Connect with us

Analiz

Zeynep Hayır yazdı | Şiddetin Gölgesinde Büyüyen Kuşak: Türkiye’de Eğitim, Gençlik ve Yapısal Kriz

Dünyanın her yerinde çocuklar bilimsel, akademik ve eşit bir eğitimi hak eder. Ancak eşitsizlik üreten sistemler, çocuklara bu hakkı sunmak yerine daha erken yaşlarda karmaşayı, güvencesizliği ve adaletsizliği deneyimleten bir düzen kurar. Çocuk bu koşullar içinde yalnızca büyümez. Aynı zamanda bu koşulların biçimlendirdiği bir yetişkin haline gelir.

türkiyede eğitim sistemi

Yazar/Zeynep Hayır

Urfa’da bir okulda yaşanan silahlı saldırı ve ardından gelen intihar. Ertesi gün Maraş’ta benzer bir tablo. Sınıflar, silahlar ve dokuz canın yitimi. Bu iki olay, birbirinden kopuk trajediler değil. Aynı toplumsal zeminin farklı anlarda açığa çıkan kırılmalarıdır. Bu kırılmaları anlamak için bireye değil, bireyin uyguladığı şiddeti üreten koşullara bakmak gerekir. Türkiye’de şiddet artık yalnızca bireysel bir sapma olarak ele alınamayacak kadar yaygın ve tekrar eden bir olgu haline gelmiştir. Eğitim alanında, sokakta, dijital dünyada ve gündelik yaşamın farklı katmanlarında kendini yeniden üreten bu şiddet, belirli bir toplumsal yapının ürünü olarak karşımıza çıkmaktadır.

Son yıllarda medya içeriklerinde şiddetin sunuluş biçimi bu sürecin önemli bir parçasıdır. Mafyatik ilişkilerin merkezde olduğu diziler, gücün silah üzerinden temsil edilmesi, kadınlara yönelik şiddetin dramatize edilerek sıradanlaştırılması, tüm bunlar özellikle genç bireyler için bir davranış repertuarı oluşturur. Şiddet bu tekrarlar aracılığıyla istisnai bir durum olmaktan çıkar, olağan bir seçenek haline gelir. Bir insanın başka bir insanı öldürmesi, ekranda tekrarlandıkça zihinde de mümkünleşir.

Bu kültürel zemin, ekonomik gerçeklikten bağımsız değildir. Derinleşen yoksulluk ve artan eşitsizlik, yalnızca maddi koşulları değil, insanların hayatla kurduğu bağı da dönüştürür. Aile içi gerilimlerin arttığı, geleceğin belirsizleştiği bir ortamda büyüyen çocuk için yaşam, genişleyen bir imkânlar alanı değil, daralan ve sıkışan bir çerçeveye dönüşür. Geleceğin silindiği yerde risk alma eşiği düşer, yaşamın değeri aşındıkça şiddetin eşiği de aşağı çekilir. Türkiye’de uzun yıllardır devlet okullarında hijyen ve su gibi en temel ihtiyaçların dahi yeterli düzeyde karşılanamadığına dair çok sayıda örnek ve haber kamuoyuna yansımaktadır. Ücretsiz eğitim söylemine rağmen, kayıt süreçlerinde ve okul içi ihtiyaçlarda emekçi aileleri zorlayan bir ekonomik yük oluşmaktadır. Okullara ayrılan kamusal hizmetin yetersizliği, temizlikten altyapıya kadar birçok alanda kendini göstermektedir. Bu durum, eğitim alanını yalnızca pedagojik açıdan değil, aynı zamanda fiziksel ve insani koşullar bakımından da eşitsiz bir zemine dönüştürmektedir.

Bu eşitsizlik çocukların gündelik yaşamında doğrudan hissedilir. Aynı sınıfta bulunan öğrenciler arasında beslenme, temizlik ve temel ihtiyaçlara erişim açısından oluşan farklar, erken yaşta derin bir ayrışma duygusu yaratır. Çocuk yalnızca derslerde değil, yaşamın en basit alanlarında da eşitsizliği deneyimler. Bu deneyim zamanla içselleşir ve öfke, dışlanmışlık ve değersizlik duygularını besler. Tam da bu noktada eğitim alanının içinde biriken ve uzun süredir bilinen sorunların nasıl ele alınmadığı kritik hale gelir. Şanlıurfa’daki olaydan önce okul yönetiminin risklere dair resmi başvurular yaptığı, buna rağmen gerekli önlemlerin alınmadığı yönündeki bilgiler, meselenin yalnızca bir anlık patlama olmadığını açıkça gösteriyor. Bu durum, şiddetin öngörülemez değil, öngörülmesine rağmen önlenmeyen bir olgu haline geldiğini ortaya koyuyor.

Eğitim alanında uzun süredir var olan bir diğer başlık, okullarda ve özellikle okul çevrelerinde giderek görünür hale gelen uyuşturucu ve madde erişimi sorunudur. Bu mesele yalnızca bireysel kullanım değil, aynı zamanda çocukların çeşitli ağlar aracılığıyla bu sürecin içine çekilmesi anlamına gelmektedir. Yıllardır bilinen bu sorun, bütünlüklü ve kararlı bir müdahale yerine çoğu zaman görmezden gelinmiş ya da yüzeysel önlemlerle geçiştirilmiştir. Bu da eğitim alanını yalnızca pedagojik değil, aynı zamanda risk üreten bir yapıya dönüştürmektedir. Eğitimdeki sorun yalnızca nitelik kaybı değildir. Aynı zamanda yön değişimidir. Son yıllarda çocukların yaş ve gelişim düzeylerinin ötesinde dini ve ideolojik yüklerle karşı karşıya bırakılması, eleştirel düşüncenin geri plana itilmesi ve uyum odaklı bir yaklaşımın öne çıkması, eğitimin temel karakterini dönüştürmektedir. Bu yapı içinde çocuk dünyayı anlamaya değil, belirli bir çerçevede kabullenmeye yönlendirilir. Eleştirel düşüncenin zayıfladığı bir zeminde farklılıklarla bir arada yaşama kapasitesi de zayıflar. Bu durum çatışma ve şiddetin daha kolay kök salmasına zemin hazırlar.

Üniversiteler düzeyinde de benzer bir tablo söz konusudur. Sayısal olarak hızla artan üniversiteler ve çoğalan özel eğitim kurumları, nitelikli bir genişleme yaratmak yerine çoğu zaman bir nitelik erozyonuna yol açmıştır. Akademik kadroların yetersizliği, içeriklerin yüzeyselleşmesi ve eğitimin piyasalaşması, diplomanın değerini aşındırmıştır. Ortaya çıkan tablo açıktır. Eğitim yaygınlaşmış, ancak gelecek daralmıştır. Üniversite mezunu gençler iş bulamamakta, mesleklerini icra edememekte ve emek piyasasında karşılık bulamamaktadır. Dijital dünya ise bu süreci derinleştiren bir başka katmandır. Sosyal medya platformları görünürlük ve onay üzerinden işleyen bir yapı kurarken, şiddet içerikli oyunlar ve içerikler gençlerin sürekli bir çatışma atmosferi içinde var olmasına neden olmaktadır. Şiddet artık yalnızca izlenen değil, deneyimlenen ve tekrar edilen bir pratik haline gelir.

Bu noktada ebeveynlerin rolü de dönüşmektedir. Özellikle sosyal medyanın yanlış ve denetimsiz kullanımı, çocukların gelişim sürecini doğrudan etkilemektedir. Çocukların mahremiyetinin görünürlük uğruna ihlal edilmesi, eğlence ve teşhir kültürünün ebeveynler tarafından yeniden üretilmesi ve sınır koyma işlevinin zayıflaması, çocukların değerleri aileden değil dijital platformlardan öğrenmesine yol açmaktadır. Bu durum yalnızca bireysel bir sorun değil, daha geniş bir toplumsal çözülmenin göstergesidir. Toplumsal yapının ataerkil karakteri de bu tabloyu tamamlar. Gücün kontrol ve tahakküm üzerinden tanımlandığı bir düzende, bu gücün kaybı şiddetle telafi edilmeye çalışılır. Kadına yönelik şiddet, akran zorbalığı ve silahlı saldırılar aynı toplumsal mantığın farklı tezahürleridir.

Buna ek olarak çocukların giderek daha erken yaşta çeşitli ekonomik ve yarı yasal ağlara dahil edildiği görülmektedir. Bahis sistemleri, dijital para trafiği ve çeteleşme süreçleri, çocukları yalnızca şiddetin öznesi değil, aynı zamanda bu yapının taşıyıcısı haline getirmektedir. Bu olayların en sarsıcı yönlerinden biri ise faillerin kendi yaşamlarına da son vermesidir. Bu durum bireysel bir psikolojik kırılmadan çok daha fazlasını ifade eder. Gelecekle bağın koptuğu bir zeminde şiddet yalnızca dışa değil, kendine de yönelir. Tüm bunların yanında bu tür olayların ardından getirilen yayın yasakları da dikkat çekicidir. Bu yasaklar yalnızca bilgi akışını sınırlamakla kalmaz. Aynı zamanda olayların toplumsal nedenlerinin tartışılmasını da engeller. Şiddetin arkasındaki yapısal sorunlar görünmez hale gelir. Kamuoyu parçalı bilgilerle sınırlandırılır. Böylece sorun çözülmez, yalnızca üzeri örtülür.

Aynı toplumsal gerçeklik içinde, üniversitelerde, sokakta ya da yaşam alanlarını savunan insanların karşısında yoğun bir devlet şiddetinin hızla devreye girdiği görülmektedir. Hakkını arayan, doğasına sahip çıkan ya da kadın cinayetlerine karşı ses yükselten bireylerin karşısına güvenlik aygıtı çoğu zaman baskı ve engelleme biçimiyle çıkmaktadır. Buna karşın çocukların ve gençlerin hayatını doğrudan tehdit eden bu tür olaylarda gerekli önlemlerin alınmaması ve gerçek bir güvenliğin sağlanamaması, basit bir ihmal olarak açıklanamaz. Bu durum güvenliğin nasıl ve kimin için işletildiğini gösteren yapısal bir tercih ve sistemin karakteristik bir özelliği olarak ortaya çıkmaktadır.

Bugün ortaya çıkan tablo münferit olayların toplamı değildir. Bu tablo, yoksullaşan bir toplumun, niteliği aşınmış ve yön değiştirmiş bir eğitim alanının, denetimsiz dijital kültürün, çözülmekte olan aile yapısının, geleceksizleşen bir gençliğin ve şiddeti normalleştiren bir kültürel üretimin birlikte ürettiği bir sonuçtur. Dünyanın her yerinde çocuklar bilimsel, akademik ve eşit bir eğitimi hak eder. Ancak eşitsizlik üreten sistemler, çocuklara bu hakkı sunmak yerine daha erken yaşlarda karmaşayı, güvencesizliği ve adaletsizliği deneyimleten bir düzen kurar. Çocuk bu koşullar içinde yalnızca büyümez. Aynı zamanda bu koşulların biçimlendirdiği bir yetişkin haline gelir.

Türkiye’de yaşanan bu tablo da bu anlamda bir istisna değildir. Aksine, uzun süredir biriken ve artık görünür hale gelen bir krizdir. On dört yaşında bir çocuğun silahlarla bir okula girip iki sınıfta ateş açması ve ardından kendi yaşamına son vermesi, basit bir vaka olarak ele alınamaz. Bu, bir toplumun çocuklarına sunduğu yaşam koşullarının ve geleceğin en sert yansımasıdır. Çocuklar ve gençler bu yapının içinde yalnızca büyümüyor. Aynı zamanda bu yapının çelişkilerini taşıyarak şekilleniyor. Ve artık sorulması gereken soru şudur. Şiddet neden artıyor değil, bu düzen neden sürekli şiddet üretiyor?



Nisan 2026
PSÇPCCP
 12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
27282930 

More in Analiz