Connect with us

Analiz

Düzgün Kobani yazdı | “Kızıl” Hantallık!

Eğer devrimci bir özne, güncel çelişkileri görmezden geliyor ve ezilenlerin maruz kaldığı saldırılar (sınıfsal, ulusal vs.) karşısında onları fiilen yalnız bırakıyorsa; aynı zamanda bu kitlelerin kendiliğinden onun etrafında birleşmesini beklemesi, yalnızca siyasal bir saflık değil, teori–pratik diyalektiğinin kavranmadığının da açık bir göstergesidir.

Yazar/Düzgün Kobani

Diyalektik materyalizm açısından teori ve pratik, karşılıklı olarak birbirini koşullayan, dönüştüren ve yeniden üreten bir birlik oluşturur. Pratik, teorinin doğruluğunu sınayan ve onu zenginleştiren temel ölçüt olmayı sürdürürken; teori ise pratiğin yönünü, bilincini ve tarihsel hedefini belirleyen bir kılavuz işlevi görür. Bu bütünlük bozulduğunda ya soyut dogmatizm ya da yönsüz deneycilik ortaya çıkar ki her iki durum da devrimci praksisin maddi zeminini zayıflatır.

Pratikte sınanarak doğruluğu kanıtlanmış bir bilginin yol göstericiliği, her tarihsel momentte ve her somut koşulda aynı sonuçları üretmek zorunda değildir. Bu durum, söz konusu bilginin yanlış olduğunu değil; tersine, bilginin tarihsel, koşullu ve somut gerçekliklere bağlı bir karakter taşıdığını gösterir. Zamanın, maddi koşulların ve toplumsal ilişkilerin değişimi, bilginin içeriğinin yeniden ele alınmasını, geliştirilmesini ve güncellenmesini zorunlu kılar. Bu nedenle diyalektik materyalizm açısından bilgi, durağan ve mutlak değil; pratikle sürekli yeniden üretilen, sınanan ve derinleşen bir süreçtir. Pratiğin değişimi, bilginin de dönüşümünü beraberinde getirir; bu dönüşüm, bilginin geçersizliğini değil, onun yaşayan ve tarihsel niteliğini ifade eder.

Bu kısa girizgâhın ardından, yazının temel amacına; yani pratikte karşılaşılan hantal ve tıkayıcı sorunlara odaklanmak gerekmektedir. Egemen burjuva sınıf, sömürü ve saldırı politikalarını dünya ölçeğinde kendi sınıfsal karakterine uygun biçimde, yoğun ve kesintisiz bir pratik içinde hayata geçirirken; bu saldırıların maddi sonuçları sahada açık biçimde hissedilirken, ezilen sınıflar cephesinde yer alan her bir öznenin kendi pratiğini eleştirel bir muhasebeye tabi tutması kaçınılmazdır.

Bu bağlamda asıl sorulması gereken soru şudur: Egemen sınıfların saldırıları böylesine örgütlü, sistematik ve süreklilik arz ederken, ezilen sınıfların öznesi olduğunu iddia eden yapı ve bireylerin, ezilenleri ortak bir mücadele hattı etrafında birleştirmekte yaşadığı yetersizlikler neye dayanmaktadır? Bu sorunun yanıtı, yalnızca nesnel koşullarda değil; öznel zayıflıklarda, pratikteki hantallıkta ve devrimci sorumluluğun gerektirdiği bütünlüklü yaklaşımın eksikliğinde aranmalıdır.

Faşizmin yarattığı ağır siyasal koşulları, onun saldırı politikalarını ve bu politikaların sahadaki pratik sonuçlarını hesaba katmak kuşkusuz zorunludur. Ancak bu zorunluluk, faşizm karşısında kayıtsızlığı meşrulaştırmaz. 

“Gericiliğin en koyu olduğu dönemler, devrimci faaliyetin en gerekli olduğu dönemlerdir.” (V. İ. Lenin, Ne Yapmalı?)

Burjuva sınıfların konumlanışını göz ardı etmeden ve mevcut koşulları ötelemeden devrimci çalışmada ısrar etmek, ezilen sınıfların devrim davasına yönelik duyarlılığını canlı tutar ve bu dava etrafında birleşmelerini sağlar.

Eğer devrimci bir özne, güncel çelişkileri görmezden geliyor ve ezilenlerin maruz kaldığı saldırılar (sınıfsal, ulusal vs.) karşısında onları fiilen yalnız bırakıyorsa; aynı zamanda bu kitlelerin kendiliğinden onun etrafında birleşmesini beklemesi, yalnızca siyasal bir saflık değil, teori–pratik diyalektiğinin kavranmadığının da açık bir göstergesidir.

Oysa kitleler, devrimci özneyi salt iddialarıyla değil; pratikte aldıkları tutum, saldırılar karşısındaki konumlanışı ve somut dayanışma iradesi üzerinden değerlendirir. Teoriyle donatılmamış bir pratik ne kadar yetersizse, pratikle sınanmayan bir teori de kitleler nezdinde karşılıksızdır, anlamsızdır.

Bu nedenle devrimci görevin icrası, soyut beklentilerle değil; güncel çelişkilere müdahil olan, ezilenlerin yanında saf tutan ve mücadeleyi birlikte örerek güven üreten bir siyasal hatla mümkündür.

“Kızıl” hantallık nasıl meşrulaşıyor?

Ezilen kitleler, gündelik yaşamlarında karşı karşıya kaldıkları burjuva sınıf patentli sömürü ve saldırılar karşısında her zaman bilinçli ve örgütlü bir karşı koyuş zemininde bulunmasalar da zulmün dayattığı baskı koşulları onları zorunlu direnme pratiklerine iter. Bu direnme, çoğu zaman kendiliğinden, parçalı ve savunma karakterli olsa bile, maddi gerçekliğin ürettiği nesnel bir tepki olarak ortaya çıkar. Tam da bu noktada sorumluluk bilinci, devrimci öznenin kitlelerin yaşadığı somut olgular karşısında kayıtsız kalamayacağını açıkça ortaya koyar.

Ne var ki böylesi koşullarda, görev ve sorumluluğunu salt “kızıl” teorik söylemlerle tanımlayan ve pratiğini bu söylemsel sınırın ötesine taşımayan bir öznenin, kitlelerin burjuva sömürü ve saldırıları karşısındaki tarihsel görevini yerine getirdiğini iddia etmesi, nesnel gerçeklikle bağını koparmış bir öz-yanılsamadan ibarettir. Zira teori, kitlelerin yaşadığı somut çelişkilere müdahil olduğu ölçüde devrimci bir içerik kazanır; aksi halde kendi içine kapanan, kitlelerden kopuk bir retoriğe dönüşerek işlevsizleşir.

Burjuva egemen sınıfın sömürü ve saldırılarının hedefinde yer alan emek alanı, ulusal hak ve eşitlikler, cins baskısı ve sömürüsü, ekoloji ve çevre talanı ile hayvanların yaşam hakkı gibi başlıklar; devrimci özne açısından yalnızca teşhir edilecek sorun alanları değil, aynı zamanda yüzlerce somut görev ve sorumluluğu dayatan mücadele zeminleridir. Bu alanların her biri, sınıf egemenliğinin farklı biçimler altında yeniden üretildiği, dolayısıyla müdahalenin ertelenemez olduğu toplumsal cephelerdir.

Bu gerçeklik karşısında, pratiğini salt “kızıl” retorik söylemle sınırlayan, somut örgütlenme ve mücadele hatları örmekten imtina eden bir öznenin; saldırıya maruz kalan bu potansiyel toplumsal kesimlerden olumlu, bir geri dönüş alması mümkün müdür? Kitlelerin yaşadığı somut yıkıma temas etmeyen bir söylemin, onların bilincinde ve pratiğinde karşılık bulması beklenebilir mi? Hayır. Zira devrimci iddia, ancak somut sorunlara somut müdahale ile birleştiğinde maddi bir güç haline gelir; aksi halde kendi yankı odasında dolaşan etkisiz bir propaganda düzeyinde kalır.

Hantallık teorize edildikçe, meşruluk darbelenir!

Bir özne, yaşanan tüm bu süreçlerde kendisine herhangi bir ödev ya da görev tayin etmiyor ve buna uygun bir konumlanma sergilemiyorsa; kayıtsızlığını bilinçli bir meşguliyet gibi sunabiliyorsa, söz konusu özne fiilen kayıtsızlığı salık veriyor demektir. Yüzlerce sokak eylemi, grev ve farklı direniş sahası fiilen sürerken; bu alanların dışında kalmayı tercih edip kayıtsızlığı kendi konforunun gerekçesi haline getiren bir öznenin, bu tutumunun kimse tarafından fark edilmediğini sanması kurnazlık değil, daha çok bir saflıktır. Kendini bu “işsizlik kakofonisi” ile avutmak, onu ne özgün kılar ne de ezilenlerin kolektif hafızasında olumlu bir yer edinmesini sağlar. Aksine bu tutum, tarihsel sorumluluktan kaçışın ve devrimci pratikten kopuşun açık bir göstergesi olarak kayda geçer.



Şubat 2026
PSÇPCCP
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
232425262728 

More in Analiz