
Dünyanın üçüncü büyük petrol rezervine sahip olan İran; ülkenin petrol kaynakları 20. yüzyılın başından itibaren (1913) Anglo-İranian Oil Compony adlı bir İngiliz şirketi tarafından işletilir. Her iki ülke arasında devam eden mevcut anlaşma ve ortaklık ilişkisi yeni baştan 29 Nisan 1933 tarihinde imzalarla yenilenir. (1) İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndan (1939-1945) sonra İran bu Anlaşma’nın gözden geçirilmesini talep eder, çünkü şirket tarafından verilen ödeme yeterli görünmez. İran, devamında 17 Temmuz 1949’da 1933 anlaşmasına atfen ileri sürdüğü taleplerle “ek Anlaşma” imzalatır ve daha fazla ödemeyi talep eder. Oysa aynı yıllarda petrol üretiminde bulunan Amerikan şirketleri ve yapılan anlaşmalar sonucu Venezuela ve Suudi Arabistan’a elde edilen kârı yarı yarıya paylaşılır olması, bu İran yönetimini pek rahatsız eder.
İran ve İngiliz yetkilerince imzalanan bu anlaşmanın İran Meclis’inde imzalanarak onaylanması gerekiyordu. Meclis’teki Milli Cephe grubunun lideri Dr. Muhammed Musaddık imzalanan anlaşmaya karşı çıkar. Musaddık ısrarla İran petrollerinin kamulaştırması gerektiği düşüncesini her fırsatta dile getirir. Musaddık’ın ısrarı üzerine Meclis 28 Aralık 1949’da söz konusu anlaşmayı reddeder. Bu karara istinaden ülkenin dört bir yerinde gösteriler yapılır ve karara destek protestoları gündeme damgasını vurur. Kendini Marksist-Leninist bir parti olarak gören Tudeh Partisi, öğrenciler ve sağcı Molla Kaşani gibi benzer siyasal akımlar Musaddık’ın bu kararlığına büyük övgülerle destek verirler. (2) 19 Şubat 1951’de Meclis’e sunulan petrolün kamulaştırma tasarısı ile Musaddık’ın 28 Nisan 1951’de ülke Başbakanı seçilmesi ardında İran Petrollerinin kamulaştırılması kabul edilir. Dolayısıyla bu karar bir fermanla (emir) İran Şahı tarafından onaylanır. (3)
Bu gelişmeler akabinde Musaddık mecliste ciddi bir siyasi güç oluşturur ve Şah Rıza Pehlevi tahtından olur. Petrollerin kamulaştırılması ve Şah’ın görevden uzaklaştırılması İran’da derin top-lumsal ve de yönetim krizine neden olur. Emperyalist güçlerin kışkırtması sonucu İran petrol üretiminde inanılmaz oranda bir düşüş gözlemlenir ve üretim adeta durma noktasına gelir. Dolayısıyla günlük petrol üretimi 665 bin varilden 27 bin varide düşer. Oysa Kuveyt, Irak ve Suudi Arabistan’da ki üretim aynı yıllarda bekleneninde üstünde bir artışa geçer. Bu gelişmeler karşısında İran’da üretim yapan Anglo-İranian Oil Compony adlı İngiliz şirketi Lahey Uluslararası Mahkemede şikâyette bulunur. (4) İngiliz şirketinin bu şikâyeti sonucu Batı güçlerin İran üzerindeki baskı ve tehditleri gün geçtikçe artar.
Şah çareyi Roma’ya kaçmakta bulur. Ordu Molla Kaşani’den yana tavır alırken ve Tudeh partisiyle iyi ilişkileri olan Musaddık’a karşı açıktan cephe alır. Ordu’nun 19 Ağustos 1953’de yaptığı bir darbe ile Musaddık’ı tutuklar. Darbeden üç gün sonra İran Şahı halkın sevgi gösterileri arasında tekrar ülkeye döner. Bu darbenin olmasında İngiliz şirketinin şikâyeti önemli bir rol oynamıştır. Ayaklanmalar, ekonomik kriz ve “yerli işbirlikçiler” üzerinden yoğunlaşan dış müdahaleler gündemden düşmezken; bu durumu bir fırsat kollayan “CIA darbeyi organize ederek Musaddık’ı görevden uzaklaştırır”. (5) Bundan böyle Şah Rıza Pehlevi 1941’den 1979’a kadar tahta kalan son İran Şahı olur.
Musaddık’ı bir darbeyle tutuklatan General Muhammed Rıza Zahidi Başbakanlığa getirilir. Zahidi, ülkedeki petrol üretimindeki yaşanan anlaşmazlıkların çözümü için inisiyatifi Amerika’nın arabuluculuğunu talep eder. Anglo-İranian Oil Compony (İngiliz) ile Amerikan petrol şirketleri ve İran’ı temsil eden komisyonla 5 Ağustos 1954’de bir anlaşma imzalanır.
Buna göre; Konsorsiyumda Anglo-İranian şirketinin hissesinin %40 Royal Dutch Shell (Hollanda), %16’sı Fransız Petrol Şirketine %6 ve geriye kalanı ise 5 Amerikan Şirketine ve her biri de %8’lik hisseye sahip olacaktı. Dolayısıyla tüm İran petrolleri bu şirketler tarafından ortak işletilecekti. Bu oran paylaşımının esas anlamı şu demekti; üretimde, pazarlamada ve fiyat belirlemede İran’ın değil de uluslararası konsorsiyumun söyledikleri geçerliydi. (6) İlginçtir ki Musaddık’ı bir darbeyle görevinden uzaklaştıran ve İran petrol üretiminde yaşanan sorunların çözümünü Amerikan şirketlerinin inisiyatifine bırakan General M. Rıza Zahidi, 1 Nisan 2024’te Şam’da İsrail tarafından düzenlenen bir hava saldırısında öldürülür. Bu olaylar zinciri bize tipik “Ortadoğululaşmadan beslenmek” ilişkisinden doğan çelişkiyi anımsatır.
Güç savaşı
Tarihte ABD başta olmak üzere diğer emperyalist ülkelerin güç dayatması ile ezilenler aleyhine benzer yöntemlerle sonuçlanmış ve yaratılan iç kaos sayesinde çözümsüzlüğe hapsolan bir İran olur. Direnenlerin başarı öyküsü kısa vadede halkla bütünleşse de uzun vadede aynı kararlığı göstermeyenlerin kaderi Musadık İran’ında olduğu gibi (1951- 1953) hüsranla sonuçlanır. Kaçınılmaz olarak ülke bir şekilde iç kaostan dış tehdit sarmalına hapsolur. İran özelinde yaşanılan bu olumsuz gidişatın neden olduğu ve gerici rejimlerin etkisiyle iki önemli gelişme sonucu yeni bir denklem içinde can çeken ülke profili (Ortadoğu dahil) ortaya çıkar:
Birincisi; tüm ilerici, aydın ve devrimci güçlerin topyekûn yok edilmesi hedeflenir. İran özelinde Batı yanlısı muhalefet (yerli işbirlikçiler) güçleri çıkarları uğruna sırtını sömürgeci güçlere dayarken antikapitalist iç bütünlüğün zayıflaması ve dış müdahalenin giderekten yoğunlaşmasına neden olur. Bu yapılanma sonucu ülkede demokrasi, insan hakları ve özgürlükler en kaba şekilde rafa kaldırılır.
İkinci neden ise; ülkenin zenginlik kaynakları “yeni” İran’da (1979’dan beri) işletilerek ülke çıkarına kullanılma fırsatı verilmez. Bu denklem üzerinde varlığını sürdüren İran, gerici Molla rejimine sırtını dayarken toplumdan soyutlanır. Ülke yönetimi rejim yanlısı ve karşıtı şeklinde bir ayrışmanın içinde zamanı tüketmeye devam eder. Ülkenin son 47 yılı kanlı, kavgalı geçmiş ve özgür yaşam savunucuları zindanlarda çürütülmeye terkedilmiş ve de binlercesi idam sehpasında sonlandırılmıştır.
Yukarıda dile getirmeye çalıştığımız bu iki önemli olumsuzlukla birlikte, Molla rejiminin oluşturduğu birikim sonucu (siyasi güç ve ülke zenginliklerinin tekelinde bulundurması) tek bir amaca endeksliydi. Bir yandan Şiiliğin Ortadoğululaşması ve diğer yandan da İran-İsrail düşmanlığının giderekten öne çıktığı bir süreç izlemiştir. Israrla İsrail ve Amerikan karşıtlığı üzerinden dönüşümünü sağlayan Molla rejiminin varlığı ve oluşturduğu güçle iç muhalefetin yok edilmesi planlanmıştı. Bu siyaset yaptırımını bir milli meseleye dönüştüren rejim, açıktan kendi idealleri uğruna izole olmayı da göze alır. Çok yönlü yaptırımlarla uluslararası boyutta tecrit olan İran, ABD ve İsrail yönetiminin jeostratejik ve jeoekonomik çıkarları uğruna zaman zaman açık hedef olmaktan kurtulamamıştır. Bu ülkeler bir adım daha ileri giderek, İran’la ticari veya iş birliği içinde olan ülkeler ABD tarafından açıktan tehdit edilmiş ve kara listeye alınarak ciddi yaptırımlar uygulanmıştır.
İran’la benzer kaderi paylaşan diğer bir petrol ülkesi de Venezuela’dır. Venezuela’daki petrol işletmesi 1920’ler itibarıyla hemen hemen tümü uluslararası şirketlerin tekelindeydi ve özellikle ABD şirketleri (Exxon, Mobil gibileri) bundan fazlasıyla faydalanıyordu. Ülkede keşfedilen büyük petrol kaynakları uluslararası şirketlerin Venezüella’da yoğunlaşmasına neden olur. Şirketler kadar da dış siyasi tehdit de ülkenin istikrarsızlığında önemli rol oynar.
“Marcos Perez Jimenez’in on yıllık iktidarı, Ocak 1958’de Castro’nun Küba’daki zaferinden bir yıl önce Karakas’taki bir halk ayaklanmasıyla devrildi. Perez Jimenez, gereksiz bir dayanışma örneği olarak yüksek onur madalyası veren ABD Başkanı Eisenhower’ın güçlü desteğine rağmen, iktidarı sonlandırılır” (7) ve görevinden uzaklaştırılır.
En çok petrol rezervine sahip olan Venezuela dünya sıralamasında birincidir. Ülkenin bu devasa zenginlik kayları dış baskı ve tehditlerin gölgesinde kalmış ve adeta nefes alamaz duruma gelir. İşgal tehditti ile ülke ısrarla ABD tarafından müzakerelere zorlanmış ve petrol kaynaklarının işletilmesini talep ederken, ülke yöneticileri ve halk bunu reddeder.
İlginçtir ki başta ABD olmak üzere, genel anlamda emperyalist güçlerin başka ülke zenginliklerine erişmek ve tekelinde tutmak için hep aynı yöntem ve yolu izlemiştir. 1976’da Başkan Carlos Perez Venezüella petrollerini kamulaştırır ve Petroleos de Venezuela S.A. (PDVSA) şirketine devredilir. Kaçınılmaz olarak antikapitalist mücadele geleneğine sahip ve de uzun yıllar gerilla hareketinin emperyalizm karşıtlığı ülkenin yeni değişim kararlarına gebeydi (daha fazla bilgi için bakın: Gott, Richard, Latin-Amerika’da Gerilla Hareketleri -1- Guatemala/Venezüella). Ülkedeki antikapitalist gelenekten kaynaklı olarak fırsatı iyi değerlendiren Hugo Chavez, iktidarı süresince (1999-2013) yabancı petrol şirketlerin pay oranını minimalize etmeyi hedefler. Zira 2007’de yabancı şirketlerin üretim sahasındaki pay oranını %40’a düşürür ve %60’ını ise kamu yararına aktarır. Chavez’in bu yaptırımları sonucu ülkede bulunan birçok yabancı şirket ülkeyi terk eder. Chavez “Bolivarcı” (Yüzyılın Sosyalizmi) ideolojik idealin etkisiyle ülke zenginliklerini halkın yararına tümden devlet kontrolünde tutmayı hedefler, yoğun dış ve “yerli işbirlikçilerin” baskılarına rağmen. (8) 5 Mart 2013’de vefat eden Hugo Chavez’in yerine Nicolas Maduro Başkanlık görevine (2013-2026) atanır. 3 Ocak 2026’da gece yarısı Maduru ve eşi Cilia Flores ile birlikte Amerikan askerlerince yaka paça tutuklanarak Amerika’ya götürülür. Her fırsatta kendilerine demokrasi ve insan hakları savunucuları diye lanse eden Batı ülkeleri bu olaya karşı tek bir ses bile çıkartmadılar. Neden Maduro kaçırıldı? Çünkü o ülkenin petrollerini ve tüm yeraltı kaynaklarını kendi halkı yararına işletmek istiyordu. Ancak uluslararası petrol şirketlerinin temsilcileri ve onların siyasal yöneticileri her fırsatta ya petrolün erişimini sağlayacağız -ya da adım adım ülkenizi dış dünyadan izole edeceğiz tehditleriyle Venezüella’yı teslim almak istiyorlardı. Bu tam anlamıyla bir güç gösterisiydi ve ABD’ye boyun eğmekti. Oysa Maduro tüm bu tehdit ve provokasyonlara boyun eğmedi ve direnmeyi tercih etti. Arada uzun bir zaman dilimi olsa da bu kontekste Musaddık (1953) ile Maduro (2026) olayın arka planında yaşananlarda birebir bir benzerlik olduğunu söylemek mümkün. Yapılan müdahalenin CIA tarafından tertiplendiğini bir gerçektir. Musaddık ve Maduro olayında da “yerli işbirlikçi” güçlerin Amerikan yönetimine verdiği destek önemli rol oynamıştır. Venezuelalı muhalif lider Maria Corina Machado aldığı Nobel Barış Ödülü’nü (10 Ekim 2025) Trump’a vermiş olması, iddialarımızı doğrular niteliktedir.
Ne Venezuela’da ne Latin Amerika’da ve ne de Ortadoğu’da halklar umutsuzluğu tercih edecektir, devrimci geleneği umutla besleyen halklar mutlaka ama mutlaka kazanacaktır…
Yararlanılan ve kullanılan kaynaklar
1-) Parvizi Amineh, Mehdi, “Kapitalistische expansie, Periferisering en Passieve Revolutie in İran (1500-1980)” Shaker Publishing, Maastricht 1998, s. 236-237.
2-) Hallıday, Fred, “Iran, Dictatuur en Ontwikkeling”, Het Spectrum, Antwerpen 1981, s. 47-50.
3-) Historical Documents – Foreign Relations of the United States, Documents on İnternational Affairs, 1951, nr:1532, s. 481-482”.
4-) Parvizi Amineh, Mehdi, (1998), s. 236.
5-) Oudheusden, Jan van, “De Geschiedenis van het Midden Oosten in een Notendop”, Prometheus, Amsterdam 2003, s. 116.
6-) Saikal, Amin, “The Rise and Fall of the Shah”, Princeton University Press, Princeton, N.J., 1980, s. 54.
7-) Gott, Richard, “Latin-Amerika’da Gerilla Hareketleri -1- Guatemala/Venezüella”, İlkeriş Yayınları, Ankara 2009, s. 170.
😎 Miele, Nonkel, “(99) Venezuela”, 9 Januari 2026 Nederland.
-De Teloorgang van de Bolivariaanse Revolutie, Stronzoloos”, 07-02-1919 Nederland.
-https://www.grenzeloos.org/content/Nederland-de-oorlog-van-de-bolivarianse-revolutie (Peter Drucker: Dossier, Latijn-Amerika, Venezuela).









