
Zeynep Hayır/Almanya
26 Şubat 2026 tarihinde Köln İdare Mahkemesi tarafından verilen karar Almanya siyasetinde uzun süredir devam eden tartışmayı yeniden ülke gündeminin merkezine taşıdı. Mahkeme Federal Anayasayı Koruma Teşkilatı tarafından Almanya için Alternatif Partisi’nin kesin aşırı sağcı olarak sınıflandırılması için mevcut delillerin yeterli olmadığına hükmetti. Verilen karar nihai bir yargı anlamı taşımıyor. Süreç ana dava kapsamında devam ediyor. Buna rağmen kararın siyasal etkisi Almanya sınırlarını aşan bir tartışmayı tetikledi.
Mahkeme açıklamasında Anayasayı Koruma Teşkilatı tarafından sunulan yaklaşık yedi bin belge incelendiği halde partinin bütününün anayasal düzeni ortadan kaldırmaya yönelik kesin bir yapı olarak tanımlanması için gerekli hukuki eşiklerin henüz oluşmadığı belirtildi. Böylece devlet kurumlarının parti hakkında kullanabileceği en ağır tanımlama geçici olarak sınırlandırılmış oldu.
Bu karar kamuoyunda güçlü bir gerilim yarattı. Çünkü Alman toplumunun önemli bir bölümü uzun süredir AfD’nin göç politikaları ve kimlik anlayışı nedeniyle aşırı sağcı ve dışlayıcı bir siyasi çizgi izlediğini düşünmektedir. Hukuki değerlendirme ile toplumsal kanaat arasındaki bu fark Almanya’daki tartışmanın merkezini oluşturuyor.
Bugünkü tabloyu anlamak için süreci iki yıl geriye götürmek gerekiyor. 10 Ocak 2024 tarihinde araştırmacı gazetecilik ağı Correctiv tarafından Potsdam yakınlarında gerçekleştirilen gizli bir toplantı kamuoyuna duyuruldu. Toplantıya AfD çevresinden siyasetçilerin ve aşırı sağ aktivistlerin katıldığı ortaya çıktı. Görüşmelerde Remigration olarak adlandırılan ve göçmen kökenli insanların kitlesel biçimde ülkeden gönderilmesini içeren fikirlerin tartışıldığı iddiaları Almanya genelinde büyük bir toplumsal tepkiye yol açtı.
Ocak ve Şubat 2024 boyunca Berlin Hamburg Köln Münih Leipzig ve çok sayıda kentte düzenlenen protestolara üç milyondan fazla insan katıldı. Bu gösteriler Almanya’nın yeniden birleşmesinden bu yana gerçekleşen en büyük demokratik kitlesel mobilizasyonlardan biri olarak kayda geçti. Sokaklara çıkan yüz binlerce insan aşırı sağ siyasetin normalleşmesine karşı açık bir toplumsal sınır çizdi.
Protestoların ardından 2024 yılı boyunca çok sayıda sivil girişim tarafından AfD hakkında parti kapatma sürecinin başlatılması talebiyle imza kampanyaları düzenlendi. Çevrim içi ve fiziksel kampanyalarda yüz binleri aşan imzalar toplandı ve sayı kısa sürede milyonlara yaklaşan bir toplumsal destek atmosferi yarattı. Federal Meclis içinde de parti yasağı tartışmaları yoğun biçimde gündeme geldi.
Ancak Alman anayasal sistemi toplumsal talepler ile hukuki süreçleri bilinçli biçimde birbirinden ayırmaktadır. Aslında mahkemeler AfD tartışmasına ilk kez 2026 yılında müdahil olmadı. 8 Mart 2022 tarihinde Köln İdare Mahkemesi AfD’nin aşırı sağ şüphesi taşıyan oluşum olarak izlenmesini hukuka uygun bulmuştu. Mahkeme kararında parti içinde etnik temelli halk anlayışı ve anayasal eşitlik ilkesiyle çelişen söylemlerin bulunduğu tespit edilmişti. Bu karar 13 Mayıs 2024 tarihinde Kuzey Ren Vestfalya Yüksek İdare Mahkemesi tarafından da onandı.
Böylece devletin partiyi istihbarat gözetimi altında tutması hukuken meşru kabul edildi. Ancak Alman hukukunda bir partinin izlenmesi onun kesin aşırı sağcı ilan edilmesi anlamına gelmemektedir. Bir siyasi partinin kapatılması yalnızca radikal söylemlerle değil demokratik düzeni fiilen ortadan kaldırabilecek kapasitenin kanıtlanmasıyla mümkündür. Bu yüksek eşik Almanya’nın tarihsel deneyimlerinin sonucudur.
2024 yılında yükselen toplumsal baskıya rağmen federal hükümet ve anayasa hukukçularının önemli bir bölümü parti yasağı başvurusunun risklerine dikkat çekti. Olası bir kapatma davasının başarısızlıkla sonuçlanması halinde AfD’nin siyasi olarak güçlenebileceği ve kendisini devlet tarafından bastırılan bir muhalefet olarak sunabileceği değerlendirildi. Bu nedenle siyasi süreç bilinçli biçimde yavaş ilerledi.
26 Şubat 2026 tarihli Köln kararı bu uzun tartışmanın ortasında geldi. Mahkeme AfD içinde aşırı sağ eğilimlerin bulunabileceğini reddetmedi. Ancak partinin bütününün anayasal düzeni ortadan kaldırmaya yönelik kesin bir proje taşıdığı iddiasının mevcut dosya kapsamında yeterince kanıtlanmadığını belirtti.
Ortaya çıkan tablo Almanya açısından dikkat çekici bir çelişkiyi gösteriyor. Milyonlarca insanın sokaklara çıkarak karşı çıktığı bir parti demokratik sistem içinde varlığını sürdürürken hukuk devleti siyasi değerlendirmelerden bağımsız biçimde yüksek kanıt standardını korumaya devam ediyor.
AfD tartışması yalnızca Almanya’ya özgü değildir. 2008 finans krizinden sonra derinleşen ekonomik güvencesizlik göç hareketleri savaşlar ve temsil krizleri birçok ülkede benzer siyasal sonuçlar üretmiştir. Avrupa ve Batı dünyasında milliyetçi ve sağ popülist hareketlerin eş zamanlı yükselişi liberal demokratik sistemlerin yeni bir sınavdan geçtiğini göstermektedir.
Bugün Almanya’da gelinen noktada AfD yasaklanmış değildir. Parti izlenmeye devam etmektedir. Nihai yargı süreci tamamlanmamıştır. Buna karşılık toplumsal muhalefet güçlü biçimde varlığını korumaktadır. Tartışma artık yalnızca bir partinin geleceği değil demokrasinin kendisini tehdit olarak gördüğü siyasi hareketlerle nasıl başa çıkacağı sorusuna dönüşmüştür.
Almanya’nın önünde duran temel mesele demokratik düzenin korunmasının yasaklar yoluyla mı yoksa siyasi rekabet içinde mi sağlanacağı sorusudur. Bu sorunun verilecek yanıtı yalnız Almanya’nın değil günümüz dünyasında demokratik sistemlerin geleceğini de belirleyecek niteliktedir.







