
İsrail-Filistin çatışmasında tam anlamıyla sözün bittiği yere gelinmiştir. Çünkü, evrensel hukuk normları olarak kabul edilen, istisnasız olarak her devletin uyma zorunluluğu olan ve savaş ve insanlık suçu olarak kabul edilen savaş dışı olan masum çocuk ve sivillerin katledilmesi, kimyasal-biyolojik gibi kitle katliam silahlarının kullanılmaması, bugün özellikle siyonist İsrail devleti başta olmak üzere, sivillere dönük katliam gerçekleştiren cihatçı örgütler tarafından da tanınmamaktadır. Siyonist İsrail devleti uluslararası anlaşma ve savaş hukukuna uyma, insanlık ve savaş suçu işlememe noktasında yapılan hiçbir uyarıyı dikkate almadan sivillere dönük katliamlarını hoyratça devam ettirmektedir. Siyonist gericilik tüm dünyanın gözleri önünde beyaz fosfor bombalarıyla masum çocuk ve sivilleri canice katlederken bu katliamları durduracak tek bir mekanizma işlememekte ya da tanınmamaktadır. Bugün, egemen olan tek şey yağmacı, işgalci ve faşist güçlerin yaşam hakkına kuralsız saldırısıdır. Emperyalist ve bağlaşığı gericiliğin gerçek yüzü bugün çok daha çıplak biçimde gözler önüne serilmiş, kanla beslendiği Gazze kıyımında bir toplu sivil katliam olan hasta hane bombalanmasında da bir kez daha ispatlanmıştır…
Filistin-İsrail çatışmasında gelinen aşama uluslararası bir çelişme halini almış durumdadır. Ulus veya halklar arasına nifak sokarak birbirine kırdıran emperyalist haydutlar başta olmak üzere bilumum gerici güçler çatışmaya müdahil olmuş durumdadır. İsrail’in arkasında duran ve Filistin halkının direnişini destekleyen güçler olarak iki taraflı bir bloklaşma vücut bulmuş durumdadır. Dolaylı-dolaysız iştiraklarıyla çatışmanın arka güçleri bağlamında savaşın niteliği değişmekle birlikte, çatışmanın kapsamı da genişlemiş durumdadır. Uluslararası hegemon aktörler ile birlikte bölgesel aktörler etkin olarak sürecin içindedir. Filistin ve İsrail eksenli olmak üzere, iki bloklu saflaşma dünya sathına yansıyarak giderek belirginleşmektedir. Bu realite, emperyalist güçler arası dalaş ve çelişkileri yansıtmakla birlikte, bunlar arası dengeleri etkileyen muhtevasıyla, dünya savaşı gibi korkunç bir yıkım tehlikesini gündeme getirmekte; III. dünya savaşı, siyasi şartlar bakımından ihtimal dışı tutulamayacak bir tehdit olarak belirmiş durumdadır.
ABD’nin, Savaş gemilerini doğu Akdeniz’e göndermesi ve bunları yeni savaş gemileri ve hava araçlarıyla takviye etmesi blöfle sınırlı olmadığı gibi, İngiltere’nin “Kraliyet Donanması”na ait savaş gemisi ve uçaklar göndermesi de bir tatbikat değildir. Öte taraftan, Rusya’nın bağımsız Filistin devletinin kurulmasına dönük açıklamaları da anlamsız açıklamalar değildir. İsrail’in Suriye’nin hava limanlarını bombalaması, İran’ı tehdit etmesi, buna karşın İran’ın karşı tehditlerini yükseltmesi ve İsrail-İran arasında tehditlerin giderek keskinleşip sertleşmesi bir oyun değildir. Bütün bunlar bir senaryonun parça-parça sahnelenmesidir ki, İran’ın alenen taraf olarak savaşa dahil olma iradesi, buna karşın İsrail’in aynı tonda irade beyanı, durumu hepten kritik eşiğe taşımaktadır. Öyle ki, bu restleşmeler safhasında askeri bir müdahale ve saldırının gerçekleşmesi özünde an meselesidir. Kuşkusuz ki, böylesi bir hamlenin nelere yol açacağını hesaplayan ve bilen taraflar mümkün olduğunca fiili saldırıya girmeden, psikolojik saldırılarla baskı kuraya çalışmaktadır. Lakin zemin son derece kırılgan ve tutuşmaya müsaittir. Emperyalist kriz ve dalaşın keskinleşmesiyle gelişen mevcut siyasi şartlar, lokal çatışmaları aşarak büyük savaşın eğişine gelmiştir. Mevcut savaşların gelişme eğilimi, dünya savaşına uygun zeminini barındırmaktadır.
Dünyanın birçok coğrafyası emperyalist kriz ve bunalımların çelişkilerini taşıyarak hazır çatışma potansiyeli taşımaktadırlar. Çelişki ve çatışma zemininin olmadığı tek bir coğrafya neredeyse yoktur. Birçok yerde çatışma yaşandığı gibi, başka coğrafyalar da bu çatışmanın patlamasına uygun koşullar taşımaktadır. Ulusal, etnik, dinsel çelişki ve sorunların boy vermediği tek bir bölge yoktur. İsrail-Filistin ve Orta Doğu bölgesi savaş için en verimli siyasi coğrafyadır. Nitekim hiç beklenmedik biçimde vahşi bir savaş patlak verdi. Gericilik bu savaşların patlamasının potansiyel kaynağıdır.
Siyonist İsrail devletinin, savaşta kullanılması (özellikle sivillere açık alanlarda kullanılması) suç olan silahları Gazze’de kullanması, inkâr edilemeyecek açıklıkta kayda geçmiştir. İsrail bu katliamlarda ABD ve AB’li emperyalistlerden büyük bir destek almasına karşın, alenen işlediği savaş ve insanlık suçları nedeniyle bu destekçilerinden “uyarılar” almaktan da kurtulamamıştır. Ne var ki, siyonist İsrail devleti kin, kibir ve ‘’seçilmiş’’lik safsatasına dayalı küstahlığından ödün vermeyerek cani katliamlarına ağır bombalama ve füze saldırılarıyla devam etmektedir. Bu pervasızlığını devam ettirmesi halinde ve Gazze halkını Sina çölüne sürgün edip Gazze’yi işgal-ilhak etme amacında ısrar etmesi durumunda savaşın yayılacağı kaçınılmazdır. Zira siyonizm ile İslam orijinli Arap milliyetçiliği arasındaki düşmanlık tarihi arka planıyla köklü bir çelişki temeline sahiptir. Burada çatışmanın inanç ekseninde gelişme potansiyeli güçlüdür. Savaş alenen inanç eksenine oturur ise, işte o zaman tam anlamıyla bir felaket yaşanır ki, bu, savaşın daha da vahşileşerek büyümesinden başka sonuç vermez.
Emperyalist haydutların bölgeden ve İsrail-Filistin arasındaki sorundan elini çekmesi hem sorunun çözülmesi ve hem de savaş felaketinin büyümemesi için birinci şarttır. Filistin devleti ve İsrail devleti biçiminde iki devlet realitesinin hayata geçmesi, iki devletin karşılıklı olarak sınırları ve egemenlik haklarına saygı göstermesi sorunun çözülmesinin tek gerçekçi olan ikinci şartıdır. İki ulus veya iki devlet arasındaki anlaşma, karşılıklı hak ve çıkarları esas alan demokratik bir anlaşma mutabakatı temelinde işgal edilmiş toprakların geri verilmesi; iki ulusun bağımsız devlet ve egemenlik hakkı temelinde, taraflarca somut duruma göre varılacak uzlaşı zemininde belirlenen sınır bütünlüğünün karşılıklı taraflarca teminat altına alınmasıyla sonunun çözülmesini sağlayabilir.
Bu çözüm için, iki ulus ve halkın kendi gerici sınıflardan egemenleri devre dışı bırakarak, işçi ve emekçi halkın demokratik iradesini kullanarak halkların birliği-kardeşliği ve ulusların tam hak eşitliği temelinde tayin edici güç olması şarttır. Gerici sınıflar iktidarda olduğu müddetçe demokratik, adil ve eşit çözümlerin geliştirilerek uygulanması mümkün değildir. Dolayısıyla en gerçek ve kalıcı çözüm gerici işgal-ilhak ve savaş saldırganlığına son verecek olan işçi ve emekçi sınıfların devrimleridir. Geçen yüzyıl boyunca süren işçi sınıfı devrimleri ve ulusal kurtuluş devrimleri gerçek çözümün bu olduğunu defalarca ispatlamıştır. Bu tarihsel tecrübeden bakıldığında İsrail siyonist devleti yıkılmadan İsrail işçi sınıfı ve halkının özgürlüğünden bahsedilemeyeceği gibi aynı şey, Filistin gerici sınıfları/siyasal dinci gericilikleri içinde geçerlidir. Onlarda Filistin halkı tarafından tasfiye edilmeden Filistin halkı ve işçileri özgür olmayacaktır. İki ulusun karşılıklı barış halinde yaşaması, iki ulustan proletarya ve halkların sınıf devrimlerini herhangi birimizin değil tarihsel yasaların önermesidir. Zira gerici savaş tehdidi, devrimci savaşlarla ortadan kaldırılabilir. Emperyalist dünya gericiliği tasfiye edilmeden emperyalist savaşlar önlenemez. Emperyalizm dünya halklarının baş düşmanı, yerel gerici devletler de bu kanlı haydutluğun işbirlikçileridir. Halkları ve mazlum ulusları birbirine kırdıran ve yaşamlarını kan, acı ve göz yaşına boğan bu ittifaktır. Bu ittifak ve savaş tehdidi bertaraf edecek olan yegane müdahale proleter sınıf devrimleridir.









