
Yazar/Sinan Karker
Geçtiğimiz günlerde Grup Munzur savaşın ve yıkımın içinden yükselen sessiz bir çığlığın, bombaların sesine karışan çocuk nefesinin, yarım kalan oyunların, kana bulanmış oyuncakların sesi olan Lilican’ı yayınladı. Lilican, savaşın gündelik bir olgu haline geldiği günümüz şartlarında bu normalleşmeye karşı duran bir hatırlatmadır. Parça ölümlerin, yaralanmaların matematiksel rakamlardan ibaret olmadığını; ailelerin bakmaya kıyamadıkları, binbir emekle yetiştirdikleri, narin ve bir o kadar da saflıklarından aldıkları dirençle yıkımın ortasında yaşama tutunan çocukların gerçekliğini lirik bir dille sunuyor.
Kuşkusuz ki savaş en ağır tahribatını en savunmasızlar olan kadın ve çocuklarda yaratır. Çocukluk bombaların gölgesinde yarım kalır; oyunlar korkuya, düşler sığınmaya dönüşür. Kadınlar savaşın kaçınılmaz sonucu olan yoksulluğun, kayıpların ve erkek egemen şiddetin kıskacında hayatı yeniden örgütlemeye çalışırlar; çocuklarını korumak, onların düş dünyasını karanlıklardan arındırmak, korkunun kalıcılaşmasını önlemek için “görünmez” bir direniş örerler. Savaşın yıktığını onarmaya çalışırken, kendi yaralarını sessizce taşırlar. Bu sessizlik bir kabullenişin değil, pasif direnişi aktif direnişe geçiren, acı eşiğinin yükselişini simgeler.
Lilican, umudu romantik bir teselliye dönüştürmeden, acının içinden filizlenen bir güç olarak kurar. Baharın gelişinin kuşların dönüşünün, toprağın gülüşünün; kendiliğinden gerçekleşecek bir mucize ile değil, yıkıma karşı direnme ile mümkün olduğuna dair inada işaret eder. Bu yönüyle eser, savaşın kaçınılmaz olduğu fikrini reddederken; kötülüğün, hayatın doğal akışında değil, haramilerin saltanatında sürdürüldüğünü hatırlatır.
Grup Munzur’un bu çalışması, devrimci sanatın tam da olması gereken yerde durduğunu bir kez daha göstermekte. Devrimci sanat, yaşananları seyirlik kılmadan, acıyı estetik bir perdeyle örtmeden, ezilenlerin hakikatini tüm çıplaklığıyla ortaya koyar. Unutmaya değil, hatırlamaya; kabullenmeye değil, direnmeye ve mücadele etmeye çağırır. Lilican, bu anlamda yalnızca dinlenen değil, aynı zamanda dinletilmesi ve elden ele kulaktan kulağa paylaşılması gereken bir eserdir.
Böylesi eserleri savunmak, savaşın yarattığı tahribata karşı hafızayı canlı tutmanın bir yoludur. Kadınların görünmez emeğini, çocukların yarım kalan düşlerini, yıkımın ortasında filizlenen direnci unutturmamak için bu sesleri büyütmek gerekir. Lilican, tam da bu yüzden bugünle sınırlı olmayan; geleceğe bırakılan bir tanıklık olarak yerini almakta. Bu politik anlamda mesajı güçlü ve yerinde eseri üreterek, ezilenlerin sesine tercüman olan Grup Munzur emekçilerine teşekkür ederiz ve çalışmalarında başarılar dileriz.









