Connect with us

Makale

Demirtaş’ın Açıklamalarındaki Şifreler

Demirtaş’ın Kürt sorununun çözümü ve seçimlerle iktidarın değiştirilmesi için tüm muhalefetin ortak hareket etmenin zorunluluğuna dikkat çekmesi biçimindeki açıklamaları hasbelkader açıklama olarak değerlendirilemez.

‘‘Hukukun egemenliği‘‘ safsatasıyla örtülen egemenlerin hukuku, iktidarın bu hukuk altında uyguladığı aleni hukuksuzluk, daha yalın olarak başvurduğu darbeci hukukun, yine iktidarın aleti olarak siyasileşmiş yargı ve bu yargının çıplak siyasi kararlarının ürünü olarak hapsedilen, kadın-erkek, genç-yaşlı, etnik ve sınıfsal kimlikten on binlerce sosyalist, devrimci, demokrat, aydın, akademisyen, öğrenci, gazeteci, yazar, siyasetçi, doğa mücadelecisi, kadın mücadelesi aktivisti olmak üzere, her tür muhalefet ve mücadele dinamiğinden insan, ‘‘TC‘‘ devlet gerçeğinin bir göstergesi olarak hapishanelerde tutulmaktadır. 

Bu tablo, özellikle Osman Kavala, Selahattin Demirtaş gibi politik sima ve aktörler şahsında uygulanan katıksız siyasi kararlar ya da hukuksuzluklar zemininde ve elbette uluslararası hukuk anlamında imzalanan bağlayıcı anlaşmalara uymama, dolayısıyla AİHM ve AP‘nin ilgili kurum kararlarının tanınmaması ve  uygulanmaması nedeniyle de, ‘‘TC‘‘ devleti ile adı geçen muhataplar arasında bazı sorunlara, diplomatik ve siyasi krizlere yol açmaktadır. Anlaşmalara imza atarak kendisini bağlayan ‘‘TC‘‘, Avrupa ve diğer emperyalist güçlerin gerici ve iki yüzlü karakterinden bağımsız olarak, hukuk ve yargı kararları konusunda gündeme gelen bu sorun veya krizler şahsında haksız olan taraftır ki, imza attığı anlaşmalara uymak kendisinin taahhüdüdür. Dolayısıyla, evrensel hukuk normlarına uymasının beklenmesi bir dayatma değil, iradesiyle imzaladığı hukuk normlarından doğan hak ve yükümlülüklere bağlı kalmasının doğal sonucudur. Zira, aynı anlaşmalar, “evrensel hukuk” normlarının, tek-tek devletlerin iç hukuku karşısında üstün ve geçerli olduğunu da karara bağlamaktadır… 

Bu anlamda, Erdoğan-AKP/MHP iktidarının, ilgili kurumların kararlarına atfen; ‘‘bizi bağlamaz”, ‘‘bize talimat veremezler ‘‘, ‘‘bize baskı uygulayamazlar ‘‘, ‘‘biz bağımsız yargımızı esas alırız‘‘ vb vs şeklindeki söylemleri, iç kamuoyunu manipüle etmeye dönük iki yüzlü, anlamsız boş sözlerdir. ABD’nin Rahip Santoro’yu, Almanya’nın Deniz Yücel’i nasıl serbest bıraktırdığı bilinmektedir ki, bu iktidarın iki yüzlülüğünün ve iç kamuoyuna dönük manipülatif boş naralarına karşın ne kadar bağımsız olduğunun kanıtıdır.

Kısacası, ya imza attığın anlaşmaları tanıyıp uygulayacaksın, ya da bu anlaşmalardan imzanı çekip ilgili platformlardan çıkacaksın! Şayet imzanı çekmiyor ve çıkmıyorsan, o anlaşmalara bağlı kalıyorsun demektir ki, bu da ilgili kararları eninde sonunda tanıyıp uygulayacağın anlamına gelir. Gerisi manipülasyon ve demagojiden ibarettir. Pazarlıklar sorunudur. Nitekim, eninde sonunda o kararların uygulanacağı da görülecektir…   

Uluslararası anlaşmalarla belirlenen hukuk çerçevesinde, insan hakları evrensel bildirgesi ve ilgili anlaşma metinlerine atılan imzalar, katılımcı ülkeleri bağlayıcı yükümlülük altına aldığı gibi, bu ülkelerdeki tutsaklara, iç hukuk sürecinden sonra AİHM’e başvurma hakkı da tanımaktadır. 

Diğer birçok tutsak gibi, Demirtaş ve Kavala bu hakkını kullanmış, ilgili kurum kararlarıyla adil yargılanma haklarının ihlal edildiğini ve mağdur edildiklerini kanıtlayarak, ‘‘TC‘‘nin hukuksuz davrandığını ve evrensel hukuk normlarını çiğnediğini ispatlayıp mahkum etmişlerdir. Aynı kurumlar kararınca tahliye edilmeleri de kararlaştırılıp ‘‘TC‘‘ devletine iletilmiştir. Dahası AHİM, HDP’nin kapatılması davası kapsamında, HDP millet vekillerinin dokunulmazlığının kaldırılmasına dönük iktidar yargısınca başlatılan yargı süreci hakkında aldığı son kararıyla, ‘‘TC‘‘ devleti ya da mevcut iktidar yargısının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine aykırı davrandığını beyan etti… 

Erdoğan-AKP/MHP iktidarı, bu kararları veren ilgili kurumları ve kararlarını esasta belirleyen Avrupa ve ABD emperyalistlerinin pazarlıkçı ve iki yüzlü karakterinden de güç alarak, bu kararlara uzun süre uymamış ve pazarlık konusu yaparak bu pazarlıkları sürdürmektedir. Bundan dolayı, iktidar bu kararları bugüne kadar uygulamamış ve adı geçen aktörleri tahliye etmemiştir. Ne ki, ilgili kurumların aldığı son kararlarla bu pazarlıkların alanının daralıp son aşamaya geldiği anlaşılmaktadır. Yani, tahliye kararlarının yerine getirilmesi aktüel gelişme olarak gündemdedir!

Demirtaş’ın açıklamaları iç siyasete dönük ve seçim süreciyle alakalıdır

Burada dikkat çeken gelişme şu ki, S. Demirtaş belli bir tarihten itibaren yaptığı açıklamalarla gündeme gelmekte ve bu açıklamalarıyla burjuva siyaset de dahil siyasi tartışmalara yol açmaktadır. Yani, açıklamaları tipik biçimde etkileyici olup dikkat çekmekte, gündem olmaktadır. Daha da dikkat çekici olan ise, bu açıklamaların esasta ‘‘TC‘‘ ile ilgili kurumlar arasında olmak üzere, kapalı kapılar arkasında sürdürülen pazarlıklar sürecine denk gelmektedir. Bu durum, esasen ilginç değildir. Zira, sürdürülen pazarlıkların muhtevası farklı da olsa, bu pazarlıklara vesile olan somut sorunlar ilgili tahliye kararlarıdır ki, bunun öznelerinden biri de Demirtaş’tır. Dolayısıyla Demirtaş’ın bu pazarlıklar sürecine denk gelen zamanlamayla açıklamalar yapması da anlaşılırdır. Kuşkusuz ki, Demirtaş’ın açıklamaları ülkedeki iç siyaset ve seçimler süreciyle de direkt alakalıdır.

Açıklamaların muhtevası iç siyaseti etkileyip buradaki dengelere tesir ve işaret etmektedir. Ve bu fevkalade anlamlı, önemlidir. Önemlidir çünkü, Demirtaş HDP’nin Eş başkanlığı sıfatıyla HDP’nin tarihinde aldığı en büyük oy oranını kazanan, dolayısıyla HDP ve Kürt siyaseti ve kitleleri üzerinde etkisi olan ciddi bir siyasi aktördür. Dahası, genel seçimler ve iktidar değişimi gündemdedir ki, HDP-Kürt siyaseti, Kürtler ve tabi ki Demirtaş bu süreçte rol oynayan ve hatta siyasetteki dengeleri belirleyen pozisyondadır. Demirtaş’ın bir temsiliyeti, nüfuzu ve rolü vardır; bu inkâr edilemez. Bu nedenle, Demirtaş’ın açıklamaları, tavrı ve işaret ettiği politikalar anlamlı ve önemlidir. Önemlidir çünkü, Demirtaş’ın hemen tüm açıklamaları ve en son açıklaması da esasta Kürt hareketi ve demokratik siyaset ya da siyasi partisi HDP’nin genel ve stratejik çizgisidir. Son kongresiyle yeniden HDP Eş Genel Başkanlığına seçilen M. Sancar’ın açıklamaları da Demirtaş’ın açıklamalarıyla aynı düzlemde ve örtüşen ekseriyettedir. O halde, Demirtaş’ın ister kendisine sorulan sorulara cevap verme anlamında olsun ve isterse de başka vesilelerle yaptığı açıklamalar bir rastlantı değildir.  

Demirtaş’ın son açıklamaları bu bağlamın ötesinde, seçim süreci ve altılı ittifaka mesaj veren muhtevasıyla da önemlidir. Ki, bizce Demirtaş‘ın son açıklamaları, devletten HDP ve Kürt hareketine kadar hemen tüm muhataplara önemli mesajlar barındırsa da, özellikle altılı muhalefete ve daha somut olarak da CHP’ye mesajlar vermektedir. Daha da ileri gidersek, bu açıklamaların CHP’nin elini güçlendirme özelliği taşıdığını söyleyebiliriz…

Bu sonuca nasıl ve neden vardığımızı açıklamaya çalışırsak;

Demirtaş, son açıklamalarında, toplumun rahat bir nefes alıp sistemin daha iyi ya da demokratik zeminde işlemesi için önemsediği Kürt sorununun demokratik çözümü konusunda devlet ve muhalefetin üstüne düşen sorumluluklara ve atması gereken adımlara işaret ettiği gibi, HDP’nin kendisiyle PKK arasında bir ilişkinin olmadığını topluma iyi anlatması gerektiğine dikkat çekerek, mümkünse PKK’nin de silah bırakmasını istediğini vb vs beyan etmektedir. Dikkat çeken vurguyla, tüm muhalefet cephesinin birleşerek seçimleri zorlamasını ve seçimlerde iktidarın değiştirilmesini sağlamalarını istemektedir. Bunlar olağan sayılabilecek istemlerdir ve bunlarda esasta bir sorun yok; yok diyelim. Ve bunlardan, altılı muhalefet ya da CHP’ye mesaj verildiği sonucu da çıkmaz. 

Lakin, açıklamalarının genel içeriğine bakıldığında veya başlı başına açıklama yapmasının bile bir rastlantı olmayıp kimi gelişmelerle çakışıyor olması bazı ip uçları taşımaktadır. Örneğin, Kılıçdaroğlu’nun Kürt illerine ziyaretleri ve ‘‘helalleşme‘‘ beyanı ortadayken, Demirtaş’ın Kürt sorununun çözümü ve seçimlerle iktidarın değiştirilmesi için tüm muhalefetin ortak hareket etmenin zorunluluğuna dikkat çekmesi biçimindeki açıklamaları hasbelkader açıklama olarak değerlendirilemez. Tarif edilen içerikte ‘‘helalleşme‘‘ söyleminde bulunan Kılıçdaroğlu’nun-CHP’nin, başını çektiği altılı ittifakın bazı bileşenleriyle bu zeminde belli sorunlar yaşadığı, bu altılının bazı bileşenlerinin Kürt sorunu noktasında tekçi-ırkçı niteliğiyle itirazlara sahip olduğu açıktır, bilinmektedir. Kısacası, Kılıçdaroğlu-CHP ittifakında böyle bir sorunla yüz yüzedir!… 

Tam da bu momentte, Demirtaş yaptığı açıklamalarda her ne kadar muhalefetin birlikte hareket etmesine vurgu yapsa da kendisinin aday aday olduğunu da ekleyerek, gerektiğinde cumhurbaşkanlığı seçimlerine ayrı adayla girebilecekleri mesajını vermektedir. Bu mesaj, altılı muhalefetin eğer iktidarı değiştirip iktidara gelmede samimi ve kararlıysa, HDP’nin resmi olarak dikkate almasını ve Kılıçdaroğlu’nun ‘‘helalleşme‘‘ kapsamında öngördüğü unsurlardan biri olan Kürt sorununa dönük adımlar atma yaklaşımına daha fazla itiraz etmeden kabul etmeleri baskısını yaratmaktadır. Zira, HDP özellikle cumhurbaşkanlığı seçimlerinde kilit partidir. Doğrudan dengeleri değiştirebilen bir dinamik ve potansiyele sahiptir…

Daha somut olarak ise, HDP cumhurbaşkanlığı seçimlerine bağımsız olarak girerse, bu Erdoğan’ın kazanma şansını büyütüp altılının kaybetme olasılığını da aynı oranda büyütür. Altılı ittifakın ilgili bileşenleri ya cumhurbaşkanlığı seçimini kaybetmeyi göze alarak HDP-Kürtlerin dışlanması siyasetini benimseyecek ya da Kılıçdaroğlu’nun beyan ettiği ‘‘helalleşme” politikasına uygun davranarak, Kılıçdaroğlu siyasetini kabul ederek HDP-Kürtlere dönük yaklaşımını cumhurbaşkanlığını kazanma adına yumuşatacaktır. Özcesi bu toplamda, Demirtaş’ın açıklamalarının fiilen CHP-Kılıçdaroğlu’nun elini rahatlatmaya dönük olduğu söylenebilir. Aynı açıklamalarıyla, esasta altılı muhalefete mesaj verdiği de mütalaa edilebilir. Ki, Demirtaş’ın açıklamalarındaki, ‘‘PKK silahları bırakmalıdır, ortak evimiz Türki’yedir, ortak devletimiz Türk devletidir” minvalindeki keskin söylemler, son derece dikkat çekici olup, altılı muhalefete hitap eden ve dolayısıyla da Kılıçdaroğlu’nun altılıyı ikna etmede elini güçlendiren açıklamalardır! Ve CHP’nin elini güçlendiren ve altılı ittifak içindeki HDP-Kürt reaksiyonunu adeta köşeye sıkıştıran açıklamalardır…

Yukarıda emareler ışığında yaptığımız yorum ve çıkarsamalar bağlamında, Demirtaş’ın açıklamalarındaki şifreler, Erdoğan-AKP/MHP iktidarına karşı görece net bir tutumun olduğu biçiminde okunabilir. Bu şifrelerin diğer analizi ise, mevcut iktidarın gideceği varsayılarak, sonrasında kurulacağı öngörülen iktidar döneminde izlenecek politika ve gelişmelerin hesaplandığı, bu duruma uygun siyasetlerin izlendiği ve olası yeni iktidar döneminde Kürt sorununa dönük izlenecek yol haritası üzerine tartışılıp koşulların hazırlandığı vb vs şeklinde değerlendirilebilir. Erdoğan iktidarının düşürülmesi konusunda hemfikir olunduğu ama sonrasında Kürt sorununda izlenecek siyaset ve Kürt sorununa yaklaşımın ne olacağı meselesinde bir mutabakatın oluşturulmak istendiği, dolayısıyla altılı ittifakın Kürt sorunu konusunda yaşadığı krizlerin içte dizayn edilmesi için stratejilerin geliştirilip yürütüldüğü anlaşılmaktadır. Bu zeminde, Demirtaş’ın açıklamaları ve bu açıklamalarda ortaya koyduğu tavır-tutum ya da yaklaşımın Erdoğan ile bir pazarlığın parçası ya da adımları olduğu söylenemez, söylemiyoruz. Fakat, Demirtaş’ın açıklamalarında sorun değerinde başka problemlerin olduğu da görmezden gelinemez. Altılı ittifak içinde ve genel manada tekçi, ırkçı-şoven-faşist Türk milliyetçiliğini rahatlatmayı da gözeten ve esasta siyasi kırılmayı ifade eden çizgiden kaynaklı ciddi olumsuzluklar mevcuttur.  

Proleter devrimci politika açısından, Demirtaş’ın açıklamalarının özellikle belli bir bölümü ciddi bir eleştiri konusudur. Çünkü, açıklamalarının ilgili bölümü, Kürt ulusunun kendi kaderini tayin etme hakkını, yani bağımsız devletini kurma hakkını keskin biçimde terk ve reddeden, tekçi, imha-inkarcı, asimilasyoncu, katliamcı ve soykırımcı karakterdeki ‘‘TC‘‘ devletini  kutsayarak, Kürt ulusal hareketinin mücadelesini anlamsızlaştırıp boşa çıkaran, her bakımdan Türk milliyetçiliği ve şovenizmini aklayarak ona düşen niteliktedir. Bahis konusu açıklamaları, Erdoğan’ın iktidardan düşürülmesi ve Erdoğan‘ın seçimleri kazanmak için girişebileceği pervasızlıklara oturtarak söylese de, ilgili söylemleriyle kendisini ve Kürt ulusunu yadsımakta, egemen Türk ulusu paradigması ve tekçiliğinin paraleline düşmektedir. Bu, kabul edilemez. Çünkü Kürt ulusu ve Kuzey Kürdistan adeta yok sayılmakta, buna dönük mücadele ve haklı talepler yadsınmakta, ulusun kendi kaderini tayin etme hakkı unutularak Kürt ulusu Türk hâkim sınıflarının sömürgeci tahakkümüne emanet edilmektedir…

Esas öne çıkarılması gereken demokratik, devrimci ve sosyalist güçlerle ittifak ve birliklerin güçlendirilmesidir

Ne demektedir Demirtaş; ‘‘Ortak paydamız demokratik cumhuriyettir, ortak evimiz Türkiye’dir, tek devletimiz Türkiye Cumhuriyeti Devleti’dir.‘‘ Oysa, Kürt ulusunun kendi toprağı, sınırları ve ‘‘evi‘‘ vardır! İlhak edilmiş coğrafyasında zorla gasp edilmiş hak olarak devletine sahip olma hakkı vardır. Tamamen Kürt ulusunun kendi iradesine ait olan ve Kürt ulusunun iradesiyle kararlaştırılacak olan ayrılma ve devletini kurma hakkı, hiçbir politik hesap ve çıkara feda edilemez, pazarlık konusu yapılamaz. Kuzey Kürdistan Kürt ulusu şahsında bir referandum yapılıp ulusun iradesi açığa çıkarılmadan, bu ulusun kaderi hakkında karar almak ve ulusun iradesine rağmen hiçbir dayatmada bulunulamaz. Buna yetkili olan Kürt ulusunun kendisi ve demokratik iradesidir. Kürt ulusunun kendi devletini kurması ya da ‘‘TC‘‘ devleti altında birlikte yaşamaya karar vermesi sadece Kürt ulusunun tasarrufundadır. Demirtaş, ideolojik-siyasi kırılma ve tasfiyeci reformist çizginin ürünü olarak Kürt ulusunun bütün bu haklarını rafa kaldırmakta, adeta ulus iradesine darbe yapmaktadır… 

Şayet bütün bunları, CHP’nin başını çektiği altılı ittifakın iktidarına güvenerek ve bu iktidar döneminde Kürt sorununa demokratik çözüm getirileceğine inanarak söylüyor ise, ya çok saftır, ya yaşanan tecrübelerden ders çıkarmayacak kadar aşırı derecede iyimserdir ya da farklı aktörler arasında sağlanan anlaşmalara bağlı olarak kendisine dikte edilerek söylemesi istenenleri söyleyerek vebal almaktadır. Ki, anlaşmaların yapılması mutlak biçimde reddedilmesi gereken bir siyaset değildir. Fakat bu anlaşma, Kürt ulusunun demokratik haklarını gözetmeyen, bu hakları ‘‘TC‘‘ devleti ve hakim sınıfları lehine rafa kaldıran ve Kürt ulusunun devlet kurma hakkını yok sayarak onu Türk ulus devleti paradigmasına entegre eden, dolayısıyla Kürt ulusunun hakları da temsil eden eşit-demokratik-onurlu bir anlaşma değilse, bu anlaşma siyaseti benimsenemez.

Kürt ulusuna ulusal-demokratik haklarını tanımayan, onun kendi kaderini tayin etme hakkını tanımayan bir anlaşma eşit ve demokratik olamaz. Ulusların tam hak eşitliğine dayanan karşılıklı anlaşmaya evet ama tek taraflı eşitsiz anlaşmaya hayır! Tek-tek anlaşmalara evet ama anlaşma siyasetine hayır! Ulusların kendi kaderini tayin etme hakkının kayıtsız şartsız tanınması, geniş demokratik bölgesel özerklik ve yerinde kendi kendini yönetim! İşte, Sosyalistlerin ulusal sorunun çözümünde benimsediği yaklaşım ve siyasetinin vazgeçilmezi ve asgari temeli budur…

Evet, Erdoğan-AKP/MHP iktidarı seçimleri kazanmak için her türlü pervasızlığa başvurabilir, katliamlara girişebilir, yaygın tutuklamalar yapabilir, olağan üstü hal uygulayarak seçimleri manipüle edebilir, seçimlerde çıkan iradeyi darbeci hukukla çiğneyebilir vb vs. Ancak bu, bizlerin komprador tekelci burjuvazinin muhalefetteki diğer kliğiyle uzlaşmaya girmemizi gerektirmez, ‘‘herkesle birleşme” biçiminde ilkesiz bir siyaset izlememizi haklamaz. Erdoğan bir taraftan baskı ve şiddeti arttırırken, diğer taraftan demokrasi, hak ve özgürlükler, hatta reformlar safsatasıyla manipülatif siyasetler geliştirecektir. Ki, burjuvazinin demokrasi ve özgürlüklerden en çok bahsettiği dönemler genellikle faşist baskı ve saldırıların tırmanarak gündemde olduğu dönemler olur. Ya da faşist baskı ve saldırıları tırmandıracakları dönemler genellikle demokrasi-özgürlük-reform söylemlerine başvururlar. Bununla faşist saldırılarını gizlemeyi hedeflerler. Bütün bunların bertaraf edilmesinin yolu, burjuva kliklerle ittifak ve uzlaşmalara girmek değil, devrimci halk güçleriyle birleşip tutarlı bir mücadelenin yükseltilip yürütülmesidir. Dolayısıyla, esas öne çıkarılması gereken demokratik, devrimci ve sosyalist güçlerle ittifak ve birlikleri feda edercesine burjuva kliklerle uzlaşmayı benimsemek sürecin ruhuna aykırı sorunlu burjuva siyaset tarzıdır. Çıkış yolu bu değildir. Demokratik ve devrimci yol bu değildir. 



Mart 2026
PSÇPCCP
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
3031 

More in Makale