
Felsefe, insan kültürünün geç döneminde, insanın varoluşunu gerekçelendirmek ve dolayısı ile içinde bulunduğu doğayı anlamak ihtiyacının ürünü olarak doğdu. Bilme ihtiyacı ile bilgi arasındaki süreklileşmiş sonsuz ilişki biçimi, sınıfların ortadan kalkması ile son bulmayacaktır. Bu anlamda, sınıfların olmadığı bir toplumda felsefenin olmayacağını söylemek, matematiğin artık olmayacağını söylemek gibi bir şey olacaktır.
Komünist toplum ile birlikte diyalektik materyalist felsefenin gereksizleşeceği ya da ortadan kalkacağı yönündeki görüşler bilimsel değildir. Komünizmin ileri evrelerinde, sınıflar ve sınıflara kaynaklık eden toplumsal iş bölümü sona erdiği için ortadan kalkacak olan meslek olarak felsefedir. Diyalektik felsefenin toplumsal ve tarihsel görevi tamamlandığı için yönünü, gelecekte insanın bas başa süresiz kalacağı temel çelişki olan doğaya ve dolayısıyla derin uzaya döner. En komplike fizik problemleri diyalektik felsefeye muhtaçtır. Enerjinin olduğu her alan bilimsel felsefe için yaşam alanıdır. Mesela “Özel Görelilik” kuramının açıkladığı sorun aynı zamanda bilimsel felsefenin konusudur. “Aynı yönde devinen dizgelerde hızlar birbirleri üzerine eklenir” şeklindeki Newton Evreni, mekanik ve deterministtir. Felsefeye fazla ihtiyaç duymaz. Ama Einstein’ın fizik anlayışına konu olan evren tasarımı; “Tüm devim görelidir. Saltık devimden asla söz edemeyiz. Genel olarak bir nesnenin, şu ya da bu hızda olduğu değil, o nesnenin bir başkasına göre, şu ya da bu hızda olduğu söylenebilinir.” ifadesiyle felsefeye sonuna kadar kapıyı aralamaktadır. Klasik devrimci siyaset biliminin esas olarak Newton mekanizminden beslendiğini burada eklememiz gerekiyor.
Bu kaba fizik algısı, teori ile pratiğe dair bütün ilişki biçimlerini esas olarak yönetmektedir. Devrimci politik hareketin felsefe üretimine az ihtiyaç duymasının sebebi, bu bahsini ettiğimiz maddelerin çalışma prensiplerine dair Newtoncu fizik algısıdır. Teorik üretimlerin, fabrika mekaniği içinde yer alan ve birbirlerine benzeyen çark sisteminin birer kopyaları gibi durmasının nedeni önemli ölçüde bu evren algısından kaynaklanmaktadır. Einstein’in denklemine dahil ettiği için ömrünün son yıllarında pişmanlık duyduğu “Sabit Alan Denklemi” teorisinde olduğu gibi, bilimsel kurumlara dair determinist sabit önermelerin zamana karşı dayanıklı olmadığı anlaşıldı. Yani Newton’un bütün evrenin çalışma prensipleri için ön gördüğü, “Büyük kütleli gök çizimlerinin küçük kütlesi olan cisimleri çeker.” yönündeki sabitlenmiş önermesi, nasıl ki Einstein’ın; “Cisimler uzay/zamanı büker ve küçük kütleli cisimler büyük kütleli cisimlerin eğdiği bu uzay doğrultusuna doğru hareket eder.” şeklindeki önermesine konu olan “Genel Görelilik” teorisi ile aşıldıysa, kuantum fiziği dediğimiz modern fizikte ki yeni gelişmelerle de Einstein’ın kuramı paradokslara sürüklenmektedir. Nesnel gerçekliğin değişken ve göreceli olması, biz komünistleri mutlak bir ideolojik ve politik bilim metodolojisinden alıkoymaktadır. Devirdikten sonra kurduğu düşünsel ya da örgütsel sistemi değişmez bir kutsal varlık olarak ilan etmek komünistlerin işi olmamalıdır. Paradigmalar ve nesnelliğin bilgisine dair bulgular, sadece proletarya için kullanışlı olduğu sürece anlamlı ve değerlidirler.
Bu nedenle cesaretle yıkmak, umutla yeniden kurmak ve sonra yine yıkmak ve adeta sonsuza kadar böyle davranmak gerekiyor. Evren sadece kuarklar gibi basit ve kararsız maddelerden olunsaydı eğer, tabii ki bir felsefe olacağından bahsedilemezdi. Maddelerin hareketleri kararlı ve kompleks bir hal aldıktan sonra ancak felsefeden bahsedilebileceğini iddia eden görüşler bilimsel olarak oldukça şüphelidirler. Tabii ki felsefeden bahsetmek için maddenin kompleks bir gelişim içinde olması gerekir ama maddelerin hareketlerini daha erken bir dönemde keşfedemeyen felsefe yeterince devrimci değildir.
Kuşkusuz fizikteki keşifler felsefeyi etkiler, yönlendirir ve yeniden yapılandırır ama, felsefe çoğunlukla fiziğin önünde giden bir kutup yıldızı gibidir. En azından bu potansiyel olarak böyledir. Ve bunun böyle olmasının ciddi imkanları vardır. Paradokslar, önlenemeyen kavramsal ara ve alt bağlaşıklar, köprüler ve gölgede kalan hayaletimsi patikalar devrimci felsefe ile aşılır. Eğer komünist felsefe ilerlemek için fizik yasalarının yol açtığı yeni bir sürprizi bekliyorsa, devrimci iş yapma enerjisini kaybetmeye başlamış demektir. O zaman biz, elekromanyatizma teorimleri ve Maxwell denklemleri aşamasına gelmiş olan kendi döneminin bilimsel evrimine yaslanan Engels’n, Einstein’dan önce ışığı madde olarak algılamış olduğu gerçeğini nasıl açıklayacağız? Engels in bunu öngörmesi için Einstein’ın (E=mc2) denklemini bulmasını beklemesi gerekmemiştir. Hatta Engels yoldaş, diyalektik felsefenin kurucusu olarak çağın temel fizik problemlerine bir kutup yıldızı gibi ışık tuttu. Burada, insan gözlem, deney ve araştırmasına göre madde henüz tam kompleks olarak kendisini belli etmeden önce komünist felsefe kuramsal örüntüler arası köprücükleri ustaca kurarak modern fiziğin problemlerini çözümledi. Bu gerçekten de enternasyonalist proletarya için büyük bir bilimsel deneyim mirası olduğu gibi gurur vericidir de.
Engels, “Ludwig Feurbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu” adlı eserinde şu vurguyu yapar; “Materyalizm, doğa bilimleri alanında çığır açan her yeni buluş ile kaçınılmaz olarak biçimini değiştirmek zorundadır…”. Bu ifadeler ise materyalizmin gelişen canlı bir bilim olduğunu ve şabloncu yöntemlerden kurtarılması gerektiğini bizlere bildirir. Diyalektik ve tarihsel materyalizm kendi çağının maddi hareketlerinin resmini veren kitap alıntıları ile geliştirilebilecek bir bilim değildir. Bir yandan doğa bilimlerindeki gelişmeleri yakından takip etmek ve buradaki ilerlemeci değişikliklerden etkilenmek, diğer yandan da yaygın ve hakim yöntem olmak zorundadır.
.









