Connect with us

Analiz

Zeynep Hayır yazdı | Bir Sürecin Zemini ve Demokrasi Meselesi

Toplumsal alanın geniş krizini dikkate almadan demokratikleşme tartışması yürütülemez. Doğa talanı sürmekte, ekolojik yıkım yalnızca çevresel değil toplumsal bir yıkım üretmektedir. Kadınların maruz kaldığı yapısal şiddet ve temel güvencesizlik demokratik hukuk devleti iddiasını doğrudan zedelemektedir.

Yazar/Zeynep Hayır

Uzun bir süredir kamuoyunu meşgul eden bir süreç var. Güvenlik eksenli bir söylemle tanımlanan bu dönem, yerel yönetimler ve demokratikleşme başlıklarıyla birlikte anılıyor. Son dönemde bu çerçeve sıklıkla “terörsüz Türkiye” ifadesiyle dile getiriliyor. Ancak kullanılan kavramın kendisi bile sürecin önceliğinin demokratik genişleme değil güvenlik olduğunu göstermektedir. Sürecin kapsamı ile ülkenin genel toplumsal ve kurumsal durumu arasında belirgin bir uyumsuzluk bulunmaktadır. Tartışma dar bir çerçevede yürütülürken toplumsal zeminde çok daha geniş ve çok katmanlı bir tıkanma yaşanmaktadır.

Demokrasi tarih boyunca tek bir anda kurulmuş bir düzen değildir. Antik çağın sınırlı yurttaşlık anlayışından modern anayasal sistemlere uzanan süreç, siyasal eşitlik iddiasının genişlemesini sağlasa da ekonomik ve sınıfsal eşitsizlikleri ortadan kaldırmamıştır. Modern temsili demokrasi, mülkiyet ilişkilerini koruyan bir çerçeve içinde gelişmiş, kamusal alanı bu sınırlar dâhilinde düzenlemiştir. Bu nedenle burjuva demokrasisi siyasal katılım imkânı üretirken, toplumsal eşitlik yaratmak üzere tasarlanmamıştır. Yine de seçimlerin düzenli yapılması, seçilmişlerin görev güvencesi, yargı kararlarının bağlayıcılığı ve kamusal alanın açıklığı gibi asgari kurumsal standartlar, siyasal mücadelenin yürütülebileceği bir zemin oluşturur.

Bugün tartışılması gereken mesele tam da bu zeminin ne ölçüde korunabildiğidir. Seçilmiş belediye başkanlarının görevden alınması ve kayyum uygulamaları temsili düzenin sürekliliğini tartışmalı hale getirmektedir. Milletvekili seçilmiş isimlerin hukuki statüsünün belirsizleşmesi sandık ile temsil arasındaki bağı zayıflatmaktadır. Can Atalay örneğinde Anayasa Mahkemesi kararının uygulanması konusunda yaşanan kriz, yüksek yargı kararlarının bağlayıcılığına dair ciddi bir soruna işaret etmektedir. Benzer biçimde Selahattin Demirtaş’ın tutukluluğu ve bu konuda verilen kararlar uzun süredir kamuoyunun gündemindedir. Bu örnekler bireysel davalar olmaktan öte, kurumsal işleyişe dair yapısal bir gerilimi göstermektedir.

Kürt halkının kimlik eksenli demokratik mücadelesi tarihsel bir gerçekliktir. Siyasal temsil yoluyla ifade edilen talepler uzun yıllardır kamuoyunda yer almaktadır. Ancak genel demokratik zemin daralırken, yalnızca belirli bir dosya üzerinden kalıcı bir özgürleşme sağlanıp sağlanamayacağı sorusu önemlidir. Demokrasi bir alanda genişlerken diğer alanlarda daralıyorsa ortaya bütünlüklü bir demokratikleşme çıkmaz. Siyasal alanın baskı altında hissedildiği, kurumsal denge mekanizmalarının zayıfladığı bir ortamda kimlik temelli kazanımlar kırılgan hale gelir.

Toplumsal alanın geniş krizini dikkate almadan demokratikleşme tartışması yürütülemez. Doğa talanı sürmekte, ekolojik yıkım yalnızca çevresel değil toplumsal bir yıkım üretmektedir. Kadınların maruz kaldığı yapısal şiddet ve temel güvencesizlik demokratik hukuk devleti iddiasını doğrudan zedelemektedir. Eğitim alanında inanç eksenli yönelimlerin artışı ve kamusal eğitimin bilimsel niteliğine dair tartışmalar, biçimsel yurttaşlık iddiasının dahi aşındığını göstermektedir. Ekonomik yoksulluk derinleşmekte, emekliler ve asgari ücretliler ağır geçim baskısı altında yaşamaktadır. Grevler artmakta, toplumsal huzursuzluk yaygınlaşmaktadır. Cezaevlerinin doluluğu ve siyasal itirazını dile getiren kesimlerin hızla yargı süreçleriyle karşılaşması, kamusal alanın daraldığına dair güçlü bir algı üretmektedir.

Bu tablo yalnızca yerel değildir. Küresel düzeyde güvenlik ve istikrarsızlık dili güçlenmekte, otoriter eğilimler yaygınlaşmaktadır. Böyle bir atmosferde demokratikleşme tartışmasının güvenlik merkezli bir başlık altında yürütülmesi dikkat çekicidir. “Terörsüz Türkiye” ifadesi, demokratik genişlemeyi değil devlet otoritesinin tahkimini önceleyen bir yaklaşımı işaret etmektedir. Süreç kapsamında dile getirilen sınırlı idari düzenlemeler ve kontrollü rahatlatma adımları, mevcut yapısal demokratik daralma karşısında belirleyici bir dönüşüm anlamına gelmemektedir.

Burjuva demokrasisinin tarihsel olarak siyasal eşitlik iddiası taşımasına rağmen sınıfsal eşitsizlikleri ortadan kaldırmadığı açıktır. Geniş halk kesimleri açısından demokrasi çoğu zaman biçimsel haklarla sınırlı kalmış, ekonomik ve toplumsal eşitsizlikleri yeniden üretmiştir. Bugün yaşanan kriz ise daha ileri bir aşamaya işaret etmektedir. Sorun yalnızca burjuva demokrasisinin eşitlik üretmemesi değildir. Onun asgari kurumsal mekanizmalarının dahi işlemekte zorlanmasıdır. Seçilmişlerin güvencesi, yargı kararlarının bağlayıcılığı ve kamusal alanın açıklığı zayıfladığında, zaten sınırlı olan temsili düzen daha da daralmaktadır.

Demokratikleşmenin güvenlik merkezli bir dosya üzerinden tanımlanması bu yapısal sorunu görünmez kılmaktadır. Oysa kalıcı bir demokratik dönüşüm, yalnızca belirli bir başlığın çözümüyle değil, eşitsizliği yeniden üreten toplumsal ve sınıfsal zeminin sorgulanmasıyla mümkündür. Burjuva demokrasilerinin tarihsel serüveni, bu sınırlar içinde kalıcı ve kapsayıcı bir eşitlik üretilemediğini açıkça göstermektedir. Bu nedenle, güvenlik eksenli düzenlemelerden kapsamlı bir demokratik dönüşüm beklemek, tarihsel deneyimin kendisiyle çelişmektedir.



Şubat 2026
PSÇPCCP
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
232425262728 

More in Analiz