Biz buna devrim diyoruz ve onu meydana getirecek güce de sınıf zoru diyoruz.

İkinci kategorideki birliklerde durum tam tersidir. Bu da aslında her şeyin özü olan çelişkinin kendini tamamlaması ya da doğrulamasıdır. Yani çelişki de işlevsel olarak çelişkin niteliktedir. O her şeyde şeyin varlığının sebebiyken, şeylerdeki işlevini de kendi çelişkin niteliğine uygun olarak gerçekleştirir. Bir şeyde o ‘şeyi’ bölmek işleviyle görev yaparken, başka bir şeyde de o ‘şeyin’ birliğini korumak ve geliştirmek işleviyle iş görür. Çelişmeli birlik oluşturan proletarya ve burjuvazi arasında ezilenin ezenden kopması ve onu aşması yönünde işlev görürken, burjuvazinin sömürüsü ve baskısı altındaki proletarya ve müttefiklerini birbirlerine yakınlaştırmak, birliğini oluşturmak, geliştirmek ve kendi konumlarını aşacak güce erişmeleri işleviyle devinir. Çelişkinin bu işlevi en net proletarya ve ezilenlerin örgüt birliğinde ortaya çıkar. Çelişkinin her şeyde tekdüze bir işlev görmediğini, bir çelişme hali olarak şeylerde gördüğü işlevin de şeylerin niteliğine uygun çelişmeyle işlevlendiğinin fark edilmesinden sonradır ki, çelişmenin ezen ve ezilen arasında gördüğü işlevin aksine, devrimci birliklerde, yani komünist parti ve örgütlerde partinin gelişme, ilerleme ve çelikleşme dinamosu olduğu kabul görürken, bu niteliğiyle onun komünist ve devrimci örgütteki işlevi “iki çizgi mücadelesi” olarak tanımlandı.

Başka bir ifade ile durumun bir cümlelik özeti yapılırsa, çelişkinin işlevsel farkını kıyaslamada daha rahat görürüz. Her ikisi de çelişmeyle var olan “Birlik”ler olduğu halde birindeki, yani burjuvazi ve proletarya arasındaki, (ezenle ezilen arasındaki, sömüren ve sömürülen arasındaki) mücadeleyi sınıf mücadelesi olarak tanımlıyor ve bu mücadelede biçimini  ve araçlarını siyasi araçlar olarak benimsiyorken, ikinci “Birlik” türü olan devrimci ve komünist parti ve örgütlerde bu mücadeleyi “iki çizgi mücadelesi” olarak  tanımlayıp, bu mücadelenin sürdürülüş biçiminin  ise ideolojik olduğunu söylemekle, tartışma gerektirmeyecek bir açıklıkla her iki birlikteki  çelişkinin işlevsel olarak birbirine ters orantılı görevler gördüğünü de söylemiş oluyoruz.

 (Devam edecek)



More in Makale