
Toplumsal çoğunlukları yalnızca kırbacın ve ateşin gücüyle uzun süre esaret altında tutmak mümkün değildir. Yüzyıllara yayılan sınıfsal egemenliğin inşası ve devamı için bin yıllık kurumsal yalanlara da ihtiyaç vardır…
Sınıflı toplum tarihi, egemen kastların, zırhına büründükleri çıplak zorun yanında “vatan-millet ve tanrı aşkı” gibi büyük yalanlara başvurmadan ezilen sınıfları hizmetlerine koşamayacaklarını, üniforma giydirip ateşe süremeyeceklerini yeterince teyid eder. Tarihin tüm mega cinayetleri, komşu halkların zenginlik birikimlerinin yağmalanışı, “iç düşmanlar”a reva görülen vahşet… hep “tanrı-vatan-bayrak-şehitlik” gibi motiflerle maskelenegelmiştir.
Tüm bu edimlerin ve sınıfsal hükümranlığın yegâne icra aracı devlet olunca, tabiatı gereği “devletin bekası”ına dua eden ve varlığını onun varlığına armağan eden bir kullar ordusu da yaratılır…
Devletin (ezen/asalak sınıfların) “bekası”na bir de kutsiyet atfedilince, artık her tür caniyane yol-yöntem ve aracın kullanılması da pekâlâ mübah hale gelebiliyor.
…
Örneğin, Manilovski’ler, Papaz Gapon’lar, Yevno Azef’ler, Arşavir Sahakyan’lar da, standart resmî ideolojik klişelerle doldurularak, aynı amaç için “özel misyon”la yükümlü kılınıp ortalığa salınabiliyor. İlk bakışta bunlar da herkes gibi “olağan insan”dır. Ama onlar, misyonları gereği binbir yüzlüdürler ve çoklu hayat yaşarlar. Bazı hallerde yardımsever yandaştırlar, bazen can-ciğer yoldaş… Bütün bu roller, yüklendikleri misyonun gereğidir. “Devletin bekası” ve “vatan-millet” aşkı gibi doğma ve iktidar hurafelerinin yanısıra örtülü-örtüsüz ödeneklerle de beslenip motive edilen bir güruhun mensupları, devlet(ler)in, devlet içi çete kavgalarının en bayağı, en hain ve kalleş işlerini görmeye, tarihin en kirli suçlarını işlemeye ayarlanmış olurlar…
*
Bu girizgahı neden yapma ihtiyacı duydum?
Birkaç gün önce, “avukat” Ahmet Hulusi Kırım bir çeşit nasyonal polis sosyalizminin üslubu, argümanları ve zihni arka planıyla, hakkımda bir “Açık Mektup” kaleme almış. Doğrudan benimle ilgiliymiş gibi görünen, ama hesabı “derin” olan bu “ACIK MEKTUP”tan sonradan haberim oldu. Çünkü erişimime kapalı olarak yayınlanmış bir “Açık Mektup”tu bu.
Burada şunu hemen belirtmeliyim ki, “avukat” A. Hulusi Kırım ile “özel” ya da “kişisel” bir sorun yaşamış değilim. Hatta mektubunda kendisinin de açıkça ifade ettiği gibi, kayda değer bir kişisel tanışıklığımız da bulunmamaktadır. Ama yine de satır aralarına “Evlat” falan gibi hadsiz hitaplar sıkıştırarak, aklınca kendine “güven referansı” yaratmaya çalışmış. Yetmemiş, doğrudan, kaynağını çok iyi bildiğimiz o tehditkâr dile başvurmuş. Bu kaotik/şizofrenik ruh halini onun “çoklu hayat” yaşamasının gereği sayıyorum. “Evlat” türünden üstenci, magandavari hitabını ise Şükrü Balcı’larınkine pek benzettiğimi de geçerken belirtmeliyim.
Dil ve yazım hatalarıyla dolu çalakalem mektubunda üstenci ve aslında tedirgin bir edayla şöyle buyurmuş “avukat”ımız: “Bu zat yurtdışında ve onunla hesaplaşma şansım yok”. İnsan sormadan edemiyor. YD’ında değil de İstanbul’da yaşıyor olsaydım, yaman “Kaypakkayacı avukat”ımız benimle ne tür bir “hesaplaşma” içinde olurdu acaba? Bir suikaste mi kurban götürürdü, yoksa sorgucu meslektaşlarının önüne mi atardı? Deneyimleri neyi gerektirirdi?
YD’ı çok da uzak bir yer değil aslında. Öfke ve nefret krizine girip yarı açık, yarı örtülü ve beyhude şantajlara başvurmadan önce, gelip birkaç gün misafirim olabilirdi sözgelimi. “Vartinik”ten az biraz uzak olsa da, güneş aynı Akdeniz güneşiydi nasılsa… “Hukukçumuz”un herhangi bir pasaport engeli olduğunu da sanmam. Elinin altında yarım asırlık derin bir fezlekeler arşivi bulundurma ayrıcalığı ve kendisi hariç her şeyi soruşturmakla memur edilmiş bir hukukçu olma avantajıyla, birden fazla pasaport edinmesi işten bile sayılmazdı… Ayrıca,içinde/başında bulunduğu gerilla savaşı alanlarından birkaç günlüğüne izine ayrılması dünyanın sonu da olmazdı herhalde!
*
Muhatabına “zurnanın son deliği” demiş mektubunda… Bu da çok tanıdık bir tanımlama!
Devletin karanlık dehlizlerinde bu lafı duymayan devrimci-komünist yok gibidir. Bir şey daha; Komünistlerin arasında zurnanın ilk veya son deliği olmak gibi bir statü ya da hiyerarşi düşkünlüğü/tapıncı yoktur. Varsa eğer, kendine yabancılaşma halidir bu ve komünistlerin kültürü değildir. Devletin yeraltı labirentlerinde rütbe ve çıkar için birbirini tepeleyen bitimsiz çete savaşlarının beslendiği kültürel kaynakların kimlere ait olduğunu (yakın bir tanık olarak) iyi bilir “avukat”ımız!” Burada da, “parlak” bilinçaltı mekanizmalarının fikir-zikir diyalektiğine gayet uygun işlediği anlaşılıyor…
*
Mektubunda, “büyük bir paniğe kapıl”dığım iddiasında bulunmuş “seçkin hukuk otoritemiz!”. Boş bir kuruntu değilse şayet, en ucuzundan bir polisiye teknik ve karşı telaşın dışa vurumudur bu…
*
“Evlat o dediklerin benim gibi 1987’den beri hiçbir kurumla ilişkisi olmayanın üzerine yapışmaz” demiş, yarım yüzyıllık bir hareketin noter sertifikalı “arşivci”si. 1987’ye kadar hangi aşamalardan, nasıl geçerek geldiğinin, sonrasında kimlerin icazeti ve körlüğü sayesinde kaç kanatla aynı anda ilişki sürdürdüğünün, hangi dergilerin sahiplik ya da yazı işleri müdürlüğünü yürüttüğünün ayrıntılı yanıtlarını “sıkı arşivci” olarak öncelikle ve en iyi kendisi bilir. Bir de, malum merciler tabi…
*
“kirli geçmişi”im veya “Yoldaş katili” olmak hükmüne gelince:
Bu tarz maksatlı, histerik ve aynı zamanda gülünç hezeyanlardan oluşan nitelemeler olsa olsa, sahiplerinin karanlık dehlizlerinde “iş” gören özel ünitelerin “müesses nizam”a başkaldıran muhalifler hakkında imal ettiği hoyratça bir itibar infazı hükümü olabilir. Kendisi dışında (mülkiyet dünyasının kadim eşitsizliklerine, onun muhafız kurumlarına, militer/paramiliter çeteler nizamına itirazını sürdüren) herkesi soruşturan misyon masası mensubu, arzu ederse şayet, çok genç yaşlardan itibaren KAYPAKKAYA şahsında temsil olunan komünist değerler manzumesine ve onun mücadele hattına gönül vermiş, bu uğurda samimiyetle çalışmış bir komünistin geçmişini araştırıp yayınlayabilir.
Hatta, istenirse eğer, mensubu olduğum ötekilerin ötekisi bir halk topluluğunun hangi tarihsel, sosyopolitik ve demografik nedenlerle asıl mekânlarından koparıldığı gerçeği de araştırıp soruşturabilir. Bunda hiçbir beis olamaz. Zira, karşılaşacağı hikâye, Osmanlı-Cumhuriyet egemenlerinin utancı ve gadre uğrayan yerli halkların ve onların bağrından çıkan direnişçilerin onur hikâyesi olacaktır. Buna dair gerekli belgeler ise, Genel Kurmay ya da vaktiyle Yusuf Halaçoğlu’nun sözünü ettiği gibi, “T.Tarih Kurumu”arşivlerinde bulunur…
Bu çaba, kendi geçmişini, dününü, bugününü özenle saklayan, ama başkalarının geçmişini arzuyla soruşturan tiplerde “keramet” keşfeden kimi safdiller için de biraz uyarıcı, bir nebze aydınlatıcı olur umarım…
*
“Arif Aluc’un (Uluc) masum aşk hikayesinde kurumunun olüm kararı yokken niye katlettin?(teferruatını yazmamı ister misin)” demiş, kendini “Vartinik”le, “Güneş”le vs irtibatlandırmaya çalışan bir “muamma!” Meslek icabı yapılmış, derinliğinde ise özel harp tekniği yedirilmiş tipik bir kontra propaganda, düşük kalibreli ve korkak bir sorgucunun dilinde boş bir soru ve şantaja dönüşmüş.
Bir defa, soykırımcı/koyu anti-komünist sistem karşısında zorunlu tarihsel nedenlerle yasaların ötesinde konumlanmış bir partinin, yani kendisinin de bir şekilde bulaşıp etrafında dolandığı TKP-ML’nin tarihsel bir kesitinden ve bütünlüğü içinde doğrudan sorumluluğundan “kişisel sorumluluk”lar üretmiş, kimin yetkilendirdiği belli olmayan bu soruşturma yargıcımız! Dolayısıyla da, sözünü ettiği kişi ve akıbetinin muhatabı, (bir mensubu olmaktan onur duyduğum) parçalanmalar öncesi TKP-ML’dir.
Acıklı bir “romantik mesele”ye kurban gittiğini iddia ettiği “yoldaş”ı “Aluc (Uluc)”u ortak tarihimizin yüzaklarından olan Ahmet Yavuz’un (Hamido’nun), TKP-ML GKK’nın Adapazarı askeri kampının bastırılması da dahil, bir çok “sislenmiş” olayın bir numaralı şüphelisi olarak gördüğünü, bunu onun yüzüne karşı söyleyip açıkça, “sen bir ajan-provakatörsün” dediğini de bilmesi gerekmez mi, “derin arşivci avukat”ımızın?
Bu olaydan birkaç ay sonra Hamido’nun kanlı bir pusuya düşürülüp nasıl katledildiğinden de haberdar değil mi sahiden? Bu olaylar hakkında “derin arşiv”i ve hafızası neler söylüyor acaba? TKP-ML’nin hücre sistemine dayalı, yukarıdan aşağı örülen bir piramidal örgütsel bünyeye sahip olduğunu, hiçbir organ sorumlusunun ilgili organların onayı dışında ve kendi başına bir eylem adımı atamayacağını, bunu yapması halinde kendini derhal örgütün dışında bulacağını sahiden bilmiyor mu “uzman hukukçu”…
*
“1987’den beri hiçbir kurumla ilişkisi olmayan araştırmacı-arşivci hukukçu”muzun partinin temel hukukundan, işleyiş yasalarından haberdar olmaması mümkün değildir. Buna rağmen, kırk küsur yıl sonra ve kuyruğuna basıldığı hissine kapılarak meseleleri kişiselleştirmesini neye yormalıyız?
Her şeyden önce adalet, eşitlik ve özgürlük için mücadele veren (ama kusurlardan da azade olmayan) TKP-ML gerçeğine, onun toprağa düşenlerine, ona gönül vermiş kadrolarına, üyelerine, taraftarlarına açık bir hakarettir bu minvaldeki kampanyalar. Çünkü bu parti, kavgaya tutuştuğu harami bir devlet olgusuna ve onun sahibi egemen sınıflara karşı mücadelesinde izleyeceği yolu aynı zamanda bir hukuk manzumesi olan tüzük ile yürütür. “Derin arşivci”mizin devletin karanlık, kuralsız labirentlerinde muhaliflerine reva gördüğü pratiklerle komünistlerin pratiğinin apayrı uçlarda durduğunu, asla benzeşmediğini iyi bilmesi gerekir.
Ama o ve benzerleri ipe-sapa gelmez bu türden iddialarla bir tarihi lekelemeye kalkışırken, hâlâ kendisine inanacak safdiller bulabileceği umudunu taşıyor olalı…
“50 yıllık tarih, benim de tarihimdir” diyen bütün kanatlar, bu yapıya emek vermiş, gönül katmış her kesim ve kişi, açıktan yürütülen bu kontra kampanyanın mahiyetini, hedef ve kamuflaj tekniklerini elbette sorgulayıp anlayacaktır artık…
Tam bir dezenformasyon ile benzediği “Açık mektubu”nda, (teferruatını yazmamı istermisin) diye sormuş, ferman sahibi soruşturma yargıcımız. Manyetik alanının etrafında dolanıp duran “kullanışlı aparatlar”ı bir kenara iterek, doğrudan kendi adına sahne alması hayırlara vesile olacaktır… Vaktiyle Hürriyet, Günaydın ve Tercüman gibi düzen gazetelerine servis edilen asparagas hafiye senaryolarını yeniden yazabilir elbette. Böylece kendisine ve malum harp hücrelerinin himayesindeki karanlık gölgelere karşı daha katılımcı ve aydınlatıcı bir karşı soruşturma açılmasına vesile olmuş olur umarız…
“İte taşlaşmaktansa çalıyı dolaşmak yeğdir” şartlanması da, geldiği yol ayırımında kendine bir yön tayin etmiş olur böylece. Zira itlerin çoğaldığı, etrafında dolanacak çalıların ise azaldığı bazı tarihi dönemler vardır ki, birey ve kollektiflere fazlaca bir manevra alanı bırakmaz.
Onyıllardır düzinelerce eski kadro ve tanık tarafından konuşulagelen kumpas, komplo ve cinayet anatomisinin daha bir açıklık kazanabilmesi önemli ölçüde dönemin tanıklarının onurlu duruşuna, cesaretine, değerlerine ve düşen yüzlerce yoldaşın anılarına saygı ve sadakatle ortaya çıkacaktır.
Süleyman Cihan’dan Hasan Hakkı Erdoğan cinayetine, Tuzla cinayetinden sayısız tutuklatma ve operasyona uzanan hatta ismi sıklıkla zikredilen; yüzüne karşı defalarca, “Sen kimsin ve seni bu harekete kim tanıştırdı”, “benim işkenceli sorgumda senin ne işin vardı?”, “izlendiğini-gözlendiğini bildiğin halde hapishanelerle dışarı ardındaki koordinasyonu hangi rahatlıkla yürütüyordun?”, “bu örgütün en sıradan sempatizanın dahi nasıl sistemli bir tarzda izlendiği ve gözaltına alındığında ne tür ağır işkencelere maruz kaldığı, yıllarca kafeslere kapatıldığı bilindiği halde, nasıl oluyor da sen, üstelik de yaman Kaypakkayacılığına, üstüne vazife olmayan türlü işlere burnunu sokmana rağmen herhangi bir soruşturmaya, sorguya tabi tutulmuyorsun?” gibi sayısız ciddi soruya muhatap olan, ama yanıtları ısrarla gargaraya getirip bir de “hesap sorma” pişkinliğine, hedef şaşırtma manevralarına girişen biri sadece komünistler nezdinde değil, aklı başında herkes bakımından ancak ve yalnızca, “misyon sahibi profesyonel bir arsız” olarak tanımlanabilir.
*
Misyon sahibi “hukukçu”muz mektubunda beni kastederek, “Seni defalarca ziyaret ettim” gibi tekil bir ifade kullanmış. Bunu bilerek mi söylemiş, anlayamadım. Birlikte geldikleri ikinci Avukat hayatta. İki kez ziyaretime geldiklerini hatırlıyorum…
Ayrıca, kendilerinin hangi organ ya da kadrolar tarafından avukatım olarak tayin ettiklerini bugün bile bilmiyorum. Benim açımdan, 19 yaşında bir gençken üyesi olmaktan gurur duyduğum “partimiz göndermiş”ti onları, hepsi bu! Bilenler bilir. Bugünün mülk/makam ve şöhret düşkünlüğü gibi pazar “değer”leriyle bakıldığında asla anlaşılamayacak olan o büyük güven duygusu, o zamanların temel ruhu ve değeriydi.
*
İdam cezası almama kesin gözüyle bakılan tutukluluk dönemimi ve hapishane firarımı kastederek, “Eğer şimdi hakkımda söylediklerin doğru olsaydı sen oradan çıkamazdın…” demiş, hikmetinden, kudretinden sual olunmaz atom altı “hukukçu”muz. Üzerine konuşmak spekülatif olur tabi… Ama şu kadarı söylenebilir: Firar niyeti, tasarısı ve eylemli kalkışması, kafeslere kapatılan her militanın ortak duygu ve tasarısıdır. Sözkonusu “kinaye” sahibinin hangi tarihten itibaren ve kaç kimlikle çalıştığını bilemem elbette… Fakat hapishaneler tarihinin, farklı saiklerle göz yumulan, hatta ödüllendirme babında yol verilen firarlar kadar, ilgili mercilerin sıkı gözetimine, aktif engelleme çabalarına rağmen gerçekleşen firar eylemleriyle dolu olduğu gerçeği de tarihin malûmudur…
*
Kendi düzeyine gayet uygun olarak “o küçük adam” dediği M. Oruçoğlu’na dair görüşlerim hem yazılı hem de sözlü haliyle kayıtlarda mevcuttur… Oruçoğlu bu tarihin, özel mülkiyet dünyasının değer yargıları ve epistemolojisiyle olan ilişkilerini gayet bilgece ve dervişane bir enginlikle kesmiş, eleştiri üstü ve kusursuz da olmayan, ama bizim tarihimizin çok değerli komünist bir aydındır. Bu konuda özel harp hücreleri gibi veya koyu taassup temelli ve marazlı önyargılara uygun düşünmek zorunda değilim pek tabii ki…
Oruçoğlu’na karşı -mikro cemaatinin yeminli mensuplarını ve bir süreliğine de olsa aldatmayı başardığı bazı safdilleri yanına alarak- yürüttüğü kampanya bağlamında, “seni uyaran küçük bir not paylaştım ama mesajımı anlamadın. Aksine telaş ile hakkımda tevzirat yaptın ve hala da yapıyorsun,” diyor tehditkar bir dille, “şifreli mesajcı”mız. Biz komünistler, devletin koçbaşı kurumlarının ve onların alt sıra hafiye karikatürlerinin kodlu, taklit mamülü tehdit masajlarına prim vermiyoruz. Bu hususta başka adreslere başvurmasını öneririm zat-ı muhtereme…
Ayrıca kendisiyle ilgili olarak “tezvirat” yapma gibi amacım olamaz. İyi bilmesi gerekir ki, komünistlere göre değildir bu“tezvirat” işleri. Ama, Talat Paşa’lardan Sarı Paşa’lara, Bahattin Şakir’lerden Kara Kemal’lere, Topal Osman’lardan Ogün Samast’lara kadar uzanan hattaki teşkilat ımahsusacı/soykırımcı gelenek ve kurumlarla tarihsel bir sorunumuzun ve mücadelemizin olduğu aşikâr…
*
“ACIK MEKTUP” denilen ibret vesikasında yer alan ve hem polisiye hem de histerik bir kindarlık kokan son 4 soruyu yanıtlamaya değer bulmuyorum. Çünkü iler tutar hiçbir yanı yok bu hezeyanların.
***
Papaz Gaponların ve Manilovskilerin de akıllı ve aptal olanları vardır. Görev süreleri ve hatta bir ömür boyunca stratejik hareket edenleri olduğu gibi, eceline susayan merkepler gibi bağıra çağıra kurdun üzerine gidenleri de vardır. Başlangıçta ihtiyatlı davrananları, ama zamanla (işledikleri ve yanlarına ilelebet kâr kalacağını düşündükleri suçlar ve karşılığında aldıkları rütbelerin yanıltıcı özgüveniyle) tedbiri elden bırakanları… Ve de, “Komplo Tarlaları”ında ıslık çalarak hedef şaşırttığını düşünenleri…
Bütünlüğü içinden bakıldığında, hareket içi parçalanmaların oluşmasında, parçalanma sırası ve sonrası yaşanan sızdırma-devşirme gibi operasyonlarda ve pek çok değerli komünist kadronun kanlı tasfiyesinde doğrudan veya dolaylı, yarı açık yarı gizli bu Gapon ve Manilovskilerin ciddi bir payı olduğu kuşkusuzdur.
Peki, tarihsel ve organik bütünlüğü ciddi ölçüde hasar almış/dağıtılmış bir hareketin çevresinde değneksiz gezen Gapon-Malinowski kopyaları neden hâlâ üstten gelmeye, cüretkârca davranmaya devam ederler?
Bir hareketin tarihiyle, onun değerler bütününüyle, bu değerler bütününe samimiyet ve bilinçle gönül vermiş kimi mensuplarıyla neden sürekli uğraşılır?
Resmi ideolojik varyantlarca görmezden gelinen, üzeri betonlanmak istenen KAYPAKKAYA hattındaki kitleselleşme çabaları neden ve hangi sakilerle sistemli tarzda sabote edilmeye çalışılır?
Hâlâ “vartinik” diyen, “güneş” diyen kimi şahsiyetler, neden onca kronik sınıfsal/toplumsal sorun ve örgütlü kötülük dururken, tarihsel saflaşmanın doğru tarafında duran kişiler şahsında bir tarihsel itiraza, yaralarını onarma ve sesini duyurma çabalarına karşı yıkıcı kampanyalar yürütürler?
Yapay ve boydanboya sahte bir radikalizm gösterisiyle maskelenmek istenen şey gerçekte nedir? Hangi maddi dürtüler ya da sosyopsikolojik mekanizmalar insanın kurusıkı söylevlerle gerilla savaşı yürüttüğünü sanmasına, on milyonları peşine takarak 21. Yüzyılın en uzun yürüyüşüne çıkmış ultra kahramanlar gibi konuşmasına neden olur?
Neden hâlâ, mega fail kurumların icazetiyle Vartinik kalpazanlığı oynayan, KAYPAKKAYA’nın üzerine Kaypakkaya ile giden, beyhude bir antik zaman aldanması ve aldatması kendine yaşam alanı bulabiliyor?
Ve neden, yarım asırlık bir tarihin özellikle de bir kanadının yaralarını onarma çabaları, kitleselleşme çalışmaları, yayın kurumlarının yarattığı destek ve sempati halesi muhtelif kılıf ve gerekçelerle hedef alınır?
Ve nasıl bir kin, nefret, haset, körlük, korku ve aymazlık gibi duygular karışımıdır ki, kendini bitimsiz bir “eleştiri” ve olumsuzlama içinde kamufle eden, düşmanca azmettirildiği aşikâr olan kök kazımaya dönük kampanyalara seyirci kalabiliyor?
Ortak tehditlere etkili, kollektif tepkiler vermek yerine, ‘komşunun göçürülmesinden bize de bir pay düşebilir’ beklentisi ve hazin yanılgısından ne zaman çıkılacak?
…
Yoluna devam eden tarih, her kalibreden Manilovski ve Papaz Gapon’lara, onların işverenlerine, onları korku ya da çıkar gibi dürtülerle kamufle edenlere şunu söylüyor:
Sizler, “Bazı insanları süresiz kandırabilirsiniz; bütün insanları da bir süreliğine aldatabilirsiniz; ama bütün insanları tüm zamanlar için aldatamazsınız”!









