
Emperyalist sistemin hegemonya krizi, iktisadi krizle birleşerek dünya çapında savaş ve kaos üretmektedir. Yakın tarih olarak, 2025 yılındaki siyasal-ekonomik- jeopolitik gerilim hatları, 2026 yılının ilk aylarıyla boyutlanma trendindedir. Bunu yüksek düzeyde risk, emperyalist saldırganlık, çatışma ve savaşlarla kaotik bir “dünya düzeni” olarak tanımlayabiliriz. Emperyalist güçler arasındaki kırılgan fay hatlarının baskısında çalınan dünya savaşı boruları, sadece emperyalist güç dengelerinde bir değişimi yaratmakla sınırlı kalmayacak, esasta dünya insanlığını ve doğayı felakete sürüklemenin verilerini kaydetmektedir. Bölgesel olarak yaşanan emperyalist savaş gerçeği, bu felaket tablosunun işaretlerini yeterince vermektedir.
Emperyalist egemenlik sisteminde var olan siyasal ve politik iklim, yüksek tansiyonda seyreden jeopolitik gerilim hatları, bünyesinde taşıdığı siyasi-ekonomik ve çevresel krizle yol almaktadır. Günümüz dünyasında ise var olan kapitalist kriz daha da derinleştireceği, dünyanın zenginlik kaynakları, jeopolitik coğrafyaları ve artı değer gaspını yeniden paylaşımı üzerinden cereyan edeceğini gösteriyor. Bu nedenle emperyalist güçler arasındaki gerilim hatlarından 3. Emperyalist Dünya Savaşı’nın patlak vereceği güçlü olasılık olarak öne çıkmıştır. Dolayısıyla, dünyanın halini özet olarak şöyle ifade edebiliriz. Emperyalist savaş ana akımdır. Genel tablo bunu ortaya koyuyor.
2026’da da emperyalist egemenlik, şu üç ana öge üzerinden şekillenmeye devam edecek:
1. Kutuplu emperyalist dünya gerçeğinde, emperyalist bloklar arası ve blok içi her emperyalist güç iktisadi ve siyasal hegemonyası için, egemenlik alanını çevreleyen jeopolitik alanlar yaratmak için askeri saldırganlıklar gerçekleştirecek.
2. Kapitalist ekonomide kırılgan hal alan istikrar ve büyüme, yapısal iç çelişkilerle birleşerek ürettiği kriz hali, daha sarsıcı çevrimlerle daha yakıcı sonuçlar yaratacak ekonomide uzun süreli ekonomik durgunluk eğilimi, belirsizlikler ve kırılganlık esas yöndür. Yani ekonomik kriz hali…
3. Hegemonya ve ekonomik kriz bütünlüğünün varyantı olan bölgesel savaşlar, çatışmalar, yeni coğrafyaları kapsamına alarak genişleyecek, askeri işgal ve saldırılar, dünyanın yumuşak alanlarında yayılmaya devam edecek.
Bu, ne “küresel barış” (bu sistemde böyle bir şey zaten mümkün değil) ne de tam ölçekli bir dünya savaşı. Daha çok istikrarsızlık, kaos, çatışmalı, baskı ve sömürünün acımasızca sürmekte olduğu bir dünya düzeni. Genel tablonun kısaca izahatı bu.
ABD-AB ve Rusya-Çin emperyalist blok rekabeti, emperyalist hegemonyada merkez güçtür. Teknoloji ve bilimsel gelişmelerle daha geniş kar kaynaklarına yönelen emperyalist güçler, nadir elementler, enerji kaynakları, enerji ve ulaşım hatları, jeopolitik alan denetimi gibi sahalar üzerindeki rekabet, yarı iletkenler, yapay zekâ, teknolojik üretimlerle genişleyen pazar rekabeti bütünlüğünde paylaşım dalaşı daha derindir. Kural tanımaz emperyalist saldırganlıkta, mevcut uluslararası “hukukla” sermayesine alan açamayacağını bilen burjuva aktörler, Birleşmiş Milletler, Uluslararası Finans Bankası, Dünya Ticaret Örgütü gibi kurumsal hukuklarını aşan, bunun yerine fırsat eline geçtiğinde korsan hukukunu öne çıkaran politik pratik tutumlar almaktadırlar. ABD’nin haydut başkanı Trump’ın “benim uluslararası hukuka ihtiyacım yok” demesi, ferdi bir çıkış değil, emperyalist sermaye hareketinin “yeni” trendi olarak okunmalıdır. Kuşkusuz bu kuralsız korsanlık, emperyalist güçler arasında da bir tedirginlik ve kırılganlık yaratmaktadır. Askeri-ekonomik-jeopolitik denetim avantajıyla güçlü olanın, sadece rakiplerine değil, “müttefik” olarak tanımladığı başka güçlere fırsat tanımadığı bu kuralsızlık düzeyi, her emperyalist gücü “güvenlikçi”, askeri ve savaş politikalarına göre konumlanmayı koşullamaktadır. Özellikle AB emperyalist devletlerinin “iç kriz ve güvenlik endişesi” adı altında, ekonomik-siyasal politikalarını belirlemesi bunun özetidir. Göç, enerji fiyatları, “güvenlik” endişesi, savaş ekonomisi gibi gerekçelerle, aşırı sağcı- ırkçı popülist hareketlerin güç kazanmasına olanak sağlayan AB emperyalist sermayesi, işçi ve emekçilerin ekonomik-demokratik haklarını tırpanlayarak, askeri harcamalara ciddi kaynaklar yaratmaktadır. Öyle ki bütçeden askeri harcamalara ayrılan kaynak, tarihin en yüksek düzeyindedir. Çünkü paylaşım dalaşı için çaldıkları savaş çanları, güç denkleminde kendileri açısından önemli riskler taşımaktadır. Trump’ın, şizofren vari refleksleri, (Trump’ın böyle davranması onun öznel tutumu olmadığını bilmekte fayda var) “Kanada’yı 51. eyalet yapmak istiyorum. Grönland 52. ve Venezuela da 53. sonra Panama…” açıklaması, sadece ABD’nin işgalci-talancı-yağmacı iştahını ifade etmemekte, aynı zamanda diğer emperyalist güçlerin pastadaki payını küçültmektedir. Venezuela saldırısı, aynı zamanda rakip sermayeye karşı da bir gövde gösterisidir. Öve öve bitiremedikleri askeri teknoloji ve film senaryosu gibi operasyon hikayesi, “korku imparatorluklarının” yıkılmaz otorite olarak dünyaya beyan etme amaçlıdır.
ABD’nin dünya hegemonyasının merkez kuvveti olma amaçlı bu hamleleri karşısında, AB emperyalistlerinin diz çökerek “muhalefet” etmesi, ABD’nin saldırganlığına değil, risk altına giren sermaye çıkarlarını korumaya dönüktür. Kanada başbakanı Mark Carney’in, Davos’ta “eski dünya düzeninden kırılmalardan” söz etmesi, Avrupa politik gündeminde bundan kaynaklı önemli bir karşılık buldu. Avrupa burjuva medyasının “Avrupa liderlere” örnek olarak gösterdiği Carney, özetle AB sermayesinin tedirginliklerini ifade etmişti. Ki Carney, bir adım daha ileri giderek hem ABD karşısındaki pozisyonunu güçlendirmek istemiştir hem de bu çatışmalı ortamda yeni bir güç merkezi oluşturma tehdidi ile ABD’yi kendi çıkarları ekseninde kontrol etmeyi hedeflemiştir. Carney, “Avrupa ve Kanada’nın, ABD-Çin arasındaki çekişmenin kaybedeni olmamak için direnç yetimize ortak yatırımlar yapmalıyız” diyerek, Avrupalıları iş birliği ve güç birliğine davet etmişti. Batının on yıllar boyunca ticaret kurallarını “asimetrik biçimde kendi lehine kullandığını” ama “büyük güçler arasındaki jeo-politikanın artık herhangi bir kısıtlamaya tabi olmadığını” söyleyen Carney, Avrupa ve Kanada’nın “birlikte değişken geometri” temelinde birlikte hareket etmeleri gerektiği tezler, sadece Kanada’nın olası yol haritası değil, yarılan emperyalist dünya gerçeğinde yeni bir merkez güç olma beyanıdır. Bu temelde Kanada zaten 2025’in son aylarından itibaren bu adımları atmaya başlamış ve aynı zamanda Çin ile olan ilişkilerini yeniden kurmaya başlamış ve ocak ayı ortalarında Pekin’e giden Carney, Kanada-Çin arasında yeni bir “stratejik ortaklık” anlaşmasını imzalamıştır.
Kanada’nın yönelim ve hamlelerinden sonra, AB emperyalist ülke temsilcileri de benzer adımlar atmaya başladılar. Bunlar arasında en ilginç ve dikkat çekici olan da uzun yıllar ABD’nin en güvenilir ve sürekli yanında olan İngiltere’nin geliştirmeye çalıştığı politika ve adımdır. İngiltere Başbakanı Keir Starmer’in yakın bir zamanda büyük bir heyetle Pekin’e gidip, İngiltere ile Çin arasında ekonomik ilişkilerin “Altın Çağının” başlayacağı açıklamaları, emperyalist “dengeler” açısında oldukça dikkat çekicidir.
Diğer taraftan AB Komisyon Başkanı Ursula Von der Leyen, “şimdiki jeopolitik şoklar, Avrupa’nın bağımsızlığının yeni biçimini kurmamızın zorunluluğuna işaret etmektedir” açıklaması, Kanada Başbakanının “iktisadi ve savunma alanlarında birlik içinde ve güçlü olarak büyük güçler karşısında konumlanmalıyız” çağrısı ve yine Alman Başbakanı Merz’in 62. Münih Güvenlik Konferansı açılış konuşmasında “Yeni bir transatlantik ortaklık kurmak istediklerini”, “Avrupa ile ABD arasında çatlak, derin bir uçurum açıldı” demesi, emperyalist güçler arasındaki kritik yarılmayı ifade etmektedir. Süreç bu yarılmaları daha da derinleştirecektir. ABD Ortadoğu stratejisinde, yine buradaki savaş halinin sıçradığı alan olan Rusya-Ukrayna savaşında AB emperyalistlerini kendisine bir biçimiyle yedeklemeyi başarsa da AB emperyalistlerinin çıkar sahasını daraltan her ABD hamlesinde bu birlikte önemli kırılmalar yaşanacağı açıktır.
Dünyanın Sıcak Bölgelerindeki Somut Savaş Hali ve Savaş Tehdidindeki Coğrafyalar
Emperyalist hegemonya krizinin savaş biçiminde sürdüğü coğrafyalarda, lokal değil emperyalist tekelci sermayenin hedefleri bağlamında, yayılma niteliği taşımaktadır. Özellikle ABD’nin İsrail askeri saldırganlığı üzerinden, Filistin, Suriye, Lübnan’da fiili olarak sürdürdüğü savaş, İran’ı hedefe koyarak bir üst düzeye sıçrama niteliğindedir. Ukrayna savaşının baskılanması ile Ortadoğu’da fiili askeri etkinliği gerileyen Rusya ve Çin blokunu kuşatma stratejisi, ABD’nin somut planıdır. İran bu plan dahilinde hedeftedir. Suriye’deki dizayn, İsrail saldırganlığıyla bölgede oluşturulacak askeri avantaj ve “TC” ile bölge denkleminde kurulan ilişkiler, ABD’nin İran’ı kuşatma stratejisi olarak güncellense de esas hedef Rusya ve Çin’i kuşatmadır. Bu konuda ilk hedefin İran olması, Kızıldeniz- Körfez hattında, ticaret yolları ve enerji ulaşımı ikileminde canlı tutulan gerilim hattı, ABD’nin daha kapsamlı planını ortaya koymaktadır. Bu plan savaş ile yayılma siyasetidir.
ABD- AB ve Rusya-Çin blokları arasındaki rekabet, Afrika, Latin ülkeleri ve Asya’da, savaşı tetikleyen krizlerle sürmektedir. Emperyalizmin temel özelliği, sermaye ihracı, hammadde kaynakları denetimi, pazar ve nüfuz alanlarını sürekli geliştirmektir. Başını ABD emperyalizmin çektiği klasik “Batı” ittifakı, başını Çin-Rusya emperyalistlerinin çektiği “Doğu” ittifakı arasında, dünyada olduğu gibi bu bölgelerde de amansız rekabet sürmektedir. Özellikle Çin’in, ABD’nin “arka bahçesi” olarak gördüğü Güney Amerika, Asya ve beş/on yıl içinde Afrika kıtasında sürekli yükseliş eğilimi gösteren ekonomik-ticari ilişkileri, başta ABD olmak üzere Avrupa emperyalistlerinin nüfuz alanlarını ve hegemonya dengelerini tehdit eder bir boyut kazanmıştır. Bundan dolayı ABD-Trump yönetimi Venezuela’ya saldırdı, Küba ve diğer bölge ülkelerini tehdit etmeye başladı. Venezuela Çin’e en çok petrol veren ülkelerin başında geliyordu. Yani bu bölgelerde de sular kolay kolay durulmayacağa benziyor. Savaş üreten çelişkilerin mahiyeti, dünya barbarlığını yeni savaş doktrinlerine yöneltmekte, nükleer ve devasa teknik askeri donanımla, emperyalizm insanlığa ve doğaya en büyük savaş tehdidi olarak sürecini ilerletmektedir.
Savaş stratejisine göre süreci örgütleyen emperyalist haydutluk, işçi sınıfı ve emekçiler üzerindeki egemenliğini, buna göre dizayn etmektedir. “Güvenlik tehdidi” ve “savaş ekonomisi”, ezilen- sömürülen halklar üzerindeki baskı ve sömürünün “meşruluğu” olarak dayatılmaktadır. Devasa silahlanma, ekonomik-demokratik hak gasplarına paralel devrededir.
Ama dünya, sadece emperyalist haydutların barbarlığına tanık olmuyor. Baskı ve sömürü altındaki yığınların, birçok coğrafyada ortaya koyduğu direniş ve kitlesel itirazlar, işçi sınıfının grevleri, halk hareketleri tarzında baş gösteren ayaklanmalar, somut sürecin öne çıkan bir diğer niteliğidir. Kapitalist krizin ağır faturası, savaşın yıkıcı sonuçları, sermaye yıkımının bir ayağı olan ekoloji krizi, ezilen ve sömürülenlerin itirazına kitlesel bir dinamik oluşturuyor. Avrupa kıtasından, İran ve Nepal’e uzanan toplumsal halk hareketleri, dünyayı emperyalistlerin boyunduruk zincirine teslim etmeme çağrıları olarak okunmalıdır. Kriz, çelişki, çatışma, savaş ve sömürü ilişkisinde derinleşen sınıfsal-sosyal çelişkiler, büyük alt üst oluşları mayalıyor. “Ya barbarlık ya sosyalizm”, düne göre daha somut kitlelerin eylemindedir. Komünist hareket için tayin edici olan kitlelerin bu nabzını doğru araçlarla ve doğru siyasetle yakalamadır.
Bu yazı Halkın Günlüğü Gazetesi‘nin Mart-2026 tarihli 58. sayısında yayımlanmıştır.









