
Marksist düşüncenin derinliklerinde yatan en temel prensiplerden biri, her şeyin gelişiminin iç çelişkilerden beslendiği, bu çelişkilerin şeylerin yaşamını ve ilerlemesini belirlediği diyalektik materyalizm ilkesidir. Lenin’in de belirttiği gibi, “Doğru anlamda diyalektik, eşyanın özündeki çelişkilerin incelenmesidir”. Bu görüş, dünyayı durağan, tecrit edilmiş ve dışsal güçlerin etkisiyle değişen bir varlık olarak gören metafizik düşüncenin tam tersidir; aksine, şeylerin gelişiminin ana nedeni dışta değil, kendi iç çelişkilerindedir. Toplumsal gelişmede, üretici güçlerle üretim ilişkileri arasındaki, sınıflar arasındaki, yeni ile eski arasındaki iç çelişkilerin bir sonucudur; bu çelişkilerin gelişimi toplumu ileri iter ve eski toplumun yerine yenisinin geçmesi sürecini başlatır.
Bu dinamik diyalektik çerçevesi içinde, Marksist-Leninist literatürde bir devrimin patlak verme olasılığını gösteren siyasal duruma “devrimci durum” adı verilir. Lenin’e göre, devrimci bir durum oluşmadan devrim olanaksızdır, ancak her devrimci durum da devrime yol açmaz. Devrimci bir durumun varlığı için başlıca üç nesnel gösterge bulunur: egemen sınıfların iktidarlarını eskisi gibi sürdürme olanaksızlığı, yani “doruk” bunalımı ve ezilen sınıfların hoşnutsuzluğunun bir çatlak oluşturması; ezilen sınıfların yoksulluk ve sıkıntılarının her zamankinden çok kötüleşmesi ve kriz tarafından bağımsız bir tarihsel eyleme doğru itilen yığınların etkinliğinde görülen artış. Ortadoğu’daki siyasi krizin varlığı, bölgedeki hiçbir devletin bir gün sonrasına çıkacağının garanti olmaması, finansal çöküş ve liderlerin ülkeden kaçma, kovulma tehlikesini yaşaması, bu nesnel bunalımın güncel tezahürleri olarak görülebilir. Nitekim, 1912 tarihli Basel Manifestosu da yaklaşan “ekonomik ve politik kriz”in devrimci bir duruma yol açacağını öngörmüş ve bu öngörü, Avrupa’nın birçok gelişmiş ülkesinde doğrulanmıştır.
Ancak devrimin gerçekleşmesi için nesnel koşulların yanı sıra öznel bir değişikliğin de eklenmesi gerekmektedir: devrimci sınıfın, eski hükümeti yıkacak denli güçlü yığınsal devrimci eylemler yürütme yeteneği. Bu öznel koşullar arasında ‘Öncünün Varlığı’ ve ‘Kitlelerin Bilinçli ve Örgütlü olması’ yer alır. Ülkemizde yaşanan krizin ve sömürünün en üst boyutlarda olmasına rağmen, sınıf içinde örgütlü bir gücün olmaması, devrimin öznel koşulunun henüz oluşmadığını göstermektedir. Yöneten sınıfın krizleri kendi iç dinamikleriyle aşma çabası ve tabandan gelen örgütsüz tepkiler, egemen sınıflar içinde beklenen çatlağa neden olmamaktadır.
Bu bağlamda, “Gezi” eylemleri gibi toplumsal hareketlerin değerlendirilmesi, ‘somut koşulların somut tahlili’ ilkesinin önemini ortaya koyar. Zira Marksizm’de en önemli şey, Marksizmin yaşayan ruhu, ‘somut koşulların somut tahlili’ ilkesidir. “Gezi” eylemleri, ana ekonomik kriz üzerinden değil, sosyal özgürlükler üzerinden geliştiği için, ondan bir devrimci durum tespiti yapılamazdı. Nitelik bakımından farklı çelişkiler, ancak farklı nitelikte yöntemlerle çözümlenebilir. Bu durum, her toplumsal hareketin altında yatan çelişkilerin niteliğinin doğru anlaşılmasının, devrimci durum tespitinde ne denli merkezi olduğunu göstermektedir; zira devrimci durum, bizim keyfimize göre gelişmez veya oluşmaz, bilimsel ve objektif gelişmeler ışığında durum tespiti yapılır. İki bölümden oluşan bu makale, devrimci durum kavramını, onun nesnel ve öznel koşullarını ve bu koşulların Marksist diyalektik çerçevesindeki dinamiklerini, verilen kaynaklardaki bilgiler ışığında derinlemesine incelemeyi amaçlamaktadır.
Devrimci durumun nesnel koşulları nedir?
Lenin, devrimci bir durumun başlıca üç göstergesini ileri sürmüştür:
1) Egemen sınıfların egemenliklerini değişmez bir biçimde sürdürme olanaksızlığı: Bu, Lenin’in ifadesiyle “doruk” bunalımıdır; egemen sınıf siyasetinde, ezilen sınıfların hoşnutsuzluk ve öfkesinin yol açacağı bir çatlak oluşur. Yönetici sınıfların eskisi gibi yönetememeleri, devrimin patlaması için temel bir koşuldur. Lenin dönemi Avrupa’sında siyasi krizin varlığı ve hiçbir devletin bir gün sonrasına çıkacağının garanti olmaması, finansal çöküş ve ülkeden kovulma tehlikesiyle karşı karşıya kalınması, bu “doruk” bunalımının güncel bir tezahürü olarak görülebilir.
2) Ezilen sınıfların yoksulluk ve sıkıntılarının her zamankinden çok kötüleşmesi: Kitlelerin çileleri giderek daha da ağırlaşır ve hükümetlerin bu çilelerin üzerini örtme çabalarının beyhude olduğu her gün daha açık biçimde görülür. Belirli kapitalistler savaştan devasa karlar elde ederken, kitlelerin içinde biriken öfke ve hoşnutsuzluk somut ve gerçek bir durumdur. Birçok yönden barış bile, bu çilelerin nüfusun en geri kesimlerince daha büyük bir şiddetle hissedilmesine neden olabilir.
3) Yığınların etkinliğinde görülen artış: “Barışçıl” dönemlerde ses çıkarmadan soyulan, ancak çalkantılı dönemde kriz tarafından ve “doruk”un kendisi tarafından bağımsız bir tarihsel eyleme doğru itilen yığınların etkinliğidir. Savaş, kitlelerden irade koyup kahramanlık yapmasını isteyen hükümetler eliyle, bu hareketleri daha da büyütme ihtiyacı doğurur. Savaş deneyimi, bazı insanları şaşkına çevirip iradesini kırarken, bazılarını da bilinçlendirir ve güçlendirir. Genel olarak, bilinçlenen ve güçlenen insanların sayısının, şaşkına dönüp dağılan insanların sayısından daha büyük olduğu kanıtlanmaktadır.
Bu nesnel değişikliklerin tümü, yani yöneten sınıfın yönetimini eskisi gibi sürdürme olanaksızlığı, ezilen sınıfların yoksulluğunun artması ve yığınların etkinliğinde görülen artış, “devrimci durum”u oluşturur. Rusya’da 1905’te ve Batı’daki bütün devrimler çağında bu durum görüldüğü gibi, 1912 tarihli Basel Manifestosu da yaklaşan “ekonomik ve politik kriz”in devrimci bir duruma yol açacağını öngörmüş ve bu öngörü, Avrupa’nın birçok gelişmiş ülkesinde doğrulanmıştır. Hatta sosyal şovenist Lensch bile 1915’te “Bugün bir tür devrime tanıklık ediyoruz” demiştir.
Marksist diyalektik dünya görüşüne göre, bir şeyin gelişiminin ana nedeni, dışta değil, içtedir; yani şeylerin iç çelişkilerindedir. Şeylerdeki çelişik yanların birbirlerine bağımlılığı ve bunlar arasındaki çatışma, o şeylerin yaşamını belirler ve gelişmelerini sağlar. Şeylerde çelişki olmasaydı hiçbir şey olmazdı. Sosyal gelişme, başlıca, dış nedenlerin değil, iç nedenlerin sonucudur; yani üretici güçlerle üretim ilişkileri arasındaki, sınıflar arasındaki, yeni ile eski arasındaki çelişkilerin gelişmesiyle olur. Bu çelişkiler, toplumu ileri iter ve eski toplumun yerine yeni toplumun geçmesi sürecini başlatır. Günümüzde yaşanan kriz ve sömürü, tam da bu içsel çelişkilerin en üst boyutlarda yaşanması anlamına gelir.







