Connect with us

Makale

Seçimler Sonrası Halka Dayatılan Vahşi Sömürü ve Devrimci Mücadele Üzerine

Çare halkın yaralarına, halkla omuz omuza, faşizme karşı ihtilalci mücadeleyi adım adım ilerletmektir. Seçimler sürecinde verilen vaatlerin nasıl halkın aleyhine ters döndüğünü, zammın, zulmün, baskının, açlığın ve yoksulluğun katmerleşerek arttığını ve daha da artacağını bıkmadan usanmadan anlatarak, kitlelerde bir bilinç sıçraması yaratmanın ve örgütlü bir güce dönüştürmenin bütün ön koşulları mevcuttur.

Yoksul emekçi halkları aldatmanın en bilindik yolarından biri olan seçim oyunu nihayetinde bitti ve şimdi oyunu ikinci raundu başladı. Seçim sonrası süreci masaya yatırmadan önce, şu seçim oyununa dair birkaç cümle kuralım. Aslında hakim sınıflar arasındaki iktidar dalaşından başka bir anlam ifade etmemektedir seçim denen oyun. Ama hakim sınıflar, ezilen yoksul halkın başka mücadele arayışlarına girmemesi için, kitleleri de bu oyunlarına dahil ederler. Kitlelerin bu oyuna dahil edilmesinin birinci nedeni budur.

İkinci nedeni ise, bu oyun kitleler dahil edilmeden oynanamaz. Bir kaldıraç gereklidir bu oyunun oynanabilmesi için. Kitleler bu kaldıraç görevini görürler bu oyunda. Hangi hakim sınıf bu kaldıraç aracılığıyla yukarı kaldırılırsa o hükmet veya iktidar olur. Bu oyunda kitlelerin hiçbir zaman iktidar olma şansı yoktur. Ama oyun öyle bir kurulmuştur ki, sınıf bilincinden yoksun, açlığa ve yoksulluğa mahkum edilen büyük kalabalıklar, bu iktidar veya hükmet olma dalaşında, kendilerinin “belirleyici” rol oynadıklarını sanırlar.

 Proleter bir dünya görüşüne sahip olmasa da burjuvazinin bu oyununu fark eden Nietzsche hiç de yabana atılır bir tespit de bulunmuyor. Şöyle diyor; “Cahil bir toplum, özgür bırakılıp kendine seçim hakkı verilse dahi, hiçbir zaman özgür bir seçim yapamaz. Sadece seçim yaptığını zanneder. Cahil toplumla seçim yapmak okuma yazma bilmeyen adama hangi kitabı okuyacağını sormak kadar ahmaklıktır! Böyle bir seçimle iktidara gelenler, düzenledikleri tiyatro ile halkın egemenliğini çalan zalim ve madrabaz hainlerdir.” Biz Nietzsche’nin bu sözünü referans alırken, özne aldığımız “cahil toplum” yaklaşımı değil, burjuva seçim tezgahının niteliğidir. Ki burjuva sistemin toplumsal aydınlanmaya düşman olduğu gerçeği, bu meseleyi birçok boyutu ile analize ihtiyaç hale getirmektedir. Bu başka bir yazı konusudur. Son tahlilde burjuva seçimler, mahiyeti ve sınıfsal niteliği gereği toplumun iradesini ortaya koyan mekanizmalar değil, burjuva sistemin ihtiyaçlarını topluma “oylatma” mekanizmasıdır.

Burjuvazinin “seçim” aldatması

Kendi sınıf bilinci veya en azından bir demokrasi bilincine sahip değilse kitleler, gerçekten de kendileri için bir seçim yaptıklarını zannedip, hâkim sınıfların bu oyununa gönüllü olarak dahil olurlar. Her şeyin kendi aleyhlerine olduğu gerçeği çırılçıplak gözlerinin önünde olmasına rağmen, yine de burjuvazinin tezgahladığı oyuna dahil olmaktan kendilerini alıkoymazlar. Hiç uzağa gitmeye gerek yok. 14-28 Mayıs seçimleri bunun en açık kanıtı durumundadır. Ülkede, açlık, sefalet, adaletsizlik diz boyu iken ve bunların uygulayıcısı 20 yıllık faşist iktidar tekrar seçimleri “kazanabiliyor.” Neden?

Hiç kuşkusuz pek çok nedeni var. Kitleler cephesinden bakıldığında şunu görebilmekteyiz. Rıza altına alınmış ve özellikle muhafazakâr kesim, “anlı secdeye geliyorsa, bizim aç kalmamızın önemi yok” diyebiliyor. Kendi açlığını, onun tokluğuna tercih edebiliyor. Bilimin, sanayinin, teknolojinin bu denli geliştiği bu çağda, bunun adı cahillik değil, zır cahilliktir. Zaten, idealist ideoloji böyle bir şey değil midir? Bu, işin ideolojik ve sosyal boyutu. Meselenin asıl ve önemli yanı ise, hâkim sınıflar arasında ki iktidar olma dalaşı. Kimin kazanacağını, kitlelerin sandığa attıkları oylar belirlemez. Hangi hâkim sınıf kliği daha güçlü ise veya mevcut sistem kime ihtiyaç duyuyor ise sandıktan o çıkacaktır. Eğer her şeye rağmen, bir biçimde kitlelerin iradesi sandığa yansımış ve kitlelerin iradesi çıkmışsa sandıktan, özellikle faşist diktatörlük altındaki ülkelerde, kitlelerin demokratik iradesinin hiçbir anlamı olmaz. Bu durumu kendi ülkemizde bolca yaşıyoruz. Hâkim sınıflara rağmen kitlelerin iradesi bir biçimde sandıktan çıkabilmiş ise, o irade, hâkim sınıfların işine gelmiyor ise, zindan dehlizlerine sorgusuz sualsiz kapatılabiliyor. HDP ve öncelinde seçilen milletvekilleri, belediye başkanları, meclis üyeleri, çok daha öncesinden seçilmiş TİP milletvekillerinin akıbetlerini bilmeyenimiz yok.

Aslında, önce AKP, sonra AKP-MHP hükmetti ve iktidarları hiçbir zaman seçimleri halkın iradesiyle kazandıkları söylenemez. Özellikle ABD ve AB emperyalistlerinin çıkarları için bunların yönetimde kalmaları gerekiyordu. Öyle de oldu. Muhalefet ise, sözde muhalefet olmalıydı (devrimci- demokrat ve küçük- burjuva kesimler hariç). Büyük Ortadoğu Projesi’nin hayata geçirilmesi, bu coğrafyadaki pazarların yeniden paylaşımı, yeni yapay sınırların çizilmesi, emperyalistler arası pazar edinme dalaşlarının dur durak bilmemesi, Türkiye – K. Kürdistan’ın bütün zenginliklerinin fütursuzca yağmalanması vb. için böyle bir yönetime ve muhalefete emperyalistlerin ihtiyacı vardı ve bunun gereği, Türk hâkim sınıfları tarafından yerine getirildi. Yoksa, “atı alan Üsküdar’ı” öyle kolay “geçemez”di. Ya da mühürsüz oylar geçerli sayılamazdı. Veya seçimler keyfi olarak iptal edilip, tekrar tekrar yapılamazdı. Anayasaya göre iki kez cumhurbaşkanı olan, üçüncü kez seçilemezdi. Bunlara benzer gayri hukuki pek çok duruma işaret etmek mümkün.

Bütün bu hukuksuzluklara rağmen, CHP ne yaptı? Bir iki itirazın dışında (ki bunu da yapmazsa olmaz) gıkını bile çıkartmadı. Hatta, her türlü adaletsizliği, hukuksuzluğu ve aleni yapılan hırsızlığı sözde kabul edip, sessizce geçiştirdi. Bütün bu yaşanan gelişmeler incelendiğinde, AKP’nin koltuk değnekliği görevini, uluslararası tekelci sermayenin istemi doğrultusunda başarıyla yerine getirdi. Yani, Türk- İslam sentezli faşist iktidarın ve sözde muhalefetin el birliği ile ülkenin bütün zenginlikleri, uluslararası emperyalist tekellere yok pahasına peşkeş çekilerek tarumar edildi. Gerek Türk hakim sınıflarının ve gerekse uluslararası emperyalist tekellerin çıkarları için, seçim oyunlarının rolü, bu süreçte oldukça önemli bir yer tuttu. Ülke ekonomisi dibe vurmuşken, bankalar, kompradorlar ve tekeller hiç sahip olmadıkları büyük karlara sahip oldular. Tabi daralan- küçülen hatta iflas edenler de oldu. Ama bu zaten emperyalist sistemin doğal işleyişi böyledir: Birileri zarar ederken, birileri de kâr edecek.

Seçimler ve sınıf siyaseti

Denilebilir ki, seçimler madem bu denli acımasız, emekçilerin aleyhine oynanan bir oyun, devrimcilerin, demokratların, yurtseverlerin bu oyunun içinde işi ne. Devrimci mücadele, sistemin yarattığı kendi araç ve biçimler ile, sistemi vurmanın yollarından biri değil midir? İşçi sınıfını yaratan burjuvazi, aynı zamanda kendi ezeli sınıf düşmanını da yaratmadı mı? Kendi çıkarları adına yarattığı araçlar ve sistemin “devam”lılığı için bulduğu yöntemler de öyledir. Çelişkilerden doğru yöntemlerle yararlanmayı beceren proletarya ve emekçi halklar, o silahları burjuvaziye çevirmeyi başardıkları oranda devrime bir adım daha yaklaşmış olurlar. Seçimler, yani parlamenter mücadele de böyledir. Yalnız bu mücadele biçimini, ne zaman, hangi koşullar altında nasıl kullanacağını bilmek zorundadır proletarya ve onun öncü müfrezesi.

Her şart altında, bu mücadele biçimini kullanmak zorunda kalmayacağı gibi, yerine göre kullanmanın gerekliliğini de bilmelidir. Bu tamamen devrimin objektif ve subjektif durumuyla doğrudan ilintili bir durumdur. Bütün ekonomik, demokratik ve sosyal alandaki mücadele biçimleri de böyledir. Sadece dikkat edilmesi gereken, ekonomist, reformist ve parlamentarist bir çizgiye düşmeden, bütün bu mücadele biçimlerini, esas mücadele havuzuna aktarabilmektedir hüner. Kısacası, karmaşık çelişkiler içerisinde çözümler aramak, burjuvazinin silahıyla burjuvaziyi vurmak, sınıf savaşımının olmazsa olmazıdır. Sosyalizm, somut gerçekler üzerinden inşa edilecekse eğer, izah etmeye çalıştığımız durum, gerçeğin ta kendisidir.

Hiç kuşku yok ki, kısa, orta veya uzun süreli her bir süreç, devrimci mücadele açısından önemli taktik mücadele biçimlerini kendi bağrında barındırır. Hatalar, yanlışlar ve doğrular bu mücadele içinde boy verirler. Bunlar mücadelenin içinde yaşanabilecek durumlardır ve biz komünistler bu durumun bilincindeyiz. 14-28 Mayıs seçimlerinde de bunlar yaşandı. İttifaklar, gruplar, partiler ve tek tek örgütler herkes kendi cephesinden bir mücadele yolu tutturdu. Hakim sınıf klikleri arasındaki iktidar kaynaklı dalaştan ötürü oluşan iki ittifak (Cumhur ve Millet ittifakları), üzerinde fazla durmayacağız. Ama bu, bizi hiç ilgilendirmiyor anlamına da gelmez. Elbette ki hakim sınıflar arasındaki çelişki ve çatışmalar komünistleri yakından ilgilendirir. Bunun ayrıca özel olarak köklü bir analizinin yapılması da gerekir. Sınıf düşmanını iyi tanıyacak ve zayıflıklarını bulup oradan yükleneceksin.

Önümüzdeki süreçte sosyalizm bayrağını en ön saflarda dalgalandıralım

Önümüzde yerel seçimler süreci var. Özellikle EÖİ, hem geçmiş seçimlere ilişkin hata ve eksikliklerinin köklü bir değerlendirmesini yapmak durumundadır ve hem de yerel seçimlere ilişkin politik hattını belirleyip netleştirmek durumundadır. Çünkü, EÖİ, başından beri sadece geçen seçimler için kurulmuş bir ittifak olmadığını, daha uzun vadeli bir mücadele ittifakı olduğunu defalarca kamuoyuna açıklamıştır. 14-28 Mayıs seçimlerine dair ittifakı oluşturan kurum ve partilerle tartışılması gereken önemli sorunların olduğunu her vesilede vurgulamıştık. İttifak hukukuna gereken özenin gösterilmemesi, Cumhurbaşkanlığı seçimi, TİP ve İttifak arasındaki problemler, seçim çalışmaları gibi önemli sorunlar açıklığa kavuşturulmadan, önümüzdeki taktik mücadele sürecini doğru bir yola koymak pek kolay olmayacaktır. Bizler, şimdiden üzerimize düşen sorumluluk ve görevin önemini hatırlatmak istedik. Aksi taktirde, geçmişin üzerine sünger çekerek, başarısızlıkları, başarıya dönüştürmek kolay değildir.

Önümüzdeki süreçte atılacak her adım tarihi öneme sahip bir süreç olacaktır. Halklarımız yağmur gibi yağan zamlar ve faşist iktidarın zulmü altında inim inim inlerken ve seçimlerin çare olmadığı eğilimi hızla kitlelerde gelişirken, bizim bu eğilimi büyütmek ve sosyalist devrim yoluna kanalize etmek gibi tarihi bir görevimiz var önümüzde. Komünistler olarak, bunu “heba” etmek gibi bir “çaresizlik” içinde olamayız. Çare var. Çare halkın yaralarına, halkla omuz omuza, faşizme karşı ihtilalci mücadeleyi adım adım ilerletmektir. Seçimler sürecinde verilen vaatlerin nasıl halkın aleyhine ters döndüğünü, zammın, zulmün, baskının, açlığın ve yoksulluğun katmerleşerek arttığını ve daha da artacağını bıkmadan usanmadan anlatarak, kitlelerde bir bilinç sıçraması yaratmanın ve örgütlü bir güce dönüştürmenin bütün ön koşulları mevcuttur.

Bugüne kadar, iktidarın bir ortağı gibi çalışan ve kitlelerin mücadelesinin önüne uyduruk bahanelerle set oluşturan burjuva muhalefetin kitleleri korkutma politikalarının para etmeyeceği; işçilerin, memurların, öğrencilerin, emeklilerin sokaklara ineceği, korku zincirlerini kıracakları günler hiç de uzak değildir. Ki bunu şimdiden görmekteyiz. Kısa süre önce, iktidarın faşist, gerici baskıları ve halkı açlığa mahkum etme politikalarına karşı, doksan (90) demokratik kurum ve sendikanın çeşitli kınama eylemlerine tanık olduk. Bir günlük de olsa iş bırakma eylemleri, protesto mitingleri, basın açıklamaları dipten gelen dalganın ön haberidir. Komünistler ve devrimciler bu eylemlerin en ön saflarında yerlerini almalı ve tarihi sorumluluklarını yerine getirmelidirler. Bu süreç, mücadelenin en ön saflarında sosyalizmin bayrağını dalgalandırma sürecidir.

Faşist “Cumhur İttifakı” iktidarının saldırıları sadece ekonomik alanla sınırlı değildir. Muhalif basın ve medyanın ( TELE 1’e 7 gün ekran karartma, program durdurma ve ağır para cezalarının yanı sıra, Merdan Yanardağ’ın tutuklanması en yakın örnektir.) baskı altına alınması, sanat ve kültür faaliyetlerinin, örneğin konserlerin valiler, kaymakamlar tarafından sudan sebeplerle yasaklanması, Cumartesi Anneleri’nin haklı talep ve eylemlerinin polis zoruyla sürekli dağıtılması, kadına şiddet ve kadın cinayetlerine karşı kadınların sokak eylemliliklerinin sistematik bir şekilde bastırılması, kadının bu kez de devlet eliyle şiddet görmesi ve LGBT+’ların artık insan yerine bile konulmaması, cinsiyetçi, anti bilimsel eğitim politikalarının adım adım devreye sokulması, tarikat ve cemaatlerin hiç olmadığı kadar devlet içinde söz sahibi olma durumuna getirilmesi, kısacası hayatın her alanında faşist Türk- İslam ideolojisinin hakim kılınması için, iktidar seferber olmuş durumda.

Bu faşist saldırılar karşısında, sınıf bilinçli proletaryanın ve ezilen kitlelerin yapacağı bir tek şey var, faşist saldırı seferberliğine karşı, devrimci halk seferberliği. Yıllar önce Aziz Nesin’in yaptığı şu tespit, bugün pervasızca uygulanmaktadır. “Aç bırak itaat etsin, cahil bırak biat etsin.” Ama artık bıçak kemiğe dayanmış, “itaat” ve “biat” politikaları, kitlelerin öfkeli direnişi karşısında tozla buz olacaktır. Bu sadece biz böyle istiyoruz diye değil, faşist diktatörlüğün istese de istemese de kaçınılmaz sonudur. Bütün zorbalar nasıl günü geldiğinde tarihin çöplüğüne gömüldü ise Türk- İslam sentezli faşist diktatörlüğün yeri de o çöplük olacaktır. Bundan kurtuluş yok.



More in Makale