Connect with us

Analiz

Sinan Karker yazdı | Kapsamlı Saldırılara Karşı, Meşru Devrimci Direniş

Dünya yeniden paylaşılırken ve coğrafyamız bu paylaşımın tam merkezinde bir ateş çemberine alınırken, sosyalistlerin “kendi kapısının önünü temizleme” derdine düşmesi tarihsel bir intihardır. Kagar’dan İstanbul’a, kuyu tipi hücrelerden sokaklara kadar örülen bu saldırı zinciri ancak devrimci bir pratik seferberlikle kırılabilir. Zaman; sadece söylenme, protesto etme zamanı değil; inisiyatif alma, öne çıkma zamanıdır.

Yazar/Sinan Karker

Dünya kapitalizmin nihai sınırlarına dayandığı, pazar kavgasının artık diplomatik nezaketle maskelenemediği bir tarihsel eşikte duruyor. Bugünkü konjonktürde tanıklık ettiğimiz devrimci, sosyalist ve komünist güçlere yönelik sistemli tasfiye hareketi, sıradan bir baskı politikasından çok daha ötesidir. Karşımızdaki tabloyu doğru okumak için merceğimizi genişletmek zorundayız: Egemenler, yaklaşmakta olan Üçüncü Emperyalist Paylaşım Savaşı’na hazırlığın adımlarından biri olarak “iç cephe” tahkimatını yapıyorlar. Tarihsel tecrübe sabittir; büyük savaşlar başlamadan önce, emperyalist-kapitalist bloklar önce kendi arka bahçelerindeki en diri direniş odaklarını, yani devrimcileri etkisiz hale getirmek isterler. Bugün dünyada yükselen faşist dalga, bu büyük çarpışmanın öncü sarsıntısıdır.

Bu savaş konjonktürünün coğrafyamızdaki izdüşümü ise oldukça “özel” bir yöntemle servis ediliyor. Sistemin en azılı savunucularından Devlet Bahçeli’nin o meşhur “el uzatma” ve “Terörsüz Türkiye” çıkışıyla başlayan sözde ikinci “çözüm” süreci, bu büyük tasfiye planının sadece havuç kısmıdır. Bu çıkışın bir “yumuşama” ya da “barış” vaadi olduğunu sananlar ya da faşizmi ehlileştirebileceklerini düşünenler, madalyonun diğer yüzündeki kanlı gerçeği görmezden gelmektedir veya görmek istememektedirler. Bahçeli’nin kürsüden estirdiği sahte bahar rüzgarları ile Kobani’de 20 günü aşkındır süren kuşatma ve geçtiğimiz günlerde 77 ESP’li sosyalistin tutuklanması, aslında aynı madalyonun ayrılmaz parçalarıdır. Ancak başta da belirttiğimiz gibi bu sadece bir bölgesel tasfiye konsepti değildir, dolayısıyla dünyadaki genel konjonktürden ve tasfiye saldırılarından, örneğin Hindistan’da 1 yılı aşkındır HKP(Maoist) güçlerine başlatılmış imha ve tasfiye operasyonundan, bağımsız ele alınamaz. Bu saldırıları tek bir merkezden yönetilen bir kuşatma olarak kavramak ve topyekûn bir direniş hattı örmek devrimci bir zorunluluktur. Birini öncelerken diğerini arkaya atamayız.

Bu tasfiye konsepti sadece sokakta ve dağda değil, faşizmin “beton tabutlukları” olan hapishanelerde de en sinsi haliyle devam ediyor. Kuyu tipi hapishaneler, bu topyekûn saldırı konseptinin bir ayağıdır. Devrimci iradeyi toprağın altına gömmeyi, gün ışığından ve insani temastan yalıtarak teslim almayı hedefleyen bu “kuyu” düzeni, devrimci kadroların fiziksel ve ideolojik tasfiyesini amaçlayan tasfiyeci sürecin bir parçasıdır. Dağda askeri kuşatma, kentte siyasi soykırım operasyonları, hapishanede ise kuyu tipi tecrit; hepsi aynı stratejik aklın, aynı konjonktürel sürecin sonucudur. Yaklaşan büyük savaş öncesinde devrimci iradeyi kırmayı ve kitleleri öncüsüz bırakmayı hedefleyen bu eşgüdümlü saldırı, bir bütündür.

Bu noktada, biz sosyalistlerin ve komünistlerin şapkayı önümüze koyma vakti gelmiştir. Kabul etmeliyiz ki; bu saldırılar ne ilktir ne de son olacaktır. Ancak asıl mesele düşmanın saldırganlığı değil, bizim bu saldırganlık karşısındaki konumlanışımızdır. Mücadeleyi çok daha sert, çok daha çetin ve tavizsiz zamanlar beklemektedir. Eski alışkanlıklarla, dünün kavrama düzeyleriyle ve hantallaşmış örgütlenme modelleriyle bu fırtınayı göğüslemek mümkün değildir. Devrime odaklanmak, sadece bir slogan olmaktan çıkmalı; her güne örgütü geliştirmeye, devrimi örgütlemeye kafa yorarak ve bu temelde harıl, harıl çalışarak başlanması gereken bir yaşam felsefesi olmalıdır.

Peki, bu çalışma nasıl bir metotla yürütülecektir? İşte burada en büyük tıkanıklığımız devreye giriyor. Bugüne kadar kurulan eylem birliklerinin çoğu; geçmişin klasik tarzında boğulmuş, saatlerce süren bir yere varamayan teorik tartışmaların içinde kaybolan ama pratikte hiçbir karşılığı olmayan kâğıt üzerindeki birlikteliklerden öteye gidememiştir. Bu “tartışma kulübü” tarzındaki örgütlenme biçimlerinin miadı dolmuştur. (Ancak burada bir parantez açmak gerekir ki, bu yazıda hiçbir yan yana geliş küçümsenmediği gibi her birinin ayrı ayrı bir kazanımının, birikiminin olduğu da yadsınamaz) Bugünün ihtiyacı, laf kalabalığı değil, somut pratik eylem birlikleridir.

Hayatın her alanında olduğu gibi, mücadele de karmaşık süreçlerden oluşur. Ancak bu karmaşanın içinde, her şeyi kilitleyen ya da her şeyi çözecek olan o temel halkayı(çelişkiyi) görebilmek hayati önemdedir. Birçok çelişkimiz olabilir; ideolojik farklılıklar, geçmişin tortuları (acı tecrübeleri) ya da

Üslup sorunları… Ancak bugün, bütün bu tali meseleleri bir kenara itip, bizi can evimizden vuran o ana düğüme odaklanmak zorundayız. Karşı karşıya olduğumuz faşist tasfiye saldırısı ve emperyalist savaş hazırlığı, şu anki en büyük ve öncelikli çelişkimizdir. Eğer bu ana halkayı doğru kavrayamazsak, yan yana gelmelerimiz bir temenninin ötesine geçemeyecektir.

Bu eylem birlikleri teorik olarak doğru olduğu için değil ancak içinden geçtiğimiz sürecin vahameti doğru anlaşıldığında doğru temelde örgütlenebilir ve dar grupçu kaygılara boğulmadan (elbette kısmi olacaktır ama belirleyici olamayacaktır) pratik eylemi örgütleyebilir. Bir fabrikanın önünde, bir barikatta, hapishane kapısında ya da bir mahkeme kapısında örülemeyen birlik, toplantı salonlarında hiç örülemez. Esas olanla tali olanı ayırmak; farklılıkları yok saymak değil, o farklılıkları devrimci pratiğin içinde bir zenginliğe, düşmana vururken ise tek bir balyozun ağırlığına dönüştürebilmektir.

Dünya yeniden paylaşılırken ve coğrafyamız bu paylaşımın tam merkezinde bir ateş çemberine alınırken, sosyalistlerin “kendi kapısının önünü temizleme” derdine düşmesi tarihsel bir intihardır. Kagar’dan İstanbul’a, kuyu tipi hücrelerden sokaklara kadar örülen bu saldırı zinciri ancak devrimci bir pratik seferberlikle kırılabilir. Zaman; sadece söylenme, protesto etme zamanı değil; inisiyatif alma, öne çıkma zamanıdır.

Sonuç olarak; karşımızdaki karanlık büyüktür, ancak bu karanlığı yırtacak olan şafak da proleter ideolojiyle donanmış kitlelerdir. Üçüncü Paylaşım Savaşı’nın eşiğinde, tasfiye saldırılarını ancak devrimci bir hamleyle boşa çıkarabiliriz. Şapkamızı önümüze koyduk, özeleştirimizi pratikte verdik; şimdi çalışma, yan yana gelme ve bu faşist kuşatmayı yarma vaktidir. Devrime odaklanan kolektif bir önderlik ve pratiğe dökülen bir irade karşısında hiçbir emperyalist planın dikiş tutma şansı yoktur.



Şubat 2026
PSÇPCCP
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
232425262728 

More in Analiz