
Tuncay Özdemir/İsviçre
13 Aralık Cumartesi günü Bern’deki Bundesplatz’da yüzlerce kişi, sosyal hizmetlerden eğitime, konuttan sağlığa uzanan kesintilere karşı itirazlarını dile getirmek için bir araya geldi. Kemer sıkma politikalarına karşı düzenlenen miting, İsviçre’de giderek derinleşen sosyal adaletsizlik tartışmasını yeniden gündeme taşıdı.
POP gençliğinin (Jeunes POP Suisse) çağrısıyla kurulan koalisyon tarafından örgütlenen eylemin düzenleyicileri arasında yer alan PangeaKolektif, kemer sıkma politikalarının göçmenleri, yoksulları ve emekçileri nasıl ortak bir güvencesizlik sürecine sürüklediğine dikkat çekti.

Bu eylemin örgütleyicilerinden PangeaKolektif üyesi Özgür Türk ile kemer sıkma politikalarının sınıfsal ve toplumsal sonuçlarını, artan askeri harcamalar karşısında sosyal alanların neden hedef alındığını ve bu itirazın göçmenler ile yerli emekçiler arasında nasıl ortak bir mücadele zemini yarattığını konuştuk.
PangeaKolektif bu mitingin düzenleyicileri arasında yer aldı. Bu kararı alırken sizler açısından hangi öncelikler belirleyici oldu?
Özgür Türk: PangeaKolektif olarak bu mitingin örgütlenmesinde yer almamızın temel nedeni, kemer sıkma politikalarının yalnızca teknik bir bütçe meselesi değil; doğrudan sınıfsal ve politik bir tercih olmasıdır. Kemer sıkma (austérité) tartışması salt bir “bütçe” tartışması değildir. Bu, hangi yaşamların korunacağına, hangi harcamaların önceliklendirileceğine ve kimin güvenliğinin devre dışı bırakılacağına dair bir tercihler bütünüdür. Söz konusu tercihler ekonomik olduğu kadar politik ve ideolojik sonuçlar da doğurur: sosyal hakların daraltılması, hak arama imkânlarının zayıflatılması ve kitlesel yoksullaşmanın normalleştirilmesi. (Tasarruf hedefleri 4–5 milyar CHF)
İsviçre hükümetinin önümüzdeki yıllar için planladığı milyarlarca franklık kesintiler; sosyal yardımlardan eğitime, barınmadan sağlık hizmetlerine kadar toplumun en kırılgan kesimlerini hedef almaktadır. Göçmenler ve mülteciler olarak bu politikaların ilk ve en sert sonuçlarını yaşıyoruz. Ancak bu saldırı yalnızca bize yönelmiyor; İsviçre’de yaşayan tüm emekçileri, düşük gelirli haneleri, öğrencileri ve sosyal hizmet alanında çalışanları da doğrudan etkiliyor. Bu nedenle bu mitingi “göçmenlerin meselesi” olarak değil, ortak bir sınıfsal mücadele alanı olarak gördük ve koalisyonun parçası olduk.
İsviçre hükümetinin kemer sıkma politikalarının toplumsal etkilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Özgür Türk: Bugün İsviçre’de yoksulluk derinleşiyor. Resmî verilere göre nüfusun yaklaşık %8’i yoksulluk sınırının altında yaşıyor; bu oran göçmen kökenliler arasında %15’in üzerine çıkıyor. Aynı zamanda “çalışan yoksullar”ın sayısı artıyor. İnsanlar tam zamanlı çalışmasına rağmen geçinemiyor. Konut krizi bunun en somut örneklerinden biri. Büyük şehirlerde kiralar son on yılda %20–30 oranında artarken, maaşlar aynı hızda yükselmedi. Sosyal konut yatırımları zaten yetersizken, şimdi bu alandaki bütçelerin de kesilmesi gündemde. Bu durum yalnızca mültecilerin değil, İsviçreli emekçilerin de barınma hakkını doğrudan tehdit ediyor. Kemer sıkma politikaları yoksulluğu azaltmak yerine kurumsallaştırıyor. Sosyal devletin geri çekilmesi, insanları daha güvencesiz ve daha kırılgan hale getiriyor.
Somut örnekler vermek gerekirse;
● Organisation suisse d’aide aux réfugiés (OSAR) verilerine göre İsviçre’de bazı acil yardım ve kabul uygulamalarında günlük harçlıklar son derece düşük seviyelerde. Acil yardımlar kapsamında günde yaklaşık 5–8 İsviçre frangı gibi tutarlar bildiriliyor ve bu uygulamalar asgari yaşam koşullarını dahi zorlamakta. Bu harçlıkların ve bakım hizmetlerinin daha da daraltılması, kamplarda ve federal kabul merkezlerinde yaşayan mültecilerin yaşam koşullarını ciddi biçimde kötüleştirir; bu durum doğrudan hayat kalitesini ve sağlık durumunu etkiler.
● LIVES ve akademik çalışmalar, göçmen ve mülteci grupların çoğunlukla düşük vasıflı, güvencesiz ve geçici işlerde çalıştığını; gelir istikrarlarının zayıf olduğunu ortaya koyuyor. Sosyal yardımların ve geçiş imkânlarının kısıtlanması bu grupların yoksullaşma riskini hızla artırırken, çalışma koşullarının kötüleşmesi yerel ücretler üzerinde aşağı yönlü bir baskı yaratıyor. Bu süreçten hem göçmenler hem de yerli düşük ücretli emekçiler zarar görüyor.
(https://centre-lives.ch/sites/default/files/Policy_Brief_Lives18_EN.pdf)
● Sağlık hizmetlerine erişim açısından göçmen ve sığınmacılar hâlihazırda sınırlı imkânlara sahip. Primler, katkı payları ya da hizmet kesintileri hem kabul merkezlerinde yaşayanları hem de yoksul yerli haneleri acil sağlık hizmetlerinden mahrum bırakma riski taşıyor. Uzun vadeli zihinsel sağlık sorunlarının –örneğin travmanın– tedavi edilmemesi, toplumsal maliyetleri artırıyor ve entegrasyonu daha da zorlaştırıyor. (AIDA / Asylum Information Database; LIVES)
● Resmî veriler, 2023 yılında İsviçre’de nüfusun %8,1’inin (yaklaşık 708 bin kişi) yoksulluk sınırında yaşadığını gösteriyor. Bu grubun içinde yaklaşık 200 bin kişi “çalışan yoksul” konumunda. Bu tablo, “çalışmak güvencedir” varsayımının geçerliliğini yitirdiğini; çalışmanın yoksunluktan korumadığını açık biçimde ortaya koyuyor. Sosyal desteklerin kesilmesi hâlinde çalışan ailelerin yoksullaşması hızlanacak; borçlanma, ödeyememe, ev tahliyeleri ve iflaslar artacaktır.
● Konut alanında 2023 yılında kiralık konut ilanlarında ortalama %4,7 oranında artış kaydedildi. OFL ve FSO raporları, düşük gelirli hanelerin kira yükünün giderek arttığını ve önümüzdeki yıllarda yıllık %3–5 bandında artışların süreceğini ortaya koyuyor. Bu durum özellikle büyük şehirlerde barınma krizini daha da derinleştiriyor.
İsviçre’de sosyal alandaki kesintiler en başta göçmenleri ve mültecileri vurmakla birlikte, tüm emekçi kesimleri doğrudan etkiliyor. Kabul merkezlerinde ve acil yardım kapsamında yaşayan mülteciler hâlihazırda insan onuruna yakışmayan koşullarda yaşamaya zorlanıyor; bu alandaki her yeni kesinti barınma, beslenme ve sağlık koşullarını daha da kötüleştiriyor. Aynı zamanda akademik araştırmalar, sosyal desteklerin daraltılmasının hem göçmenlerin yoksullaşmasını hızlandırdığını hem de yerli emekçilerin ücretleri üzerinde aşağı yönlü baskı yarattığını gösteriyor. Sağlık, eğitim bursları, sosyal yardımlar ve konut desteklerinde yapılacak kesintiler ise çalışan yoksulların sayısını artırıyor, gençlerin eğitimden kopmasına ve kamu hizmetlerinin niteliğinin düşmesine yol açıyor. Bu tablo, kemer sıkma politikalarının İsviçre’de yaşayan tüm emekçi ve yoksul kesimleri yapısal bir güvencesizliğe sürüklediğini açık biçimde ortaya koyuyor.
Artan askeri harcamalar ve sosyal kesintilerin birlikte yürütülmesini nasıl yorumluyorsunuz?
Özgür Türk: Bu durum açık bir politik tercihtir. İsviçre son yıllarda savunma bütçesini istikrarlı biçimde artırmakta, askeri harcamalarını milyarlarca frank düzeyinde büyütmektedir. Aynı zamanda yüz milyonlarca franklık silah ihracatı gerçekleştirilmektedir. Yani savaş, silahlanma ve sınırların askerileştirilmesi için kaynak bulunabilirken, sosyal hizmetlerde “tasarruf” gerekçesiyle kesintilere gidilmektedir. Bu tablo bize şunu gösteriyor: Sorun kaynak eksikliği değil, kaynakların kim için ve hangi amaçlarla kullanıldığıdır. Devlet; silahlanmaya, sınırların askerileştirilmesine ve Frontex gibi yapılar üzerinden göçün bastırılmasına bütçe ayırırken, yoksullara, yaşlılara, çocuklara ve engellilere “para yok” demektedir. Bu tercih aynı zamanda dünyadaki savaşları, yerinden edilmeleri ve zorunlu göçü besleyen bir döngünün parçasıdır. Ardından ortaya çıkan göç hareketleri üzerinden kriz derinleştirilmekte; göçmenler hedef gösterilerek yaşanan sosyal ve ekonomik sorunların faturası bir kez daha göçmenlere ve yoksullara kesilmektedir.
Mitingde dile getirilen taleplerin, göçmen ve yerli toplum kesimleri arasında ortak bir zemin oluşturduğunu düşünüyor musunuz?
Özgür Türk: Geniş kitlelere ulaştığımızı söylemek henüz mümkün değil; bu açıdan daha fazla çalışmamız gerektiğinin farkındayız. Ancak dile getirilen talepler, tam da bu ortak zemini yaratmayı hedefleyen taleplerdi. Doğru bir yerden söylem ürettiğimizi ve gerçekçi talepleri dile getirdiğimizi düşünüyoruz. Bu mitingin en önemli yönlerinden biri, taleplerin yalnızca göçmenlere ya da yalnızca yerli halka hitap etmemesiydi. Öne çıkan talepler son derece somut ve ortaktı: barınma, sağlık, eğitim ve insanca yaşam. Bunlar pasaportlara ya da oturum statülerine göre tanımlanabilecek haklar değil. Sistem, bilinçli biçimde göçmenleri hedef göstererek yerli emekçilerin öfkesini yanlış bir yöne kanalize etmeye çalışıyor. Oysa gerçek çok açık: Ücretleri düşüren göçmenler değil; güvencesiz çalışma koşulları ve sermayenin kâr hırsıdır. Göçmen emeği hem yoğun biçimde sömürülüyor hem de bu sömürü yerli işçilere karşı bir baskı aracı olarak kullanılıyor. Bu miting, “bizi bölenlere karşı birlikte durabiliriz” fikrini güçlendiren önemli bir adım oldu.
İsviçre’de azınsanmayacak ölçüde Türkiyeli göçmen yaşıyor. Bu göçmen kitlesinin yaşadıkları ülkenin hak ve özgürlükler mücadelesine bakış açısını ve katılım düzeyini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Özgür Türk: Türkiyeli göçmenler olarak ülkemizde yaşanan siyasal baskılar, ekonomik krizler ve hak ihlalleri nedeniyle genellikle güçlü bir politik hafızaya sahibiz. Ancak İsviçre’deki mücadelelere katılım; zorunlu mültecilik ve göçmenlik koşullarının kıskacında yaşanan psikolojik ve fiziki yıpranma, politik mücadeleyi zihinlerde geçmişe ait anılar gibi görme ya da sistem karşıtı mücadelenin ülkemiz sınırlarının içine hapsedildiğine dair yanlış algının hâlâ kırılmamış olması nedeniyle sınırlı kalabiliyor. Buna ek olarak çoğu zaman dil bariyeri, güvencesiz çalışma koşulları ve örgütsüzlük gibi, üzerinde ayrıca uzun uzun tartışmamızı gerektiren birçok faktör de bu durumu derinleştiriyor. Buna rağmen özellikle genç kuşaklar arasında yaşadıkları ülkedeki sosyal ve siyasal mücadelelere daha fazla ilgi ve katılım görüyoruz. PangeaKolektif olarak bizim hedefimiz, bu potansiyeli güçlendirmek; göçmenlerin sadece “mağdur” değil, bu toplumun aktif politik öznesi olmasını sağlamak.
Bu taleplerin hayata geçirilmesi için nasıl bir toplumsal ve siyasal strateji öneriyorsunuz?
Özgür Türk: Öncelikle bu tür eylemleri tek seferlik çıkışlar olarak görmemek gerekiyor. Kemer sıkma politikalarına karşı mücadele uzun soluklu ve süreklilik gerektiriyor. Farklı toplumsal kesimleri bir araya getiren koalisyonların güçlendirilmesi, ortak talepler etrafında kalıcı bağlar kurulması önemli. Aynı zamanda sendikalar, öğrenci hareketleri, göçmen örgütleri ve sosyal hareketler arasında daha güçlü bir koordinasyon sağlanmalı. Yerel düzeyde başlayan mücadelelerin ulusal ölçekte bir kampanyaya dönüşmesi, siyasi baskı yaratmanın en etkili yollarından biridir. Parçalı mücadelelerle sonuç almak mümkün değil. Sendikalar, göçmen örgütleri, sosyalist yapılar, çevre hareketleri ve akademisyenler arasında kalıcı bir mücadele hattı örülmeli. Kemer sıkma politikalarına karşı mücadele yalnızca bir savunma hattı olmamalı; servet vergisi, silahlanmaya ayrılan bütçenin sosyal alanlara aktarılması ve kamusal hizmetlerin güçlendirilmesi gibi taleplerle ileri taşınmalı. Bu doğrultuda bir program çıkarılmalı.
Bu mücadelede dayanışma ağları nasıl güçlendirilebilir?
Özgür Türk: Dayanışma, yalnızca kriz anlarında değil, sürekli bir örgütlenme biçimi hâline gelmeli. Dayanışma ağlarının güçlenmesi için öncelikle birbirimizi dinlemeye ve ortak sorunları görünür kılmaya ihtiyacımız var. Göçmenlerin yaşadığı sorunlar ile yerli emekçilerin yaşadığı sorunlar arasında bağ kurmak, bu ağların en önemli ayağını oluşturuyor. Ayrıca bilginin paylaşılması, hukuki destek mekanizmalarının oluşturulması ve yerel inisiyatiflerin desteklenmesi de dayanışmayı somutlaştırabilir. Dayanışma soyut bir kavram değil; günlük hayatın içinde, birlikte mücadele ederek büyüyebilir.
Ortak kampanyalar, mahalle çalışmaları, çok dilli bilgilendirme faaliyetleri ve ortak eylemler bu ağları güçlendirebilir. Göçmenlerin yalnızca “yardım alan” değil, mücadele eden bir özne olarak görülmesi çok önemli. Bütün dezavantajlı toplumsal kesimlerin bir araya geldiği çatı örgütlerinin ya da dayanışma ağlarının nasıl kurulacağı üzerine tartışmaya ihtiyacımız olduğu açık.
Benim sorularım bitti, sizin son olarak eklemek istediğiniz birşey var mı?
Özgür Türk: Şunu özellikle vurgulamak isterim: Bugün karşı karşıya olduğumuz kemer sıkma politikaları yalnızca ekonomik bir mesele değil. Aynı zamanda demokratik haklarımızı, özgürlüklerimizi ve toplumsal dayanışmayı tehdit eden bir süreçten geçiyoruz. Irkçı ve otoriter söylemlerin güçlendiği, sağ popülist partilerin etkisini artırdığı bir dönemde bu politikalara karşı sessiz kalmak, yarın çok daha ağır bedeller ödemek anlamına gelir. Bu nedenle bu mücadeleyi büyütmek, farklı kesimleri bir araya getirmek ve ortak bir gelecek için dayanışmayı ve solu güçlendirmek zorundayız.
Son olarak, bu mecradan sesimizin daha çok göçmenlere, özellikle de bizim ülkemizden gelenlere ulaşacağını biliyorum. Başta göçmenlere, ardından da İsviçre’de yaşayan yerli halka seslenmek istiyorum. Zorunlu olarak göç etmiş olsak da artık bu ülkede yaşıyoruz ve burada alınan her siyasi karar bizi doğrudan ilgilendiriyor. Üstelik çoğu zaman bu politikaların ilk ve en ağır sonuçlarını göçmenler ve mülteciler yaşıyor. Bugün mülteci geri göndermeleri, kabul merkezlerindeki kısıtlamalar, Frontex’in güçlendirilmesi ya da göçün sınırlar dışında tutulması için başka ülkelerde kamplar kurulması; kemer sıkma politikalarından ve emperyalist savaşlardan bağımsız değil. Yaşadığımız bu ülkede politikaları, hatta Avrupa’daki ve dünyadaki gelişmeleri yakından takip ederek mücadeleye katılmak ve örgütlenmek bir tercih değil, zorunluluktur. Politik olduğunu iddia edenler özellikle bu gerçeğin farkında olmalıdır. Mücadelenin Türkiye ve Kürdistan ile sınırlı olmadığını, bulunduğumuz her yerden emperyalist-kapitalist sisteme karşı mücadele edebileceğimizi bilincine sahip olmalıyız.
Orta Doğu’da, Afrika’da, Asya’da ve dünyanın birçok bölgesinde emperyalistlerin yarattığı savaşlar, yıkımlar ve krizler milyonlarca insanı yerinden ediyor. Ardından bu göç, yoksullaşmanın bahanesi hâline getiriliyor ve ilk hedefe göçmenler konuluyor. Oysa bizi yoksullaştıran göçmenler değil, kapitalist sistemdir. Aynı sistem, göçmenleri ucuz emek gücü olarak sömürürken, yerli emekçilerin ücretlerini baskılamak ve işsizlik korkusunu büyütmek için de bunu bir araç olarak kullanıyor. Böylece yoksulları birbirine düşürerek gerçek sorumluları gizliyor. Bu nedenle çıkarlarımız ortaktır. İster göçmen ister yerli olalım, hepimiz aynı güvencesizliğe, aynı hayat pahalılığına ve aynı sosyal hak kayıplarına maruz kalıyoruz. İnsanca, adil ve onurlu bir yaşam için birbirimize karşı değil, yan yana durarak ortak bir mücadele yürütmek zorundayız. Koalisyon olarak çalışmalarımızı genişleterek sürdüreceğiz. Şubat ayında Zürih’te yeni bir eylem örgütlemeyi planlıyoruz. Tüm örgütleri, sendikaları ve bireyleri bu mücadele hattının parçası olmaya çağırıyoruz. Çünkü kemer sıkma politikaları hepimizi yoksullaştırıyor; buna karşı durmanın tek yolu birleşik, dayanışmacı ve politik bir mücadeledir.
Çalışmalarınızda başarılar diliyorum.
Özgür Türk: Aynı şekilde ben de size çalışmalarınızda başarılar diliyorum ve röportajla sesimizi duyurduğunuz için teşekkür ediyoruz.







