
Emperyalist haydutluğun hegemonya gücü olmaya çalışan ABD’nin İran’a saldırması zorbalıktır. Suriye süreciyle birlikte bölgede askeri-jeopolitik avantaj sağlayan ABD emperyalizmi, kuralsız haydutlukla, emperyalist saldırganlığın baş aktörüdür. İran rejiminin faşist molla karakteri ve kendi halkına karşı işlediği katliamlar gerekçesi üzerinden bu barbarlığı analiz etmek, son tahlilde ABD ve İsrail’in gerçekleştirdiği kapsamlı saldırılar ve işgal planlarına “meşruluk” kazandırmaktan öte bir anlam kazandırmamaktadır. Tartışmasız bir gerçekliktir ki Molla rejimi tarihsel dokuları ve üzerinden yükseldiği ideolojik-politik çizgisiyle gericidir. Tarihsel ve güncel olarak kendi halkına karşı geliştirdiği baskı ve katliamlarla, işçi ve emekçilere karşı sömürü çarkıyla, kadınlar üzerindeki şeriatçı “ahlak- örf- adet” cüppesiyle, tarihe gömülmesi gereken bir rejimdir. İran Molla rejiminin bu niteliği üzerinden kendisine “meşruluk” arayan ABD emperyalizmi, sınıfsal nitelik olarak aynı düzlemdedir. Yani sorun, ezilen ve sömürülen halkların üzerinde var olan bir faşist molla diktatörlüğün tasfiyesi değil, ABD’nin bölge stratejisine uyumlu olmayan güçlerin tasfiyesidir. İnsan eti ve çocuk kanı içen Epstein düzeni, Ortadoğu’da kitlesel kıyım operasyonları yürüten Siyonist askeri güçle, yeni halka olarak İran’a dayattığı savaşın özeti budur. Saldırı için üretilen gerekçelerin, denetimindeki medya organları kanalıyla kamuoyuna pompalanan yalanların, “barış” ve “demokrasi” üzerine atılan nutukların, koca bir yalan olduğu gerçeği bu saldırı ile bir kez daha teyit edilmiştir., ABD emperyalizminin vampir yüzünü deşifre eden bu saldırganlık, bu savaş ABD’nin daha büyük savaşa hazırlığının ön adımı, hegemonyasını ret eden güçleri tasfiye etmenin fiili halidir. Genel tehlike emperyalist savaş halidir. III. dünya savaşı borularının çalındığı tarihsel süreçte ABD emperyalizmi, askeri saldırı ve savaş politikalarıyla savaşın baş aktörü konumundadır. Girdiği her alanda kriz ve çatışma halini körükleyen ABD, oluşturduğu istikrarsızlık, etnik- dini çatışmalardan kendi stratejisine uygun güç devşirmeye çalışmakta, bölgedeki savaş politikalarına uygun bölgesel dizayn süreci örmektedir. Bölgedeki fiili gücü İsrail ortaklığıyla son İran saldırısı ABD’nin yayılmacı, istilacı- işgalci niteliğinin bir parçasıdır. Ama sürecin en tehlikeli parçasıdır. İran’a saldırı sadece bölgesel düzeyde değil, emperyalist bloklar gerçeğinde cereyan eden çatışmaların dünya savaşına evrilmesi tehlikesi ile somut sonuçlar yaratacak bir saldırıdır.
Emperyalist ve Bölgesel Güçler Arasında Sürdürülen Diplomatik Görüşmeler Bir “Barış” Arayışı Değil, Daha Yıkıcı Bir Savaşa Hazırlanma Manevrasıdır!
ABD-İsrail savaş koalisyonunun son İran’a saldırısı İran’ın sahip olduğu nükleer savaş gücü üzerinden sürdürülen “müzakerelerin” gölgesinde gerçekleşti. İran ve ABD taraflarının “Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu”nun teknik temsilini çağırarak kurduğu masa, Cenevre görüşmelerinde “umut” vaat ediyordu ve “olumlu gidiyor, pazartesi teknik görüşmeler olacak, hemen ardından heyetler tekrar buluşacak” yönünde beyanatlar verilmişti. Tam da bu beyanatların ortasında ABD ve İsrail, İran’a saldırdı. Çünkü ABD açısından görüşmelerin sonucu bağlayıcı değildir. “Barış görüşmeleri masasında düşmanlar birbirine silah çekmez” “mertliği” tıpkı “uluslararası hukuk” meselesi gibi ABD’nin çıkarlarında namertliğin kitabını yazmaktadır. Yani başından İran’a saldırma planları yapan, Suriye, Irak, Libya, Filistin süreciyle bu saldırının alt yapısını oluşturan Trump, bu “müzakere” masasını saldırı planının bir ayağı olarak kurdu. ABD savaş aktörü Trump, bu görüşmelerle ilk elden İran rejiminin içinde bulunduğu askeri-psikolojik pozisyonunu yoklamıştır. Yani savaşa hazırlık sürecinde “barış” görüşmeleri adı altında zaman kazanmak ve güç konumlandırmak amacıyla yapılan manevra, aynı zamanda “düşman” gücün pozisyonunu gözden geçirmek içinde bir araçtır. Gerçeklik bu olduğu halde ABD masayı deviren taraf olduğu halde kamuoyuna İran’ın anlaşmaya yaklaşmayan taraf olduğunu söylemiştir.
Saldırının akabinde, “TC” iktidarı başta olmak üzere, bölgesel birçok devletin “arabuluculuk” çağrıları ise ters yüz edilen gerçeğin bir başka izahıdır. Bölgede çıkarlarını gerici savaşla üreten her devlet iktidarı, bölge barışının değil, savaşın üreticisidir. Fiili başlayan savaş ortamından nemalanmak, savaşta rol almak için “arabuluculuk” adına siyaset üretenler, savaşın bir parçası oldukları gerçeğini örtemezler. İsrail ile her türlü askeri-ekonomik anlaşmalar yaparak bölge saldırganlığında yan yana duranların, Filistin üzerine yaktıkları ağıtların sahteliği kadar, ABD-İsrail’in İran’a saldırısına “barış” çığırtkanlığı da o kadar sahtedir. ABD’nin bölge stratejisinde aldığı rolün kapsamını daha da genişletmeye çalışan ve “kadim dostluk ittifakı” ile dalaş sofrasında olan “TC” iktidarı bu pozisyonunu gizlemek için “hümanist” nutuklara başvurmaktadır.
“ABD-İran” “müzakereler” süreci hangi noktaya evrilirse evrilsin, ABD’nin İsrail eliyle İran’a karşı savaş açması, ABD’nin bölge stratejisi kapsamında kaçınılmaz bir son olarak durmaktaydı. Yani görüşmelerle bu süreç ertelense bile ya da mevcut saldırılar hava gücü operasyonlarıyla verilecek zaiyatlarla sınırlı tutulsa dahi, İran’ın Rusya ve Çin’le kurduğu ilişkiler nedeniyle saldırı kaçınılmazdı. Çünkü; Ukrayna savaşıyla askeri hareket alanı daralan Rusya’nın aldığı pozisyonu, tarihsel hegemonyasını yeniden en güçlü şekilde tesis etme amacında olan ABD emperyalizmi sınır tanımaz askeri meydan okumalarla hem Rusya’nın gardını düşürmek istemektedir hem de özellikle Çin ile ticari ilişkileri olan ülkeleri askeri-ekonomik tehdit altına alarak, geriletmek istemektedir. İran, emperyalist bloklar arasında cereyan eden hegemonya krizinin göbeğinde yer alan konumuyla iki temel nedenden dolayı ABD emperyalizminin hedefindedir.
İlk nedeni şudur: Genel anlamda Arap yarımadası ve Ortadoğu ülkelerinde, özel olarak Suriye ve Irak’ta, Esad’ın devrilmesi süreciyle kendi konumunu güçlendiren ve bölge stratejisinde stratejik güç olarak gördüğü İsrail’i işgallerle jeopolitik pozisyonuna önemli güvenceler oluşturan ABD, İran’ı mevcut yönetim ve Rusya- Çin ile olan ilişkileri bağlamında tehlike olarak görmekte, mevcut “kazanımları” için tehdit güç olarak değerlendirmektedir. İkinci olarak, ABD etkinliğini oluşturduğu her alanı, Rusya ve Çin’i çevreleme stratejisi kapsamında başka alanlara yayılmanın zemini olarak kullanmaktadır. Ukrayna’da, yıpratıcı bir savaşın içine çektiği Rusya’yı, Kafkasya, Orta Asya ve Pasifik üzerinden çevreleyerek, hegemonya alanını daraltmak için İran’ı bölgede güç olmaktan çıkarmak amacındadır. Çin ile var olan ticari ilişkiler, enerji kaynaklarının denetimi, deniz ve kara ticaret yollarının kontrolü vb. nedenlerle birleşen bu durum, İran’ı mevcut haliyle ABD’nin hedefi haline getirmektedir. Özellikle ekonomik güç ve pazar denetimi anlamında, ABD’nin hegemonyasına en büyük tehdit, Çin’dir. “Kuşak Yol” projesi, dünya ticaretinin ana ekseninin, Atlas ve Pasifik alanından Avrasya’ya kaydıracak ve ABD-AB emperyalizminin deniz ticareti egemenliğini sarsacak bir projedir. Bu projeyi boşa düşürmek için, ABD çıkarları açısından iki seçenek vardır. Ya İran’da bir rejim değişikliğini gerçekleştirecek hamleler yapmak, ya da savaş hali ile yıpratmak, zayıflatmak, gücü yeterse ortadan kaldırmak…
ABD bu hedeflerine, İran ile sürdüreceği “müzakerelerle” ulaşamayacağını bilmektedir. Bölgedeki avantajlı pozisyonunu, “müzakereler” süreciyle ötelemek yerine ABD, aylar önce alınmış saldırı kararını uygulamak için hem İran tarafında bir gevşeme sağlamak hem de olabilecek İran saldırılarına karşı bölgede kendi güçlerini konumlandırmak için “beklenmedik anda” saldırıya geçmiştir. Gelişmeler, ABD ve İsrail devletinin bu saldırıdan iki ayaklı bir sonuç alma hedefinde olduğunu devletinin bu İran halkının önemli oranda desteğini kaybetmiş rejimin, suikast ve nokta operasyonlarla ana aktörlerini öldürerek yerine gelecek yeni aktörler üzerinden ABD yanlısı bir iktidar tesis etmek. Bu kısa vadede elde edilecek bir sonuç olmadığı gerçeği karşısında sürekli saldırılarla rejimi zayıflatmak, iç karışıklıkla rejim değişimini sağlamak.
İkincisi, bu planda sonuç alamama durumunda, İran’ı bölgede yalnızlaştırıp kuşatarak askeri işgalle düşürmek. Kuşkusuz her iki planın da sahadaki karşılığı ABD’nin ön gördüğü gibi olmayacaktır. Çünkü her müdahalenin emperyalist kutuplar ve bölgesel güçler denkleminde bir karşılığı vardır ve bölgesel dengeleri alt üst eden her savaş gibi bu savaşta da ABD-İsrail planlarını boşa çıkaran gelişmeler muhtemeldir.
“Epik Öfke” Saldırısının İlk Ayağı, İdeolojik-Siyasal ve Askeri Olarak İran Rejiminin Komuta Gücünü Tasfiye Etmektir!
ABD ve İsrail, “Epik Öfke” adını verdikleri askeri saldırı ile bölgede yeni bir savaşın fitilini yakmıştır. İran’ın “misilleme” saldırılarıyla tüm bölgeye yayılan savaş ve çatışma hali, bu saldırının yarattığı bir sonuç iken, ABD, İran rejiminin öne çıkan devlet ve dini liderlerini nokta operasyonlarla öldürmesi, benimsenen savaş yöntemi anlamında bir başka sonuçtur. Emperyalist savaş kuralsızdır. Ama bu kuralsızlığın ötesinde, savaşta sivillerin, çocuk ve kadınların kitlesel olarak özel hedef seçilmesi, kuralsız emperyalist savaşta bir stratejidir. Savaş halinde olan gücün kitle temeli üzerinde yapılan plan gereği geliştirilen bu strateji, Filistin, Kürdistan, Lübnan coğrafyasında en acımasızca uygulanmış ve yaşamsal ihtiyaç kuşatmasıyla birleştirilen askeri operasyonlarla sivil halk kitlesel katliamlardan geçirilmiştir. ABD-İsrail’in son İran’a saldırıda, kız çocuklarının eğitim gördüğü bir okulu hedef alması ve 150’nin üzerinde öğrencinin katledilmesi askeri bir hedef sapması değil, bilinçli bir hedef seçimidir. Korku ve güven bunalımıyla iç karışıklığı derinleştirmek isteyen ABD, İran’a karşı sürdürdüğü savaşta bunu etkili olarak devreye koymuştur.
Kuralsız savaş stratejisinin diğer ayağı, ideolojik-siyasal ve askeri olarak, kurmay rolü oynayan rejim aktörlerini tasfiye etmektir. ABD-İsrail, saldırının başlangıç anlarından itibaren bu konuda etkili bir sonuç almıştır. İran’ın dini lideri Ali Hamaney başta olmak üzere danışmanı Ali Şemanı, İran Devrim Muhafızları Komutanı Muhammed Pakpur, istihbarat şefi General Gulamreza Rezaian ve Genel Kurmay Başkanının da içinde bulunduğu yedi üst düzey devlet adamı birçok eski-yeni İran rejiminin önemli kişilerinin öldürüldüğü bilgisi basında dolaşmaktadır. ABD ve İsrail, suikastlerle “boşalan” bu koltuklara ABD’nin hegemonyasına “uyumu.” Kişileri oturtmak istemektedir ancak zaman başka istikamette akabilir. Özellikle Hamaney’in öldürülmesi, İran ve bölge üzerinde önemli gelişmeleri tetikleyecek niteliktedir. ABD, Hamaney’i öldürerek, İran yönetimi içinde İran yönetimi ile halk arasında var olan yarılmayı derinleştirmek istemiştir. Ama İran rejimi, ABD baş düşmanlığını etkili işleyerek, Hamaney’in ölümünü muhalif güçler dahil rejim içinde ve rejim ile halk arasında var olan derin yarılmaları öteleyen bir konsolidasyon aracı haline getirebilir. Daha da ötesi, Hamaney’in dini liderliğini kayıtsız kabul eden, Pakistan, Hindistan, Suriye, Irak, İran, Lübnan, Yemen başta olmak üzere, bölgede yaygın duran vekalet güçleri mevcuttur. Bu güçlerin harekete geçmesi, bölgesel devletler arasında var olan sürtüşmelere farklı bir boyutlara taşıması güçlü bir olasılıktır. Ayrıca savaşta her plan yapanın istediği sonuca ulaşacağı diye bir kural yoktur. ABD yayılmacı emperyalist hedefleri için plan kurmaktadır. Ve çoğu pratikle tecrübeye dönüştüğü gibi, bu planların çoğu savaş ortamında çökmüştür. Çünkü çürümüş ve gerici emellerin sahibidir. Haksızdır, işgalcidir. Savaşta kazandığı her “mevzi” taktiksel bir üstünlük olsa da stratejik gelişmeler onun çöküşünü hazırlamaktadır.
ABD Saldırıları Karşısında İran Halkının Kendi Vatanlarını Savunması Meşrudur!
Emperyalist savaş dünya halklarını tehdit eden niteliği ile aktüeldir. Bu savaşın yaratıcıları, emperyalist güçler ve onun güdümündeki bölgesel iktidarlardır. Tekelci sermaye güçleri ve bileşenleriyle emperyalizm dünya halklarının düşmanıdır, emperyalist savaşlar dünya halkları için yıkım ve talandır.
Bu doğru, genellemeden öte somut olarak saldırgan emperyalist güç ortaya konularak, emperyalist savaşa karşı tutum almak, devrimci tavır gereğidir. Bugün ABD emperyalizmi, emperyalizmin ve emperyalist savaşların hegemonik gücü olma amacıyla, ekonomik-askeri aygıtlarıyla kuralsız bir saldırganlık ve savaş üretmektedir. Soykırım ve katliamlarla, tekelci sermayenin yayılmacılığını savaşlarla devreye koyan ve İsrail gibi bölgede yarattığı vurucu askeri güçler eliyle kaos ve krizden beslenen ABD saldırganlığı, emperyalist savaşların öne çıkan aktörüdür. Genel olarak emperyalist savaşlara, özel olarak ABD emperyalizmine karşı mücadele, dünya ezilen ve sömürülen halklarının ortak tutumudur. ABD emperyalizminin İran’a saldırısı, zorbalıktık, haydutluktur. İran halkının bu saldırıya karşı mücadelesi meşrudur, varoluşsal bir sorumluluktur. Bu anlamıyla İran halkının yanında olmak, mücadelesini desteklemek, ortak paydamızdır. Bugün Yunanistan’da, Pakistan’da, Türkiye-Kuzey Kürdistan’da, Ortadoğu coğrafyasında ABD saldırılarına karşı ortaya konulan emperyalist savaş karşıtı tutum önemlidir, dünya halklarının örgütlü duruşuyla büyütmesi büyütülmesi elzemdir.
ABD emperyalizminin faşist başkanı Trump, “ABD’nin kudretine kimsenin meydan okumaması gerektiğini öğrenmesi” gerekir diye beyanat veriyor. Bu beyhude çıkışla Netanyahu ortaklığıyla bölgeyi kan gölüne çevirecek yeni bir adım attılar. Kirli pazar dalaşında didişenler, yarın başka kapılar ardında pazarlığa otursalar da bu savaşa ezilen ve sömürülenler tarafından verilecek cevap, devrimci savaşla “kudretlerini” tarihe gömmektir. Epstein sisteminin pedofili aktörü, “özgürlük zamanınız geldi. İşimiz bittiğinde hükümetinizi ele geçirin. Bu nesiller boyunca tek şansınız olacak” diye çağrı yapıyor. İran halkı başta olmak üzere, ezilen ve sömürülen halkların onur ve gururu, emperyalist dünyanın sermaye ve kar uğruna döktükleri kanda öte, insanın özgürlüğü uğruna ödedikleri devrimci bedellerle anlam kazanır.
İkirciksiz ve şartsız… “özgürlük” bahanesiyle, emperyalist savaş, işgal ve saldırılarla kan gölüne çevrilen her coğrafyada, direnen halkın yanında olacağız. Molla rejiminin İran halkına uyguladığı baskı ve zulmün çözümü, ABD emperyalizminin saldırganlığı değildir. İran ve Ortadoğu’da, halkların barış içinde bir arada yaşaması ne Molla rejimi gibi bölgesel gerici iktidarlarla sağlanabilir ne de ABD ve İsrail Siyonizm’i gibi işgalci-ilhakçı bir güçle sağlanabilir. Milliyetçi, mezhepçi, etnik-dini çelişkiler üzerinden kendisini var eden dünya gericiliğine karşı, toplumsal sosyal kimliklerin barış içinde yan yana yaşayacağı, proletaryanın sınıf bayrağı altında devrim ve sosyalizm zaferi, insanlık neslinin tek şansıdır.
Kaynak/Halkın Günlüğü








