
“Yeşil kuşak projesi” Soğuk Savaş yıllarında ABD’nin Sovyetlere karşı geliştirip başvurduğu bir savaş stratejisiydi. Bu konseptle ABD kısa, orta ve uzun vadeli planları hedefleyen birçok projesi yürürlükteydi. Tüm bunlar bir savaş gerçeğine göre yürütülüyordu. Bu savaş stratejisi özelde dönemin Sovyetlerine ve genelde de İslami ve İslam dışı coğrafyalardaki dünya sosyalist hareketinin tavsiyesine yönelikti. Bu güçler NATO’nun kuruluş tarihinden (1949) ve Berlin duvarının yıkılmasına kadar (Ağustos 1989) olan süreçte “Yeşil kuşak” olarak Batı emperyalist güçlerinin denetim ve desteğiyle hep varlık gücünü sürdüregelmiştir.
ABD, bu proje ile bir yandan Sovyetleri askeri, ekonomik ve ideolojik olarak önüne set çekip uluslararası alanda etkisiz kılmak isterken diğer yanda da Sovyetlerin sıcak denizlere inmesini engellenmek istemiş ve bu politikanın ekseninde birleşen müttefik ve işbirlikçilerini verilen savaşta birleştirerek savaşa ortak etmiştir. Aynı savaş konsepti sadece Sovyetlerle sınırlı kalmamış, bunu bütün “yeşil”ler ülkesinde ve ABD’ye müttefik olan diğer birçok ülkelerde de bir sosyalizm karşıtı savaş olarak iktidarların baskısıyla karşı karşıya kalmıştır.Tüm bu yaptırımlarla ABD ve Batı ittifakı – “Yeşil kuşak” ve diğer müttefikleri azami düzeyde desteklemiş. Sonuç olarakda onları askeri, ekonomik, politik, kültürel ve dini alanlarda ABD çıkarlarına uygun harmanlarken – oların çok yönlü bağımlı kalmalarını sağlamıştır. Dolayısıyla, ABD için ancak böyle bir ilişki bütünü üzerinde kurulan denklemle müttefiklik anlam bulmuştur. Bu anlayış önemli ölçüde başarılı oldu da.
Denilebilinir ki, Afganistan işgali (1979-1989) tüm “yeşil” güçlerin Afganistan’da bütünleşmesine neden olurken, Sovyet Rusların yenilmesine de orta ve uzun vadeli savaş dönemi sonucu sözkonusu bitiş sürecini hazırlamıştır. Tüm bu yaptırımlar “yeşil” projesiyle Amerikan yaşam tarzı (sosyal, politik, kültürel ve din faktörü vb. gibi ön planda tutar) ile parallel yürütülmüştür. Sovyet karşıtı ilişki ve faaliyetler daha etkin üst düzeye taşınarak operasyon katliam vs’lerle geçtiği bir süreçtir. “Yeşil kuşak projesi” bu gelişmelerin ve çatışmaların ana gövdesini oluşturmuştur.
Baştan itibaren Müslüman kitlenin bu projeye aktarılması ve de kullandırılması gerekiyordu. Projenin önemli ayağı olan Türkiye ve Pakistan yapılan darbelerle (CIA güdümlü) rejim açısında sorunsuz ve arzu edilen sonuçlarla yürütülmüştür. Her darbe döneminde ezilen, işkenceye maruz kalan, hapishanelere atılan ve katledilenler devrimci ve anti-emperyalist güçler olmuştur. Ülke yöneticileri için böyle bir siyaset tarzı ve yaptırımlar,“ülke savunması”olarak hep gündemde tutulmuş giderekten emperyalist güçlerden aldıkları karnenotu ile bağlılıklarını fazlasıyla ve dönemsel olarak beyan etmişlerdir.
ABD karşıtı İran İslam Devrimi (1979) “Yeşil kuşak” serüvenini daha da hızlandırarak, emperyalist güçlerin müdahale bölgelerine ilişkin tavrını çok üst seviyelere taşımıştır. ABD, Ortadoğu’daki Humeyni rejiminin diğer bölge ülkelerindeki Şii nüfusu üzerindeki etkisini bir tehdit unsuru olarak görmüş ve ülkeyi birçok yaptırımlarla birlikte yakın takibe almıştır. Bu dönemde “yeşil projesi” ABD için daha da önem arz eder olur. Tüm bu gelişmeler ekseninde Sünni ittifaklar olduğundan fazla önem arz eder ve ön plana çıkar. İslam coğrafyasında bir karşılığı olmayan bu ittifak ve işbirliği, bölge halklarının emperyalist güçlere olan bağımlılığını daha da pekiştirir olmuştur. İsrail devletinin varlığı ve halkının güvenliği her dönem ABD ve Batı için bir önem arz etmiştir. Dolayısıyla emperyalist güçlerin Ortadoğu politikası İsrail’i bir bütün olarak gözeterek adımlar atılmıştır. İster askeri, politik olsun, ister ekonomik ve petrol satımı olsun. Bu doğrultuda Ortadoğu yönetimlerinin dizaynı işgalci güçlerin bir olmazsa olmazı olurken, öz yönetim iradesi elinden alınmış ve ‘yağmur duasına’ çıkmış halde çaresiz bırakılmış bir bölge yönetimi, Ortadoğu’yu her düşündüğümüzde. Yeni İran rejimini tehdit görüp müttefiklerle süre gelen ekonomik ve askeri işbirliğini yapısal ve kalıcı bir bağımlık düzlemde özen gösterilmiştir. “Yeşil kuşak”, deyim yerindeyse bir “yeşil uşak” olarak görevine devam etmiştir. Tüm bunlar, yukarıda vurgulamaya çalıştığımız “uzun” vadeli planların somut sonuçları olsa gerek.
Bu “proje”nin Türkiye kolu kapalı kapılar ardından yürütülmek istenmiş olsada, bu, Turgut Őzal dönemindeki “açık” siyasal tercihle “yeşil”lere verdiği çok yönlü yoğun destekle daha da belirgin bir duruma gelmişti. (Turgut Őzal, 12 Eylül 1980 – 1982 ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı, 1983 – 187 Başbakan –ve 9 Kasım 1987 – 17 Nisan 1993 Cumhurbaşkanı.)
Őzal’la birlikte neo-liberalizmin iktisadi ve politik uygulamaları ülkenin adeta aynası olur duruma gelir. Bu uygulamanın özünde sermaye sınıfının kǎr hırsı güdüsünün ön planda olduğu, sermaye ve malların serbest dolaşımının engelsiz her yere -ve de sınırsız ulaşabileceği bütün engellerin ortadan kaldırıldığı ilişki biçimini öngörmektedir. Bu ilişkinin neden olduğu dolaşım bütünü içerisinde, emeğin sınırsız sömürüsünü, dünyanın doğal kaynaklarına kadar sınır tanımaz biçimde yok edilmesini bir iktisadi “yenileme” olarak görmektedir. Bu ekonomik üretim tarzı ülkelerin “yoksulluktan kurtulma” umudu olarak hep lanse edilirken, ülke rejimleri sermayenin baskısına boyun egerek neo-liberalizmin ısrarla hedef tahtasına oturtulmuştur.
Biçimsel de olsa Türkiye’de ki İslami yapıların anti-emperyalist yansıma ve vurgusu adım adım gündemden silinir ve yok olur. Giderekten ülke genelinde “yeşil”cilerin mücahit ve tarikatlar lobisi Cumhurbaşkanı Sarayı’na kadar taşınır bir resmiyet kazanır. Bu değişim ve dönüşüm ülke uluslararası düzeyde “yeşil”ler için bir çekim merkezi olur. Bu süreçte tüketim toplumuna dönüştürülen ülke insanı fikir üretemez hale getirildi. Yazılı ve görsel basın telafisi güç tahribatlara maruz kaldı. Paralelinde din ve dinci tarikatlar ülke siyasetindeki yönetimin ana gövdesini oluşturdular.
Bununla birlikte ülkenin toplumsal gerçeği seçim yapmaya zorlandırılırken, “yeşil’cilerin” ülke yönetimindeki baskıcı gücünü bir kez daha gözler önüne serdi. Milliyetçi, muhafazakar, islamcılar ve tarikatcılar ülke yönetimini devralmış ve ABD ile işbirliği ruhuna uygun bir ‘Amerikan yaşam tarzı’nın ülkeye damga vurduğu süreçtir. Ancak, devrimci ve anti-emperyalist güçlerin mücadele ve direnişi karşısında “yeşil”cilerin tüm baskılarına rağmen, amaçlarına ulaşamadılar ve de başaramadılar. Ülkeyi yönetenlerin baskı ve tehditlerine rağmen, ‘aynılar aynı yerde, ayrılar ayrı yerde’ kalarak bağımsız ve özgürlük mücadelesi kesintiye uğramadan bugünde devrimciler ve aydınlar aynı noktadalar…
A. Can Ataş









