
Bir yönüyle feleğin dönmekte olan zincirli ve kanlı çarkını aramaktadır Baba Tâhir-i Uryân. Bu çarkın döndükçe bilenen mülk nefsine yöneliktir onun öfkesi. Gördüğü ve hassas vicdan gücüyle hissedip sigaya çektiği sınıf farklılıklarını etinde kemiğinde hissetmekte, onu şiirinde gama dönüştürmektedir. Dûbeytîler nehir ise gam onun kaynağıdır.
Kendine sorduğu dünya sorularının can alıcı sorusunu feleğe soracaktır:
“Eğer feleğin çarkı elime geçerse ona sorarım
Bu niye böyledir o neden öyledir
Birisine yüz çeşit nimet vermişsin
Ötekine ise kana bulanmış bir arpa ekmeği.”
Hemedan’ın izbelere sığınan yoksulları, hayal alemlerinde her şeyi bulmaktadırlar, gerçekte ise bulamadıkları tek şey, kana bulanmış arpa ekmeğidir. Babanın bu asiliği,hem bu aç halkın kahrından hem de Hallacı Mansur’u içine alan ve Baba’dan çok sonra da Yarsani olarak devam eden İran batıniliğinin radikal damarından geliyor. Bu ruhun kökleri güneş ve ateşin özünde, Zerdüşt dinindedir. Hz. Ömer’in komutasındaki İslam ordularının kan ve demirle söndürdüğü bu ateşe karşı bir hayranlığı vardır Baba’nın. Eşitlik, saflık, doğruluk ve birlik düzleminde var olmaya gayret eder. Bu düzlemde toplamaya çalışır Hemedan’ın en çileli, en bağırı yanık insanlarını:
“Bağrı yanıklar gelin toplanalım hep birlikte
Kederlerimiz üzerine konuşalım hep birlikte
Tartıyı getirin ve tartın dertleri
Kimin daha ağırdır derdi görürüz hep birlikte”
Babanın gamını, çilesini Hemedan’ın Tüm yoksulları çekmektedir ama bunun kendi kalbine doğru ışıldayan ve şiire dönüşen özünü kaç kişi görmektedir. “Hiç kimse görmek istemeyenler kadar kör değildir” der Baba.
El-Kindî’nin “hikmet sevgisi” dediği felsefe, Baba’nın cismani ve ruhani çıplaklığında tebessüme durmuş gibidir. Tüm varlık alemini içine alan bu tebessüm, bir yanıyla gam, diğer yanıyla aşk alemine dair sorular sormaktadır. Her ikisi de Baba aynı anda hem enginleştirmekte hem de zerrecik kadar küçültmektedir. Bu durum onu, “Ben bir testiye dökülen okyanusum. Ben harfin noktasıyım,” diye dillendirir.
Baba, Hemedan’ın tarihsel ve güncel acısından varlığa doğru anlam arayışına çıkmış bin parçalı bir kalb dili gibidir. “Bir ince kadehtir yüreğim, billurdan,” der Hemedan’a:
“Bin parça olur ah edip iç çektiğim ân.
bak, gözlerimin yaşları kan yağmurudur
ben bir ağacım, kökleri kan
dalları yanlış bir hikayedeyim beni yeniden yaz.”
Halk, Babanın çileli ve acılı olduğu için çıplak gezdiğine, çıplaklığın haktan geldiğine inanmaktadır. Halk, zaten yarı çıplaktır. Ve ayrıca Baba gibi kendi sessizliğinin dilinde gezinen, Hemedan’ın dışındaki Elvend Dağı’nda, geceleri onun sohbetine katılan Baba Câfer ve Seyyid Hemşa gibi başka çıplak kalenderler de vardır. Baba, kendi çile ve acısını sadece kendi çıplaklığında değil, kendini kuşatan bu çıplak dünyanın varlığında da seyretmektedir. Her bir çıplak onun gözünde, çıplak doğan bir bebek gibi günahsızdır. Sahip olduğu irfan bunu telkin etmektedir ona. Gaipten geliyor, görüyor, hissediyor, incelikli, derin dubeytlere yol açıyor.
Ehli Hak’a mensup Deylemli Kâkûyîlerin hakim olduğu Hemedan’da aşık çoktur. Ama göklerin ilmini okumamış ve meyhaneye hiç yolu düşmemiş aşıklarla Baba Üryan’ın pek bir işi yoktur. İyilik veya kötülük etme diye bir derdi de yoktur. Servet saman derdini dinlemeye hiç sabrı yoktur. Şöyle der:
“Ben ne alış-veriş fikrindeyim ne de kâr
Yüreğimde ne iyilik ne de varlık düşüncesi var.
Çeşme başı, su kenarı istemem
Çünkü her gözüm binlerce akan nehir gibidir.”
Baba Uryân, “Çaresiz ve deli bir gönül” sahibi olduğunun haddinden fazla bilincindedir. Hemedan’ın yoksul çoğunluğunun çaresizliğini, titrek bir mum gibi içinde taşımaktadır. “Şöhretimin veya utancımın olduğunu biliyorum,” demektedir. Çırılçıplak gezdiği ve kendi deyimiyle “külde külhanda” yattığı için servet saman sahibi katmanlardan eleştirenler de vardır. O, bunları kale almaz. Çünkü aşk söz konusu olduğunda arın, utancın ve namusun sözü olmaz. Şöyle der:
“Ey gönül biçareyim biçareyim biçare
Elimden namus şisesi taşa düştü
Herkes diyor ki, arın yok utancın yok
Âşık olanda ar ve utanç ne arar.”
Şarapla arası gayet hoştur. Ondaki eşsiz cevheri sezinleyenler, şarap sunmaktadırlar onun şarapçı cevherine. Baba için şarap, benliği gerçek dünyanın acılarından koparıp, derin, batıni aleme taşıyan, ilahi bir iksirdir. Gamın ve aşkın büyülü renkleri, hasletleri vardır şarapta. Yoksullardan, harabe ve izbelerden özümlediği acıları harlandırır, demler, duygu halesine dönüştürür, dubeytleri doğurur şarap. Bundan dolayıdır ki şarap konusunda kendisine yönelen eleştirilere aldırmaz:
“Eğer sarhoşların sarhoşuysak sendendir
Eğer ayaksız ve kolsuzsak sendendir
Hindû, kâfir veya Müslüman’sak
Ne milletten olursak olalım yine sendeniz.”
Bazen gece de yürümektedir. Bu, Baba’nın kendi hayal cevherine doğru, üzüm şarabının kadehiyle birlikte yürüyüşüdür:
“Gece karanlık, yol taşlık ben ise sarhoşum
Kadeh elimden düştü ve kırılmadı
Onu koruyan iyi korumuş
Yoksa yüzlerce kadeh düşmeden kırılmıştır.”
Onun kadehi kırılsa da, daha yere varmadan,havada kırılır. Çünkü, akıl ve vicdan iflasının had safhaya vardığı bir dünyada, Tanrıyı ve onun meleklerini değil, kendi gönlünü esas almıştır. Böylesi şartlarda, “Körüm sağırım, benim hiç ilmim yok,” der. Gönlünün ise tanrıdan habersiz olduğunu ve şeytanın nefsine boyun eğdiğini ve meleklerden kıymetli olduğunu ifade eder:
“Ey gönül, tanrıdan habersizsin ne fayda,
Şeytanın nefsine boyun eğmişsin ne fayda
Senin kıymetin meleklerden daha çoktur
Sen kendi kıymetini bilmiyorsun ne fayda.”
Yüzünün tozu toprağı, gönlünün derdi ve nâlanıyla kendi içine aldığı yetmiş iki milleti gezmiş gibidir. İnsanlığın bölünmüşlüğünden, mezheplerin ve yeşil kümbetlerin çokluğundan, bu çokluğun yarattığı bitip tükenmez dalaşlardan, bu dalaşların hakim feleğinden bizardır. Bunları yıkma çağrısı şiirine yansımaktadır:
“Bir ah ile yeşil kümbedi yakarım,
Feleği baştanbaşa yakarım.”
Çaresizliğin ahıdır bu. Yıkıcı ve korkusuzdur. Bir an meselesidir. Onun için bu onun ölümden korkmadığı anlamına gelmez. “Bilmiyorum, neden ben başıboşum?” diyen ve her gün ölen Baba Uryân‘da, ölüm korkusu derindir. Bu onun yaşama ve aşka fena halde tutkun olmasından kaynaklanmaktadır. Şöyle der:
“Vay o günden ki, dar mezara sokarlar beni
Ve başıma toprak, taş ve çöp dökerler
Yılanlardan kaçmak için ayağım olmaz
Böcekler ile savaşmak için elim olmaz.”






