Connect with us

Analiz

Nasır Çerkezyan yazdı | Yenilginin Sorumlusu Kim? Emperyalizm mi? Revizyonizm mi?

Emperyalizmin gerçek yenilgisi ne yalnızca kendi iç çelişkilerinden ne de gerici güçlerin direnişinden (Taliban veya İran’daki mollalar gibi) gelecektir. Nihai yenilgi, ancak uluslararası proletaryanın, devrimci partilerin önderliğinde, kapitalist sistemin kendisini yıkmak için vereceği bilinçli ve örgütlü mücadeleyle mümkün olacaktır.

“Emperyalizm, değişip gerçek bir kaplan ya da yarı gerçek-yarı sahte bir kaplana dönüşecek, sonunda da tümüyle sahte ya da kâğıttan bir kaplan hâline gelecektir. Bu, bir şeyin aksine dönüşmesi sürecidir. Bizim görevimiz, bu süreci hızlandırmaktır. İlgili sürecin sonuca ulaşmasından evvel belirli bir süre kaplan yaşayacak ve insanları ısırmaya devam edecektir. Bu nedenle, bizim kaplana darbe üstüne darbe indirmemiz ve boks sanatına belirli bir dikkat göstermemiz, bu konuda asla ihmalkâr olmamamız zorunludur.”

Mao Zedong

Emperyalizm bir “Kâğıttan Kaplan”mı? Yoksa yenilmez bir güç mü?

Emperyalizmin yenilmezliği ve devrimin parlamenter, evrimsel yollarla gerçekleşeceği yönündeki görüş, özellikle Nepal deneyimi ışığında, Marksist-Leninist-Maoist (MLM) devrim teorisi açısından kapsamlı bir eleştiriye ihtiyaç duymaktadır. Emperyalizmin stratejik olarak zayıflıklarını barındırdığını ve yenilmeye mahkûm olduğunu, bunun ise ancak bilinçli ve örgütlü bir proleter mücadelesiyle mümkün olacağını ifade etmeliyiz. Emperyalizmin yenilmezliğinin örneği olarak sık sık Nepal örneği verilmektedir. Tam tersine parlamenter yolun devrimi nihai zafere taşımak yerine, revizyonizme ve teslimiyete nasıl yol açtığını açıkça ortaya koymaktadır. Afganistan’dan emperyalizmin çekilmesi, İran-İsrail/ABD arsındaki gerilim, Suriye’nin özünde çelişki yaşadığı İslami gruplara teslim edilmesi, emperyalizmin kağıttan kaplan olduğunun bir göstergesidir.

Mao Zedong’un ünlü “kağıttan kaplan” tezi, emperyalizmin doğası hakkında temel bir gerçeği ortaya koyar: Emperyalizm aynı anda hem “gerçek bir kaplan” hem de “kağıttan bir kaplandır”. Taktiksel olarak, kısa vadede ve somut meselelerde emperyalizm ciddiye alınmalıdır; zira muazzam bir askeri, ekonomik ve teknolojik güce, hatta “nükleer dişlere” sahiptir. Afganistan’da 20 yıl süren işgal ve İran’a uygulanan felç edici yaptırımlar, emperyalizmin bu “gerçek kaplan” yönünü, yani yıkıcı kapasitesini somutlaştırmaktadır. Günümüzde emperyalizm, doğrudan işgallerin maliyetli olması nedeniyle vekalet savaşları, ekonomik savaş ve teknolojik hegemonya gibi daha dolaylı ancak daha az yıkıcı olmayan yöntemlere yönelmiştir. Bu, kaplanın daha az vahşi değil, daha kurnaz hale geldiğini gösterir.

Ancak stratejik olarak, uzun vadeli, tarihsel materyalist bir perspektiften bakıldığında emperyalizm yenilmeye mahkumdur. Emperyalizm, kitlelerden kopuktur, çözülemez çelişkilerle doludur ve “tarihin çöp sepetine” gitmeye yazgılıdır. Afganistan’dan ABD öncülüğündeki güçlerin kaotik bir şekilde çekilmesi, emperyalist projenin siyasi ve ideolojik iflasını temsil etmektedir. Kabil rejiminin yabancı birlikler çekilir çekilmez çökmesi, onun hiçbir toplumsal tabana sahip olmadığını ve “kâğıttan kaplan” doğasını (siyasi sürdürülemezlik, halkın desteğini kazanamama) sergilemiştir. Bu tür “yenilgiler”, emperyalizmin yakın bir çöküşünün işaretleri değil, derinleşen iç ve dış çelişkilerinin akut semptomlarıdır. Bunlar, emperyalist hırslardan vazgeçildiği anlamına gelmez; aksine, enerjilerini ve kaynaklarını Çin gibi birincil stratejik rakiplere karşı yoğunlaştırma amacını taşır.

Sonuç olarak, Mao’nun tezi eskimemiştir; diyalektik olarak anlaşıldığı takdirde her zamankinden daha geçerlidir. Lenin’in ifadesiyle emperyalizm “can çekişen kapitalizmdir” ancak ölüm döşeğindeki bu canavar, son çırpınışlarında son derece tehlikelidir. Emperyalizmin gerçek yenilgisi ne yalnızca kendi iç çelişkilerinden ne de gerici güçlerin direnişinden (Taliban veya İran’daki mollalar gibi) gelecektir. Nihai yenilgi, ancak uluslararası proletaryanın, devrimci partilerin önderliğinde, kapitalist sistemin kendisini yıkmak için vereceği bilinçli ve örgütlü mücadeleyle mümkün olacaktır.

Nepal Yenilgisi: Emperyalizmin gücü mü? Revizyonizmin ihaneti mi?

Uluslararası Maoist hareket içindeki bazı kesimlerde, Nepal’deki Halk Savaşı’nın yenilgisi bazen yanlış bir şekilde Emperyalizmin ezici gücüne bağlanmaktadır. Bu yaklaşım ve yorum kesin bir dille reddedilmelidir. Nepal’deki yenilginin temel nedeninin, Maoizmin kendisi veya emperyalizmin yenilmez askeri gücü değil, Nepal Komünist Partisi (Maoist) liderliğindeki sağ-oportünist revizyonizme bir kayış olduğunu açık ve nettir.

Bu, devrimin evrensel ilkelerinin “barışçıl”, parlamenter bir yol lehine terk edilmesiyle sonuçlanmıştır. Prachanda liderliği tarafından benimsenen “Prachanda Yolu” ve “21. Yüzyıl Demokrasisi” kavramları, proletarya diktatörlüğünün reddi ve burjuvaziyle iktidarı paylaşma, yani bir sınıf iş birliği teorisiydi. 2006 Kapsamlı Barış Anlaşması (KBA), taktiksel bir duraklama olarak değil, stratejik bir teslimiyet olarak değerlendirilmelidir. Halk Kurtuluş Ordusu’nun (HKO) gerici Nepal Ordusu içinde eritilmesi, silahların teslimi, üs bölgelerindeki halk hükümetlerinin dağıtılması ve feodal beylerden el konulan toprakların iadesi gibi eylemler, devrimin üç sihirli silahının (Parti, Ordu, Birleşik Cephe) tasfiyesini temsil etmiştir.

Vurgulanmalıdır ki, NKP(M) askeri olarak yenilmemiştir. Emperyalizmin (özellikle Hint yayılmacılığının “yumuşak polis” stratejisinin) rolü, doğrudan askeri bir yenilgi dayatmak yerine, “barış süreçleri” yoluyla siyasi olarak kendine katma ve etkisizleştirme olmuştur. Hindistan, monarşiyi desteklerken bile, asıl stratejisinin siyasi olarak kendine katma olduğunu göstermiştir. Delhi’de Maoistler ile parlamenter partiler arasında 12 maddelik anlaşmaya aracılık ederek süreci yönlendirmiş ve Maoistlerin devrimci bir güç olarak etkisiz hale getirilmesini sağlamıştır. Prachanda liderliği, Hindistan’ın arabuluculuğunu kabul ederek, anti-yayılmacı bir mücadeleye liderlik etmekten bir uydu devleti yönetmeye dönüşmüştür; bu, ders kitaplarına geçecek bir ulusal teslimiyet vakasıdır.

Dolayısıyla, Nepal deneyimi, emperyalizmin gücünün ötesinde, devrimci partinin içindeki ideolojik sapmaların ve revizyonizmin devrimin nihai zaferini nasıl sabote ettiğinin acı bir dersidir. Emperyalizm, doğru bir devrimci çizgiye sahip, kitlelerle bütünleşmiş bir partinin önderliğindeki halk savaşını askeri olarak yenmekte zorlanırken, iç ihanet ve uzlaşma yoluyla siyasi tasfiyeyi çok daha etkili bir araç olarak kullanabilmektedir. Amaç, proletarya ve ezilen kitleler için devlet iktidarını ele geçirmek olmalı ve eski devlet aygıtını sağlam bırakan herhangi bir “barış” veya “siyasi çözüm” bir aldatmaca ve teslimiyettir.

Kadro bilinci ve devrimci yolda kalma

Daha önceki yazıda “Her devrimci kurumun somut durum tahlilini gerçeğe ve bilime uygun yapması esastır. Somut durum beklentilerimizle oluşmaz” demiştik. Emperyalizm tahlilindeki hatalı yorumlamalar, devrimci kurumlarda kadro derinliğinin ve aynı düzeyde kadro bilincinin olmamasının sonucu çeşitli hatalı yaklaşımların “fikri hakimiyet” kurma tehlikesini barındırır. Uzun yıllar örgütlenme içinde kalmış kadroların örgütsel birikimi fazla olsa da, örgüt bilincinin zayıf, politik gelişimlerinin duraklamış olma olasılığı vardır. Asıl önemli olan, günceli yorumlama kabiliyetini artıracak sorumluluklar almak ve tarihsel muhasebelerden dersler çıkarmaktır.

Bilinç düzeyi ileri olan kadrolardaki temel çelişki ise, tasfiyeciliğin alıp başını gittiği süreçten etkilenmeleri ve herkesin “yelkenlerini indirip akıntıyla hareket etmesinin” sınıfsal ve devrimci bir zemininin olmadığının farkında olmama hatasına düşmeleri muhtemeldir. Esasta “Devrimcilik akıntıya karşı yelken açmaktır”. Reformist hareketler güçlü gibi görünse de, kodlarında bulunan sınıf uzlaşmacılığı ve kapitalist devletle direk hesaplaşmaya girmemeleri nedeniyle burjuvaziye ve ideolojisine karşı zayıf pozisyonda kalmaktadırlar. Bu, Nepal örneğinde görüldüğü gibi, parlamenter yolun aslında sınıf uzlaşmacılığına ve devrimin tasfiyesine yol açtığını göstermektedir.

Sonuç

Nepal ve Peru vakaları, devrimci partilerin içindeki sağ revizyonizm (Nepal) ve “sol” dogmatizm (Peru)* gibi ideolojik sapmaların sonuç itibarıyla diyalektik olarak birleştiğini ve devrimi tasfiye ettiğini göstermektedir. Her iki sapma da MLM’nin temel ilkelerini, özellikle kitle çizgisini ve birleşik cepheyi ihlal eder. Nepal’in liderliği, devrimi burjuvazi ve emperyalizmle bir “birleşik cephe” içinde eriterek, bağımsızlığını ve kitle tabanını feda etmiştir.

Emperyalizmin nihai yenilgisi, ancak uluslararası proletaryanın, devrimci partilerin önderliğinde, kapitalist sistemi yıkmak için vereceği bilinçli ve örgütlü mücadeleyle mümkündür. Parlamenter yol, emperyalizmin kendi çelişkilerini aşmasına hizmet eden ve devrimci mücadeleyi sistem içine hapseden bir yanılsamadır. Parti içinde hem sağ revizyonizme hem de “sol” dogmatizme karşı sürekli ideolojik mücadele yürütmek mutlak gerekliliktir. Amaç, proletarya ve ezilen kitleler için devlet iktidarını ele geçirmek olmalıdır ve eski devlet aygıtını sağlam bırakan herhangi bir “barış” veya “siyasi çözüm” bir aldatmaca ve teslimiyettir.



Şubat 2026
PSÇPCCP
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
232425262728 

More in Analiz