
Bahattin Seçilir/İstanbul
Türkiye-Kuzey Kürdistan’da derinleşen ekonomik-siyasi kriz, faşist baskı politikaları ve bölgesel savaş konsepti, Komünist Önder İbrahim Kaypakkaya’nın tezlerinin güncelliğini bir kez daha ortaya koyuyor. Kaypakkaya’nın sınıfsal karaktere, devlet yapısına, Kemalizm’e ve Kürt ulusal meselesine dair ortaya koyduğu ideolojik-politik çözümlemeler, bugün de devrimci mücadele açısından temel referanslardan biri olmayı sürdürüyor.
Komünist Önder İbrahim Kaypakkaya’nın 53. ölümsüzlük yıl dönümünde, Kaypakkaya’nın tezleri ekseninde Türkiye-Kuzey Kürdistan’da derinleşen ekonomik-siyasal kriz, Kürt ulusal meselesi, devrimci hareketin güncel yönelimleri ve emperyalist paylaşım savaşı koşullarında komünistlerin tarihsel sorumlulukları üzerine yürütülen ideolojik-politik tartışmaları siyasi kurum, aydın ve yazarlar ile konuştuk.
Röportaj serimizin altıncı bölümünde siyaset bilimci-yazar Volkan Yaraşır, Kaypakkaya’nın ideolojik-politik hattının günümüzdeki karşılığı, ulusal meseleye dair tezlerinin güncelliği ve devrimci mücadelenin temel görevleri üzerine şunları söyledi;
Türkiye’nin bugün içinde bulunduğu iktisadi, siyasal ve toplumsal koşulları düşündüğümüzde, Kaypakkaya’nın güncelliğini koruyan temel tezlerinden altı çizilecek olanlar hangileridir? Bunlar bugün için ne ifade etmektedir?
Volkan Yaraşır: Kısaca Türkiye kapitalizminin yönelimleri ve küresel emek – değer, meta zinciri üzerinde durarak sorunuza yanıt vereyim. Buradan İbrahim Kaypakkaya’nın, bugünün Türkiye’sinde taşıdığı mana üzerine bazı vurgular yapayım.
Türkiye kapitalizmi uluslararası iş bölümündeki yeri, kapitalist entegrasyon düzeyi ve kapasitesi itibariyle II. kuşak kapitalizm diye tanımladığım bir konumda yer alıyor. İkinci kuşak kapitalist ülkeleri farklı özellik ve kapitalist gelişme düzeyleriyle birlikte Brezilya, Arjantin, Güney Kore, Güney Afrika, Malezya, Bangladeş, Endonezya, Mısır, Tunus vb. ülkeler olarak sayabiliriz. Bu ülkeler özellikle kökleri 1980’lerin ortalarına dayanan, 1990’ın ilk yarısında sonra şiddetlenen modern çitlemenin sonucu oluşan, Küresel Güney diye de tanımlanan coğrafyada yer alıyor. Küresel Güney bilindiği gibi tarihsel ve politik mahiyete sahip bir tanım ve kapitalist yeniden yapılanmanın bir yansıması olarak ortaya çıkan küresel üretim havzasını anlatıyor. Ayrıca bu geniş coğrafya proletaryanın yeni aksını oluşturuyor. Tabii ki Küresel Güneyin kıta büyüklüğündeki iki ülkesi olan Çin ve Hindistan’ı da ekleyerek bu tanımı yapmak lazım. Kapitalizmin organik krizine karşı yanıt olarak geliştirilen ve sürekli bir karşı devrimci süreç olarak yaşanan neo-liberal politikalar özünde kapitalizmin ya da aynı anlama gelen sermayenin yeniden yapılanmasının önünü açtı. Bu sürecin bir başka yansıması küresel düzeyde emek-değer, meta zincirinin oluşmasıydı. Finans kapitalin manik karakterine bağlı olarak kar açlığını gidermek ya da kar oranlarındaki düşme eğilimini aşmak için dünya küresel bir fabrikaya dönüştürüldü. Aynı adımlar bir üretim tekniği olarak Fordizmin krizine karşı politikaları da içeriyordu.
Dünyanın fabrikalaştığı, ülkelerin atölyeleştiği bu süreçte oluşan küresel emek – değer ve meta zinciri, sermayeye muazzam olanaklar sağladı. Bir yandan sermayenin olağanüstü serbest dolaşımı gündeme gelirken, sermaye kar maksimizasyonu yönünde ciddi adımlar atabildi. Bu süreç yeni sermaye birikim rejiminin inşası anlamına geldi. Bahsettiğimiz küresel emek- değer meta zinciri bir ürünün, daha fikir aşamasından başlayarak son tüketiciye ulaşana kadar tüm tasarım, üretim ve dağıtım dahil, var olan tüm süreçlerinin dünyanın farklı ülkelerinde ucuz emeğe ve maksimum sömürüye dayalı bir şekilde gerçekleşmesi anlamına geliyordu. Yeni küresel iş bölümü böyle biçimlendi. Bu durum üretimin aşamalı gerçekleşmesine, parçalanmasına yol açtı. Dünya bir nevi atölyeye dönüştü. Üretimin esnekleşmesini gösteren adımlar atıldı. Ham maddenin temininden, bir ürünün farklı parçalarının ve montajının farklı ülkelerde üretilmesini kadar organizasyonlar yapıldı. Hatta montaj seyir halindeki gemilerde yapılabiliyordu. Bütün süreç karmaşık lojistik ve tedarik ağlarıyla örüldü. Aktüel olarak dünya ticaretin yüzde 85’i bu ağ ve zincir aracılığıyla gerçekleşiyor. Emek- değer meta zincirleri küresel finans kapitalin atan damarları olarak işlev görüyor. Marx Kapital I’de “sizi gürültülü dolaşım alanından” çıkarıp, “üretimin gizli mekanına” götürüyorum der. Kapitalist yıkım ve barbarlığı anlatır. Çünkü piyasada, dolaşım alanında işçi ve kapitalist eşit ve özgür görünür diye vurgular, bu yanılsamalı bir görünümdür diye ekler, işçi üretim sürecinde gerçek sömürüyü yaşar ve bu “gizli mekânda” kapitalizm işleyiş yasaları ve sınıfsal antagonizma bütün çıplaklığıyla ortadadır diye vurgular. Ve kapitalizmin “sırrını” bu gizli mekânı analiz ederek ortaya koyar.
Yeni kapitalizmi anlamak istiyorsak küresel emek – değer ve meta zincirine yani “üretimin gizli mekanlarına” bakmamız gerekir. Ayrıca aynı süreç küresel düzeyde modern çitleme olarak yaşanmıştır. Modern çitlemeye bir manada ilksel birikimin aktüel biçim alışı da diyebiliriz. David Harvey bu sürece mülksüzleştirme yoluyla birikim tanımlaması yapar.
Özelikle 2008’de kapitalizmin genelleşmiş krizinden sonra küresel düzeyde agresif modern çitleme yöntemleri hayata geçirildi. Radikal özelleştirmeler, kapitalist devletin yeni ve yıkıcı kamulaştırmalarla finans kapitale yeni alanlar açması, doğanın sömürgeleştirilmesi, doğal kaynakların sermayeye transferi, kentlerin metalaştırılması ve mutenalaştırılması, patent uygulamalarıyla farklı (başta bilgi, dijital veriler ve genetik materyaller olmak üzere) yeni tekelleşme pratikleri ilk akla gelenlerdir. Bu adımların somut yansıması mülksüzleştirme, işsizleştirme, yoksullaştırma, güvencesizleştirme, taşeronlaştırma, sendikasızlaştırmadır.
Ve bu süreç küresel düzeyde tarihin en büyük proleterleşme dalgası olarak yaşanmaktadır ve yaşanıyor. Küresel Güney bir aks olarak proletaryanın ana gövdesini oluşturan coğrafyadır. Küresel Batı ve Kuzey ise kolektif proletaryanın merkezine dönüşmüştür. Proletaryanın kapsamındaki bu olağanüstü genişlemeye rağmen, kompozisyonu farklılaşmış, profili değişmiş, organik birliği dağılmış, farklı segment ve fraksiyonlara ayrılmıştır.
Türkiye kapitalizmi, yukarıda geniş bir biçimde anlattığımız sürece bağlı olarak, özellikle kökleri 1990’ların ortalarına dayanarak ama 2000’lerin başlarında sıçramalar yaşayarak yeniden yapılandı. Aktüel olarak küresel tedarik, lojistik ve üretim merkezlerinden biri olmaya çalışıyor. Bu eğilimi Türkiye kapitalizminin birinci yönelimi olarak görebiliriz. Daha somutlarsak Türkiye kapitalizmi Avrupa’nın Bangladeş’i olmaya çalışıyor. Bu yaklaşım yoğun ve sistematik sömürü ve ucuz emek cenneti olma anlamına geliyor. Başka bir ifadeyle küresel fabrikanın bir atölyesi olarak konumlanıyor. Bunu somut olarak bugün sayıları 400’e ulaşan ve önümüzdeki 5 yılda 500’e ulaşması hedeflenen Organize Sanayi Bölgesinde görebiliriz. Ayrıca 20’ye yakın serbest bölge, özel ekonomik alanlar bu sürecin önemli bir parçasıdır. Önümüzde dönemde özelikle İzmir ve Adana- Yumurtalık bölgesinin öne çıkması, Hong Kong benzeri serbest bölge olması hedefleniyor.
Bugün Anadolu’nun hemen hemen her kenti ve Kürt illeri birer proleter şehirlere dönüşmüş durumdalar. Özellik Kürt illeri içinde Van, Batman ve Diyarbakır dikkat çekiyor. Bu durum yeni bir sosyolojidir. Kürt özgürlük mücadelesinde yeni bir dinamiği ortaya koymaktadır. Ulusal çelişkilerin yanı sıra hızla domine olan sınıfsal çelişkileri, antagonizmayı işaretlemektedir. Benzer gelişmeleri yani sınıfsal antagonizmanın şiddetlenmesini tüm Anadolu kentlerinde görüyoruz. Son 10 yıllık özellikle son 5 yıllık işçi eylem ve direnişlerin demografik dağılıma bakın ne demek istediğim daha iyi anlaşılır. Bugün 17-18 milyon kayıtlı işçi, 7- 8 milyon kayıt dışı ve göçmen işçi ve geniş tanımla 12 milyona yakın işsiz ve 5 milyon yakın potansiyel proletaryanın (Marx potansiyel proletaryayı da proletaryanın parçası olarak görür) olduğu Anadolu ve Kürt coğrafyasında yaşıyoruz. Yani 40 milyonu geçen olağanüstü bir güçten bahsediyoruz. Ve bu güç despotik emek rejimleri içinde bloke edilmeye, köleleştirilmeye çalışılıyor.
İşçi sınıfı finans kapital, taşeron şirketleri, çürümüş ve devletin organik parçası haline gelmiş sendikalar ve yerel oligarşiler tarafından kuşatılmış durumda. Türkiye kapitalizminin ikinci yönelimi ise sınıfın kuşatılmasına bağlı olarak gerçekleşen hızlı militaristleşme sürecidir. Aynı süreç kapitalist devletin yeniden yapılanmasını sağladığı gibi alt emperyalist ataklarını beraberinde getiriyor (Alt Emperyalizm hakkında yaklaşımımı Siyasi Haber’de çok kapsamlı bir şekilde 3 bölüm halinde bir makale olarak yayınladım, ilgili arkadaşlar bakabilir. Burada sadece vurgu yapacağım). Kısaca girift ve çok yönlü gelişen bir sürecin içindeyiz. Bu süreçte sınıf son derece örgütsüz bir konumda ve sosyalist hareket tarihindeki en büyük likidasyonu yaşıyor. Konuyu bu kadar geniş almamım nedeni aktüel olarak İbrahim Kaypakkaya’nın yerini belirlemek ve temel tezlerinin bugün aktüel olarak oturduğu bağlamı açmak içindir.
En başta şunu vurgulamak gerekiyor bütün bu olgular ve katastrofik gelişmeler ancak ihtilalci bir ruh, entelektüel donanım ve pratikle anlaşılabilir ve aşılabilir ve anti kapitalist kopuşlar gerçekleştirilebilir. Bize 71’ devrimcileri bu ruhu ve perspektifi vermektedir. Yine 71’ devrimcileri bu süreci burjuva lejitimasyonun kırılmasıyla ya da daha net bir ifadeyle konfor alanlarını terk edip, ret ederek ancak sürece müdahale edebileceğimizi ortaya koyar. 71’ devrimcileri bu çok yönlü kapitalist kuşatmadan ancak militan bir çıkışla kurtulabileceğimizi işaret eder. Spesifik olarak İbrahim Kaypakkaya’ya gelirsek, İbrahim bize yeni kapitalist devleti analiz etme ve yeni devletin ruhunu, ontolojisini kavrama ve eylem repertuvarı gösterme açısından zengin olanaklar vermektedir.
İbrahim Kaypakkaya ve Mahir Çayan’ın faşizm analizleri bu manada bizi besleyecek özelliklere sahiptir. Mahir faşizmin biçim alışı, özgünlüğü, kapitalist entegrasyonla bağlantısı ve faşizme karşı mücadelenin bir iktidar sorunu olması anlamında bir kavram matrisi sunarken; İbrahim özellikle faşizm modernizm ilişkisi, faşizmin ontolojisi, ruhu ve eylem repertuvarı ve devlet geleneği açısından önemli veriler sunar. Hatta bu iki kimlik yeni devleti anlamak ve kavramsallaştırmada bize zemin hazırlar. Yeni ve geç faşizm tartışmalarında öne çıkan adlardan (daha önce başta Poulantzas olmak üzere) R. Paxton’un süreç olarak faşizm analizinin, E. Traverso’nun post- faşizm ve A. Toscano’nun geç faşizm analizlerin kıymetli çözümlemeler olduğunu ve birlikte incelendiğinde önemli çıkarımlar yapabileceğimizi düşünüyorum (El Yazmaları’yla yaptığımız röportajda yeni faşizm ve İbrahim ve Mahir’in tezleri arasında bağlar kurmaya çalıştım).
İbrahim’in ayrıca Kemalizm analizi çok boyutlu bir içeriğe sahiptir. Bir yönü devletin karakterine, ruhuna ve sınıfsal kökenine ilişkindir. Diğer yönü devletin ideolojik hegemonyasının inşasında ve rıza imalatında çimento işlevi gören devletin resmî ideolojisinin analizini içerir. Yani kapitalist devletin meşruiyet kazandığı olanakları ve dinamikleri çözümler. İbrahim birbirini tamamlayan ve var eden iki alana yıkıcı hamleler yapar. Bu yöntem ve tutum alış bugün yeni devletin analizi ve devrimci mücadele için vazgeçilmez önemdedir.
İbrahim’in sorusu önemlidir, “Kemalizm Hangi Sınıfın İdeolojisidir?” ve “Kemalizm bizzat faşizm demektir” tanımında kristalize olan anlayış yıkıcı bir tezdir ve yıkıcı bir teoriyi koşullar. İbrahim çözümlemelerini sadece baskı ve sömürü ve asimilasyona dayanan bir indirgemecilik üzerinden kurmaz. Ayrıca sınıfsal kökü olmayan bir faşizm analizi de yapmaz. İbrahim’e yönelik yapılan eleştiriler ağırlıkta bu yöndedir. En başta bu yaklaşımlara cevabı Bulgar komünistleri ve H. Kıvılcımlı yanıt verir. Bulgar komünistleri Bulgaristan’da faşizmin inşa sürecini daha erken tarihlerde gösterirler. Bulgaristan, Osmanlı İmparatorluğu’ndan bağımsızlığını 1908 yılında kazanır. III. Bulgar Çarlığı kurulur. Dimitrov Faşizme ve Sarı Sendikalara Karşı Mücadele adlı çalışmasında (Kominternin 7. Dünya Kongresi’ne sunduğu raporda) Doğu Avrupa ve Balkanlarda faşizmin orjinalitesi ve inşasına ilişkin özgün çözümlemeler yapar. Kıvılcımlı ise Türkiye kapitalizminin özgün ve dinamik gelişimi analiz eder. Kemalizme bakışı özellikle Yol adlı çalışmasında dikkat çekicidir. Kıvılcımlı 1923-38 dönemini geçiş dönemi ve finans kapitalin devlet eliyle inşa edildiği ve sermayenin tekelleşme karakterine büründüğü bir dönem olarak ele alır.
İbrahim’in Kemalizm analizi her şeyden önce çok erken tarihte Faşizm ve Modernizm arasındaki rezonansı göstermek açısından son derece önemlidir. Sosyalist hareket içinde modernizme duyulan hayranlık, ilerlemecilik ve ağır pozitivizm etkisi hali hazırda yoğundur. Ve bu yön Kemalizm değerlendirmelerinin esas yönünü belirler. İbrahim Z. Bauman’ın Modernite ve Holokost’ta ve E. Traverso’nun Modern Barbarlığın Eleştirisi’nde araştırdıklarını çok erken tarihlerde yapar. Tabii ki İbrahim’de sadece entelektüel bir analiz olarak kalmaz politik bir duruşu ve pratiği koşullar. Sonraki soruda konuyu detaylı açacağımdan İbrahim’in Ulusal Soruna bakışı yıkıcı ve bugünü anlama ve analiz etmede stratejik önemdedir. Hatta biraz daha ileri gideyim olası momentlerde nasıl tavır almamız gerektiğini gösteren verilerle yüklüdür. Şeyh Said isyanına bakışı ve değerlendirişi gibi… İbrahim ayaklanmanın bütün dinamiklerini görerek, sorunu ayrıştırıcı olarak ezilen ulus perspektifiyle ele alır ve Kürt ulusal hareketinin bir yansıması olarak görür. UKKTH perspektifi içinde değerlendirir. Aslında özelikle yukarıda kısaca açtığımız iki tez en başlı başına kapsamlı ve katmanlı bir tarih tezini oluşturur.
Bir devrimci öznenin varoluşunu ifade eden tarih tezi aynı zamanda stratejik yönelimi belirler. Ve Marksizm temel parametrelerinden biridir. Marksizm’de tarih parametresini, toplum analizi ve devrimci yöntem takip eder. İkincisi ve en önemlisi bu açılımlar birçok akımın ignore ettiği ya da tek boyutlu olarak ele aldığı, hatta anlamadığı bir şeyi ortaya koyar: Türkiye ve Kürdistan topraklarında devrimin güncelliğini G. Lukacs’ın Lenin’le Marx arasındaki bağı analiz ederken vurguladığı o muhteşem tanımlamayı yani devrimin aktüalitesini anlatır. Ayrıca bu açılımlar esasta proletaryanın tarihsel rolü açığa çıkarır. Şunu demek istiyorum Kemalizm ve Ulusal sorun analiziyle İbrahim, yüksek bir teorik performans göstererek asıl ve ayrıştırıcı olarak sınıfın tarihsel rolünü ortaya koyar. Devrimin günceliğini devrimci tarihsel öznenin varlığı ve rolü üzerinden inşa eder. İşte burası 71’ devrimcilerinden İbrahim’in farklılaştığı, kopuştan devrimci kopuşu gerçekleştirdiği yerdir. Ve İbrahim’in işçi komünizmi anlayışını ve proletarya devrimciliğini ortaya koyar. Partinin adının Komünist olması bu bağlamda şaşırtıcı değildir. Çok net bir tercih ve devrimci komünist duruşu ifade eder. İbrahim, Marx ve Engels’in Alman İdeolojisi’nde alt çizdiği gibi: “…Komünizm bizim için ne gerçekleştirilmesi gereken bir durumdur ne de gerçekliğin kendisini uydurmak zorunda olduğu bir ideal. Komünizm, mevcut durumu ortadan kaldıran gerçek bir harekettir.” Komünizmi kavrar. Evet İbrahim bu “hareketin” Türkiye ve Kürdistan topraklarındaki militanı ve teorisyenidir.
Kürt siyasal hareketinin bugün içine girdiği yeni ideolojik ve siyasal yönelimi bir kriz olarak değerlendirmek mümkün mü? Böyleyse eğer nedenleri nelerdir ve çıkış öneriniz nedir?
Volkan Yaraşır: Kürt özgürlük hareketi paradigma değişikliğine bağlı olarak Türkiye Kürdistan’ında silahlı mücadeleye son verdi. Aslında bir boyutta son 40 yılı belirleyen bir sürecin kapandığını ve farklı dinamiklere gebe, son derece değişken, karmaşık bir sürecin içinde olduğumuzu söyleyebilirim. Kürt siyasal hareketinin bu yaklaşımını dikkatle izliyorum. Bence sürecin karmaşıklığını biraz sadeleştirirsek iki boyutta ele alabileceğimizi düşünüyorum. Birincisi küresel ve bölgesel konjonktürdeki olağanüstü gelişmelerin siyasal harekete ve Kürdistan’ın tüm parçalarına şiddetle yansıması ve jenosid dahil olağanüstü yıkıcı sonuçlar yaratma riskidir. İkincisi paradigma değişikliği diye ifade edilen sürecin hareketin önderi Abdullah Öcalan tarafından ideolojik- teorik izahıdır. Bu iki kategori iç içe bir süreç görünse de farklı dinamikleri ve somut ihtiyaçlar ve konumlanma çerçevesinde farklı seyrettiğini düşünüyorum.
En başta böylesi bir tartışmada bir devrimci komünist olarak yerimi belirlemenin önemli olduğu kanaatindeyim. Enternasyonalizm bu duruşun eksenidir. Bilinçli bir tercihi ve iradeyi ifade eder. Yine bu perspektif egemen ulusun komünisti olarak bana hadli davranmayı ve konuşmayı koşulluyor. Akıl vermek yerine, en başta örtük veya açık sol şovenizme karşı net tutum almayı zorunlu kılıyor. Ve sürecin tüm dinamiklerini anlamayı, çözmeyi ve Kürt siyasal hareketinin tercihlerine saygı göstermeyi beraberinde getiriyor.
En başta Kürt siyasal hareketin stratejik ve taktik yeteneğinin son derece yetkin olduğunu düşünüyorum. Hareket, 50 yıla yaklaşan tarihi içinde bunu birçok momentte gösterdi. Özelikle 7 Ekim ve Filistin jenosidi yeni bir tarihsel döneme girdiğimizi, bildiğimiz zamanların dışında yeni bir yüksek konjonktür içine olduğumuzu işaretliyor. Takiben Suriye’de BAAS rejiminin çöküşü, Rusya’nın Ortadoğu’da ekonomik ve nüfuz alanını kaybetmesi, İsrail’in Direniş cephesi diye adlandırılan alanda Hamas’tan sonra, Hizbullah’ı etkisizleştirmesi ve ardından 12 günlük İran Savaşı, ABD’nin Venezuela’ya saldırısı ve N. Maduro ve eşini esir alması ve ülkede protektora rejimi inşa etmesi yüksek konjonktürü belirleyen faktörler oldu. Ukrayna ve ikinci İran Savaşı’nın bir dünya savaşının ön cephesi olarak şekillenmesi de bu tanımımızı güçlendirmektedir. Kısaca özellikle sürmekte olan İran savaşı ve bahsettiğimiz olgular emperyalizmin ve Siyonizm’in yeni barbarlığını ve yeni Ortadoğu düzeninin inşasını ifade ediyor. Ortadoğu bir anlamda sürekli savaş coğrafyasına dönüşürken yıkım, yağma ve talanın eşliğinde bölgenin yeniden sömürgeleştirilmesiyle karşı karşıyayız. Bu yeniden sömürgeleştirme kavramının önemli olduğunu düşüyorum. Salt bölge düzeyinde değil yeni emperyalist biçimlenişi ifade ettiği kanısındayım. Yeniden sömürgeleştirme pratikleri, aynı zamanda sürekli savaş süreci olarak anlaşılmadır.
20. yüzyılın ikinci yarısı ya da II. Paylaşım Savaşı sonrası konjonktür kendini nasıl çevre ülkelerde yeni sömürgecilik olarak dışa vurduysa, 21. yüzyılın ikinci çeyreği de farklı fazlarla devam eden kapitalist krizinde etkisiyle yeniden sömürgeleştirme süreci olarak kendini dışa vuruyor. (Burada bir parantez açmak istiyorum. Dün Gana’da K. Nkrumah ve Gine- Bissau’da Amilcar Cabral, Türkiye’de Mahir Çayan ve İbrahim Kaypakkaya nasıl yeni sömürgeciliğin teorik analizini yaptılarsa, bugünün de acil görevinin yeniden sömürgeleştirme dinamikleri ve emperyalizmin yeni biçimleniş üzerine düşünmemiz ve yoğunlaşmamız gerekiyor.) Bu konuda ABD emperyalizmi bir savaş imparatorluğu olarak hegemonyasının aşınmasına karşı küresel düzeyde sürekli savaş konseptiyle hareket edip, küresel jeopolitiği belirleyen enerji kaynaklarını, yollarını, kıymetli maden ve mineralleri, kıymetli toprakları ve su kaynaklarını bütünüyle kontrol etmeye amaçlıyor. İran Savaşı bu anlamda küresel etkisi olan enerji vanasını elinde tutma ve Asya açılan kapıyı kontrol etme, Güney’den Rusya’yı kuşatma, Batı’dan ve Pasifikten Çin’in kuşatılması anlamına geliyor. Kısaca belirttiğimiz bu büyük çatışmanın odağında Kürdistan bulunuyor.
Bakur, Başür, Rojhilat, Rojava yani Türkiye, Irak, İran ve Suriye’de bulunan parçaları olarak. Ve bu durum Kürt halkı için son derece büyük riskler yaratıyor. Hatta Filistin halkının yaşadığı jenoside benzer bir riskin olasılık dahilinde olduğunu gösteriyor. Bu risk halen devam etmektedir ve önümüzdeki dönemde sürmesi büyük bir ihtimaldir. Suriye’de dengelerin değişip, Rojava’nın birden cehennemi bir risk içine girmesi bunun somut örneğidir. Küresel serhildan dalgaları ve YPG’nin Kürt coğrafyasına çekilmesi ve yapılan anlaşmayla şimdilik nefes alınmaktadır. Ortadoğu’da denge ve ittifakların çok hızlı, çok uç biçimde değiştiği düşünülürse Rojava’daki sıcak tehlike sürmektedir. Rojhilat yakın risk içindedir. İran rejiminin yaklaşımı savaşın seyrine göre değişebilir.
Risk ikilidir; emperyalizm ve Siyonizm bir risk faktörüdür ayrıca bölgedeki hegemon devletler de bir başka risk faktörüdür. Kürt tarihinin soykırımlar ve katliamlar tarihi olduğu unutulmamalıdır. İşte böylesi kaotik ve dünya savaşının ön cephesi konumuna gelmiş ve bütün dengelerin değiştiği ve sürekli savaş konseptinin yaşandığı coğrafyada Kürt siyasal hareketinin aldığı kendini savunma, zaman kazanma, soluk alma, yeniden konumlanma, güç devşirme, farklı mücadele yöntemleri uygulama gibi her türlü kararı meşrudur. Tek başına jenosid riski bile birçok taktik adımı koşullayabilir, makuldür ve anlaşılabilir. Bu noktada Bakur’da silahlı mücadeleye son vermesi ve demokratik mücadele de ısrar ve yeni politik konumlanış bir tercih ve dönemin ihtiyaçlarına uygun radikal yönelim ve dönüşümü ifade ediyor.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin de özellikle Suriye’deki gelişmelere bağlı olarak bölgede yeni konumlanma arayışı ve Kürt dinamiğini hem ülke içinde ve diğer parçalarda kendi ihtiyaçlarına göre yönlendirme eğilimleri ortadadır. Kürt siyasal hareketi içine girilen sürecin tüm olası değişkenleri ve devletin nasıl bir yönelim içinde olduğunu hesapladığını zannediyorum. Barış savaşan taraflar arasında yapılır anlayışı bunun ifadesidir. Barış süreci çok farklı etkenlerden dolayı ağır, gelgitli, defansif yürütülse de önemli bir merhaledir. En başta arkasında Pers, Bizans, Selçuklu, Osmanlı devlet geleneğine yaslanan bir devletin Kürt siyasal hareketiyle müzakereye oturmasının bile başlı başına önem taşıdığını düşünüyorum. Özelikle son Newroz’larda hem kitlesel katılımın boyutu hem de 30 yıllık zindan deneyimi olan arkadaşların konuşmaları dikkat çekiciydi.
Kürt halkının kendilerine gösterdikleri ilgi de başlı başına kıymetliydi. Halkla birebir temasa önem veren ve bu noktada yaygın halk toplantıları yapan arkadaşlar, özellikle DEM Parti içinde konumlanan statükocu, bürokrat, halka yabancılaşmış, ağırlıkta parlamenter alan ve belediyelerdeki yeni politik elitlere, daha net ifadeyle liberallere göndermeler yaptılar. Hareketin bir yoksul hareketi olduğunu ve öyle kalacağının altını çizdiler. Kısacası süreç salınımlı, yavaş, bir adım ileri iki adım geri şeklinde ilerliyor. Bunun yanı sıra Rojhilat’ta PJAK ve Rojava’da YPG yeni gelişmelere göre konumlanmaları ve hazırlıkları hareketin esnek ve kendini yenileme kabiliyetini gösteriyor. Ayrıca hareketin dört parçada her parçanın kendi özgünlüğüne göre ve çok yönlü mücadele yürütme yeteneği ve kitlelerle kaynaşması ve halklaşması hiç hafife alınmaması gereken üstün özelliklerdir. Buraya kadar vurgularım Kürt siyasal hareketinin yönelim ve arayışlarını analiz etme ve almaya çalışmayı ifade ediyor.
A. Öcalan’ın paradigma değişikliği olarak ifade ettiği teorik ve felsefi açılımları üzerine ise bir Marksist olarak ciddi eleştirilerim var. Bu nokta ideolojik – teorik boyutları kapsıyor. En başta Öcalan’ın bugün daha tartışılır olan ve bazı kimliklerin reaksiyoner bir tutumla yaptığı eleştiriye hedef olan konuları özellikle cezaevine girdiği süreçten başlayarak bütün çalışmalarında farklı biçim ve dozlarda ifade ettiği unutulmamalıdır. Bu noktada yazdığı, ifade ettiği argümanların, tezlerin hareketin tartıştığı, benimsediği politik, teorik ve felsefi argümanlar olduğu biliniyor. “Bir Halkı Savunmak” (2004) ve Özgür İnsan Savunması’ndan (2005) başlayan bu argümanlar daha sonra yapılan çalışmalarla derinleştirildi. Kapsamlı bir çalışmaya ihtiyaç olan bu argümanların burada en fazla belirli parametrelerini ortaya koyabiliriz.
Önce ve en başta şunu belirteyim Öcalan’ın tartışma ekseni ve ele aldığı teorik konular felsefenin temel sorunsalları kapsıyor ve Marx öncesi döneme ait felsefi problematiklerdir. Marx öncesi diyorum çünkü konunun bir boyutunu epistemoloji, diğer boyutunu ise ontoloji tartışmalarını içeriyor. Bu iki felsefi disiplin aslında düalist bir yaklaşımı ifade eder (kendini ruh beden, madde bilinç, bilinç eylem, özne nesne, doğa insan gibi kategorilerle ve ikiliklerde dışa vurur). Marx ve Marksizm bu tartışmaları yani düalizmi reddederek, bir başka ifadeyle yapılagelen felsefeyi aşarak/felsefenin gerçekleşmesini sağlayacak devrimci özne anlayışıyla ve praksisle kendi kapsamlı sistematiğini inşa eder. 11. tezin oturduğu bağlam burasıdır. Diyalektik materyalizm özünde bu düalist yaklaşımların köklü eleştirisi ve aşmanın adıdır.
Marksizmin kalbi diyalektiktir. Marx öncesi felsefi tartışmalarda her düşünce eşiği düalizmi yeniden üretir ya da düalizme yeni bir açılım getirir (ontolojik, epistemolojik, antropolojik, teolojik, etik düalizmler gibi).
A. Öcalan da Marx öncesi felsefi sorunsallara dönerek, düalist bir eksende yer alıyor. Marksizme yönelik eleştirilerinde içine düştüğü ikiliklerin kökleri buralarıdır. Her ikiliğin bir noktada yeni tanımlamalar ve açılımlar olarak görülmesi yarattığı spekülatif etkiden dolayıdır. Yeni keşfedilme duygusu spekülasyonun yarattığı yanılsamanın gücüdür. Ayrıca yenilgi dönemleri kendine has ruh halleri yaratır. Ve felsefedeki yansımaları ilginçtir.
Öcalan ikilikler üzerinden kurguladığı Marksizm eleştirilerini post-Marksist ve post-yapısalcı kimliklerin tezleriyle güçlendirmeye çalışıyor. Post-yapısalcı ve post-Marksist eleştirileri yeterli görüyor. Kendisi de Hegel ve Marksizm üzerine genel geçer bilgisi olduğunu ve okumalar yaptığını ve hatta okumanın da çok gerekli olmadığını vurgulamaktadır. Ayrıca Marksizm diye tanımladığı şeyler ve referans noktaları reel sosyalizm veya Sovyet Marksizm’inin argümanları ve deneyimleriyle ilintilidir. Bu noktaya bakışta analitik olmaktan öte vulger içeriktedir. Temel metinleri ele alış ve yorumlarda da aynı vulgarizasyon hemen ortaya çıkmaktadır.
Önce Marksizm üzerine yapılan bütün eleştirileri iki temel eksen üzerinden çözümleyebileceğimizi düşünüyorum. Yapı özne gerilimi ve diyalektiğine bakış ve bu diyalektiğin kırılması, anlaşılmaması… Post yapısalcıların ve post Marksistlerin temel argümanları ya yapının değiştiği ve bağlantılı olarak öznenin değiştiği ve fiktif bir karaktere büründüğü şeklindedir, ya da özne merkezli bir düşünce sistematiğiyle bugünün ve tarihin açıklayamayacağıdır. Öcalan’ın okumaları içinde önemli yer tutan ve perspektiflerini farklı biçimlerde kullandığı J. Derrida, M. Foucault, E. Laclau, C. Mouffe, A. Negri, M. Hart, post-yapısalcı, post-Marksizm çizgisinin içinde yer alan düşünürlerdir.
Otonomist Marksist Negri, yapının yani kapitalizmin değiştiğini yeni bir transformasyona girdiğini belirtip, bu formasyonu küresel mahiyette bir iktidar ağı olan imparatorluk olarak tanımlar ve proletaryanın tarihsel misyonunu tamamlandığı ileri sürer. Toplumsal proletarya diye bir tanımlama yaparak hem her şey olan hem de aynı zamanda hiçbir şey olmayan bir özneden, çokluktan bahseder. Bu noktada sınıfın tarihsel devrimci kimliği muğlaklaşır, özne belirsizleşir. Merkezsiz bir iktidar anlayışıyla anti kapitalist mücadele bir bağlama oturmaz. Post-Marksizmi, post-modernizmin “şık” bir ifade gördüğümü önce belirteyim. Öcalan’ın temel tezlerinin esinlendiği E. Laclau ve C. Mouffe, ekonomik determinizmin reddi ve Sovyet Marksizm’inde somutlanan pratikler üzerinden şekillenen tezleri, öznenin yani proletaryanın bir fiksiyon olduğu üzerine kuruludur. İşçi sınıfının toplumsal kimliklerden sadece birini oluşturduğu ileri sürerler. Yeni kapitalizmin çok farklı çelişkiler ürettiği ve farklı toplumsal taleplerle (feminist, çevreci, etnik, sınıfsal) çoklu öznelerinin doğmasına yol açtığını, sınıf merkezli bir düşüncenin yani Marksizmin bu süreci anlayamayacağı ve değiştiremeyeceğini vurgularlar.
Farklı talepler etrafında ortaya çıkan öznelerin bir siyasal proje dahilinde bir araya gelmesi ve birbirlerine eklemlenmesi üzerinde dururlar. Bu proje radikal demokraside somutlanır. Ve bu eksende kimlik ve kültür mücadelelerin önemi üzerinde durulur. Hatta kapitalizm kültürel bir fenomen olarak değerlendirilir ve siyasal alanın söylem üzerinden kurulduğu ifade edilir. Sınıfsal antagonizma, sömürü, sınıf çatışması, kapitalizm ruhu ve işleyişi böylece kolayca es geçilir. Sınıfsal antagonizma ve çatışma yerini politik rekabete bırakır. Bu noktada mevcut düzeni yıkmak yerine, iktidarın seçimler yanında kültürel ve düşünsel alanda yaratılacak hegemonyayla alınabileceği ileri sürülür. Liberal demokrasinin içindeki eşitlikçi ve özgürlükçü dinamiği ileri taşımak ya da “radikalleştirmek “hedeflenir.
Foucault ve Derrida’nın açılımları da Öcalan’ın argümantasyonları içinde yer bulmaktadır. Post yapısalcı yönelimleri olan Derrida ve Foucault’un felsefelerinin temel kaynağı Heidegger’dir. Heidegger üzerinde spesifik durulması gereken bir kimliktir. Çok konsantre olarak Heidegger, özünde Antik Yunan Felsefesi’ndeki logos kavramı üzerine yoğunlaşır. Bu konu üzerine hermenötik yapar yani yorumlar. Bu yorumlama pratiğinin özü yapılan tanımlamanın neden yapıldığı ve ne anlama geldiği ve sonuçlarının ne olduğu doğrultusunda bir felsefi pratiği içerir. Heidegger buradan hareketle Batı metafiziğini eleştirir. Ve türetilen lojik yani mantığın bütün Batı felsefesinin disiplinine hâkim olduğunu ileri sürerek, tüm kavram ve sözcüklere metafizik mana yüklendiğini, bir nevi kavram ve sözcüklerin metamorfoza uğratıldığını, bir manada donmuş, statik kavramlar silsilesinin ortaya çıktığını ileri sürerek bundan kopuşu, yani Batı felsefesinden kopuşu hatta bu felsefi disiplini yıkmayı hedefler. Bağlantılı olarak Heidegger, Batı felsefesinin ruhunu belirleyen mantığın Platon ve Aristotales’den başlayarak “olanı” yani var olanı temsil ettiğini, “olmak” yani varlığı felsefenin dışına attığını ifade eder. Bu ayrımın özünde ontolojik bir ayrım olduğunu söyler. Dasein diye tanımladığı şey dünyaya bir fırlatılmışlık halidir ve dünyayı anlamlandıran, geleceğin peşinde olan ve öleceğini bilen insanın/ öznenin varoluş biçimi olduğunu yazar. Bu vurguları şunun için yaptım hem Foucault’un hem de Derrida’nın Batı felsefesiyle kurduğu ilişki Heidegger’in perspektifindedir.
Derrida aynı perspektifle inşa ettiği yapı sökümü, özünde hermenötiktir. Derrida Batı düşüncesini belirleyen metinleri yapı söküme uğratarak, metinlere hâkim olan ikili çelişkileri ortaya çıkarıp, hiyerarşilerini bozar. Yine her düşünce sisteminin merkezi bir konsantrasyonu olduğundan hareketle, bu merkezi ortaya çıkarıp, merkezinin yerini sarsar ve anlamın imkansızlığını gösterir. Yani anlamın imkansızlığı üzerine düşünür. Aslında yaptığı bir çeşit deşifrasyondur ve Batı düşüncesinin iskeletini bozma ve bildirimlerini çürütmektir. Foucault da benzer referanslarla hareket eder ama bir iktidar teorisyeni olarak dikkat çeker. Foucault iktidarı toplumu saran mikro iktidarlar üzerinden tanımlar. Sınıfsal bir çerçeve içinde ele almaz. İktidarın toplumsal ilişkilerin bütününe sızdığını ve her yerde olduğunu ileri sürer. Bilginin iktidar tarafından üretildiğini ama bilgininde iktidar ürettiğini vurgular. Foucault iktidarın mikro alanlarda biçim alışları, içkinliği ve normalleştirilmesi ve bir beden politikasına haline dönüşmesi üzerine arkeoloji yapar. Bu vurgular önemlidir. Ama Foucault’da en bariz şey iktidarın köksüzlüğü ve devletsizliğidir hatta sınıfsızlığıdır. Böyle olunca iktidar muğlaklaşır, müphemleşir ve sabun köpüğü haline gelir.
Son olarak yine Öcalan için önemli referans kaynağı olan ve öğrencisi olduğunu söylediği M. Bookchin üzerine duralım. Kişisel tarihinde farklı siyasal gelenekler içinde aktif yer alan Bookchin ekolojik anarşizmin önemli adlarından biridir. Diğeri farklı tezlerle Anarko primitivist J. Zerzan’ı sayabiliriz. Zerzan teknolojiyi, tarımı, sembolik kültürü ve uygarlığı yabancılaşma ve tahakküm ilişkilerin kaynağı olarak görür ve bütünüyle reddeder. Zerzan, gelecekteki ilkel vurgusu, ilk çağrışım yaptığı gibi geçmişe bir özlem değildir, asıl olarak geleceği tasavvur eder, var olan uygarlığın çöküşüyle insanın ve doğanın özgürleşebileceğini savunur.
Bookchin ise ekolojik krizin stratejik tehlikesi üzerinde durur. Ademi merkeziyetçiliği, yerelliği baz alır, özyönetimci komünalizmi ya da özgürlükçü belediyeciliği savunur. Hiyerarşi ve tahakküme köklü bir anlam yükler. Tahakkümün sadece sömürüyle alakalı olmadığını, doğanın ve insanın insan üzerindeki hakimiyetinin asıl kaynağını oluşturduğunu vurgular. Ve sınıf mücadelesinden daha kapsamlı bir içerik taşıdığını iddia eder. Hiyerarşisiz, doğayla uyumu esas alan, doğrudan eylemle dayalı bir özgürlükçü ekolojik anlayışı ve toplumu savunur. Benzer argümanları Öcalan da savunmaktadır. Bu arada Bookchin’in bir Durriti ya da Bakunin gibi devrimci anarşist olmadığını yani devleti yıkma esaslı hareket etmediğinin altını çizmek gerekir.
Toparlarsak post-yapısal ve post-Marksist yaklaşımlar en başta kapitalizmin işleyişi ve yapısı üzerine yoğunlaşmaz, sınıfsal antagonizmayı ve sınıfın tarihsel özneliğinin reddeder ya da muğlaklaştırır. Hakikati görece hale getirir ve siyaseti kültür politikalarına indirger. Söylem, dil, kimlik politikaları belirleyici olur. Aynı zamanda tarihsel olgu, olay ve çelişkiler ya görülmez ya da metafizikleştirilir. Aslında iki akımın ortak karakteri özünde bir çeşit emek ve sınıf körlüğüdür ama bu kör olma hali bilinçli bir tercihtir. Burası çarpıcıdır. 1968 küresel isyan hareketinin yenilgisinin ya da geri çekilmesinin yarattığı psikozun şiddetli etkileri görülür. Burjuva bireyin makro tahakküm karşısında çözülmesi, atomize oluşu, hayal kırıklığı, demoralizasyonu ve kibiri ve küçük burjuva düşünsel kaçışlar izlenir. Spekülasyona, metafiziğe hatta new age yani Doğu mistisizmine, spritüalizme yönelinmesi “anlaşılır” bir durumdur. Rusya’da 1907 sonrası benzer tanrı yapıcılar ve eğilimler ortaya çıkmıştır. Bu iki eğilimde kapitalizmin varlık ve işleyiş yasalarını, artı değer sömürüsünü ve yıkıcılığını bulanıklaştırılır. Sınıfsal antagonizmanın ve sınıf savaşının reddi bütün karmaşık ve kompleks ideolojik kurguyu var olan sistemin kabulüne koşullar. Bu olgular post-yapısalcılık ve post-Marksizm üzerinden Öcalan’ın düşüncelerine ve argümanlarına hakimdir.
Marksizmin en ayrıştırıcı özelliği tarih anlayışına, toplum analizine ve diyalektik yönteme dayanan bir sistematik olmasıdır. Bu bağlamda bütünlükçü bir bakışı ifade eder. Yıkıcı bir teoridir ve yıkıcı bir güç olan proletaryayla rezonansı koşullar. Evrensel özgürlüğün ancak kapitalizmi yıkmakla sağlanabileceğini vurgular. Bu noktada fikri çekirdeğinin özünü teori ve pratiğin diyalektiği oluşturur. Böylesi bir bakış sınıf mücadelesi, sınıfsal analiz, proletaryanın tarihsel rolüyle manalaşır. Tarihsel özneye yaklaşımı bence en az anlaşılan ve kavranması en zor olan (çünkü düşünce tarihinde özne ve özneye yüklenen misyonla ya da başka bir ifadeyle özne nesne ilişkisinin kavranmasıyla olanaklıdır. Diğer bir yaklaşım en fazla vurgu olabilir) tam anlamıyla düşünce tarihinden bir kopuşu ifade eder. (Bu noktada Yeni Yaşam’da çıkan kapsamlı bir içeriğe sahip “Evrensel Özgürlüğün Öznesi: Proletarya” başlıklı makaleme bakılabilir).
Diğer taraftan Komün Devlet üzerinden kurulan ikilik ve tarih perspektifi için yine Yeni Yaşam’da çıkan “Kapitalist Makina ve Radikal Kötülüğün Simgesi: Devlet” başlıklı yazım dikkat çekebilir. Evet Marx hedeflese de devlet üzerine (ömrü yetmediğinden dolayı) bir kitap yazamamıştır ama Engels birlikte devlet konusunda muazzam analizleri vardır. Ben okumalarımdan her biri bir kitap mahiyetine bürünebilecek yedi parametre tespit ettim. Ayrıca özel mülkiyet, iş bölümü, aile, devlet, yabancılaşma ve komün üzerine son derece kıymetli başta 1844 El Yazmaları, Alman İdeolojisi olmak üzere, Etnoloji Defterleri, Ailenin Özel Mülkiyeti ve Devletin Kökeni adlı çalışmaları çarpıcıdır. Ve çok bilinmeyen Grundrisse’de kapitalizm öncesi komün pratiklerini analiz eden son derece orijinal ve derin perspektif içeren bölüm eksen oluşturucudur. Tabii ki burada H. Kıvılcımlı’yı ihmal etmemek gerekiyor. Komün, Komün gücü ve rezervlerini spesifik olarak ele alan kapsamlı ve katmanlı tarih tezi önemli bir birikimdir.
Evet son vurgu olarak Kürt siyasal hareketinde ideolojik ve teorik krizden söz edebiliriz. Ama hareketin pratik üstünlüğü ve zenginliği ve yaratıcılığını düşünürsek bu sorun şu an için gerilim şeklinde kendini dışa vuruyor diyebiliriz. Ama burada bir devrimci komünist olarak çubuğu kendimize bükmenin doğru olacağını düşünüyorum. Evet Sovyetler’in çöküşü küresel düzeyde bir etkendir ama son yarım asıra yaklaşan bir süreçte Batı yakasında devrimci bir politik öznenin inşasının gerçekleşememesi, birçok momentin doğmasına rağmen işçi sınıfıyla ve emekçi yığınlarla stratejik bir ilişkinin kurulamaması, aynı ideolojik etkilerin sosyalist hareket içinde sanılandan daha fazla olması ve ideolojik- teorik ve politik- pratik bir rönesansın yaratılamamasını (Marx Kapitali yazarken ömrünün 26 yılını verdi. Böylesi bir çaba hem teorik hem pratik boyutta meşakkatli bir iştir. Türkiye sosyalist hareketi bir bütün olarak bu meşakkati gösteremedi) Kürt siyasal hareketinin böylesi teorik ve ideolojik yönelimlere girmesinde birinci etken olarak ele alıyorum.
Bildiğiniz üzere Kaypakkaya’nın en önemli tespitlerinden biri milli meseledeki görüşleridir. Kaypakkaya’nın ulusal meseledeki tezlerinin şimdi daha önem kazandığını söyleyebilir miyiz?
Volkan Yaraşır: Bilindiği gibi İbrahim Kaypakkaya’yı belirleyen temel ve ayrıştırıcı özellik iktidar perspektifidir. Bu basite alınacak bir olgu değildir. Bu yön Kaypakkaya’nın tüm teorik ve pratik çaba ve arayışlarını belirler. Ben bu yönünü şöyle tanımlıyorum. Kaypakkaya; her koşul altında devrimin imkanını, aynı anlama gelmek üzere devrimin güncelliğini aradı. Ulusal soruna bakışını da bu eksende düşünmek gerekir.
Kaypakkaya, ulusal sorunu Leninist bir ufukla ele alır. Evet ama bu salt bir teorik çıkarsama ya da değerlendirme değildir. Aslında ısrarla Türkiye devrimin yolunu aramaktır. Amacı her şart ve koşul altında proletaryanın devrimci iktidarını hesaplamak ve ona göre konumlanmaktır. İbrahim’in aslında ulusal sorun ve Kemalizm analizinde gösterdiği üstün performans devrimin günceliği içinde mana kazanır. Bu proletaryanın tarihsel rolünü açığa çıkaran bir yaklaşımdır. Ve bu noktalar Kaypakkaya’nın devrimci komünist niteliğini gösterir. Kaypakkaya sınıflar mücadelesinde proletaryanın stratejik pozisyonu ve rolünü bilir, her şeyin bu stratejik pozisyon tarafından belirleneceğinden hareket eder. Ulusal sorunu ele alışı bu perspektifledir. Ya da başka bir ifadeyle ulusal kurtuluşu, toplumsal kurtuluş mücadelesiyle rezonansa sokmak ister. Çünkü bu stratejik bir rezonanstır. Proletaryanın enerjisiyle tüm ezilenlerin enerjisini birleştirip, kristalize ederek yıkıcı bir enerjiye dönüştürmeyi sağlayacaktır. Bu Leninist yoldur.
Lenin’i ulusal soruna bakışta en ayrıştıran yön bir strateji oluşturmasıdır. R. Luxemburg, Troçki, Pannekoek, Avusturya Marksizm’i ve Stalin’den ayrıldığı noktalar burasıdır. Soruna bir devrimci stratejiyle yaklaşır ve her koşulda devrimin güncelliğini arar. İki Taktik, UKKTH ve Emperyalist Ekonomizm çalışmalarında yaptığı budur. İbrahim aynı yoldan gider. İbrahim’in ulusal sorunu ele alışının bugün için anlamı ya da bugüne mirası bu noktalardır. Kürt özgürlük hareketiyle stratejik ve tarihsel ittifakın özü de budur. Bugün de devrimin güncelliğini her şart ve koşul altında arama…Bu anlaşıldığında Kaypakkaya’nın ulusal sorundaki üstün performansı anlaşılabilir.
Bu alt çizmelerden sonra İbrahim’in analizlerine konsantre bir şekilde dönersek, belki ilk vurgu, Türkiye’nin somut tahliline dayanan bir perspektifle Kuzey Kürdistan’ın analizini yapması olabilir. İbrahim, Kürdistan’ın somut durumunu ele alır. Bu aynı zamanda Türkiye’nin somut durumu demektir. Kürt ulusunun varlığını kabul eder, yaşanan konjonktürde ulusal varlık tanımı ayrıştırıcı bir ifadedir. Ek olarak ulusal sorunun boyutlarını yani diğer milletlerin ulusal baskı altında tutulmasına vurgu yapar. Bu da ayrıştırıcı bir yaklaşımdır. Bu noktada İbrahim’in Kemalizm analizine yapılan eleştirilere kısaca dönersek, bu eleştirilerde İbrahim’in bir anlamda Kemalizmin niteliğine ilişkin önemli tanımlamalar yaptığı kabul edilir ama buna rağmen tek boyutlu ve sol sübjektif bir tavırla Kemalizmin ulusal kurtuluşçu ve reformcu yönünü görmediği vurgulanır. Aslında bu eleştiriler konunun İbrahim tarafından nasıl ele alındığını kavrayamamaktan kaynaklanan yaklaşımlardır.
İbrahim tam tersine bu yönlere vurgu yapar (mesela ben İbrahim’le aynı kanaatte değilim. Bu özelliklerinin olmadığını, proto faşist karakterin İttihat Terakki sürecinden başladığını, I. Paylaşım Savaşına Osmanlı İmparatorluğu’nun emperyal bir arzuyla katıldığını düşünüyorum. Ve 1919-23 arasını da bu sürecin devamını olarak farklı okuyorum. Yukarıda bahsettiğim Kaypakkaya’nın faşizm analizindeki modernizm ve faşizm bağına ilişkin çözümlemeleri tam bu bağlama oturuyor. Ve İbrahim’in sofistikasyon gücünü ortaya koyuyor) ama asıl öze ve niteliğe yönelik çözümlemelerdir. Kısacası karşı devrimci niteliğin altı çizilir. Buradaki radikallik ve analiz gücü ulusal sorunu analizdeki radikalliği ve yüksek performansı ortaya çıkarmıştır. Birbirini tamamlayan ve besleyen içeriktedir. Bu iki tema devletin ruhu, aklı, pratiği, meşruiyeti, kuruluş saiki ve varoluş dinamiklerini ortaya koymuştur.
Ayrıca Kaypakkaya, enternasyonalist bir komünisttir. Bunu en net gördüğümüz yer ulusal soruna karşı aldığı tutum ve açılımlarıdır. Kaypakkaya Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkını koşulsuz bir hak olarak ele alır. Buna Kürt ulusunun ayrılıp, ayrı devlet kurma hakkı dahildir. Kaypakkaya Kürt ulusunun varlığını/gerçeğini görmesi, ulusal haklarının meşruiyetini koşulsuz savunmasıyla önemli bir yerde durur. Ayrıca Kürt ulusu ve farklı ulusal toplulukları tam hak eşitliğini savunmasıyla da dikkat çeker. Bu tutum hakların kardeşliği gibi tek başına soyut hatta liberal tınılar taşıyan bir argümanın, ancak tam hak eşitliğinde mana kazanabileceğini bilmekten gelir. En önemli açılımların biri ezen ve ezilen ulusun komünistlerinin görevlerine ilişkindir. Sol şovenizmin her türlü biçimine ezen ulus komünistlerinin net bir tavır geliştirmesinin asli bir devrimci görev olarak görür. Ayrıca Türk, Kürt proletaryasının ve bütün ulus ve milletlerin birlikte örgütlenmesi ve mücadele etmesinin gerekliğini savunur. Kısaca UKKTH, Kaypakkaya’da ne bir jargon ne de sosyalizm sonrasına bırakacak bir olgudur, pratik devrimci mücadelenin ayrılmaz parçasıdır. Bütün bu tanımlamalar ve özellikle devrimin olanağını arama Kaypakkaya’yı ulusal sorunda da güncelleştirmektedir.
Emperyalist paylaşım savaşı tehlikesinin dünya siyasal gündemini meşgul ettiği bugünkü koşullarda, Türkiye-Kuzey Kürdistan komünist ve devrimcilerinin sorumluluklarını nasıl tanımlıyorsunuz?
Volkan Yaraşır: Olağanüstü bir momentum içindeyiz. Dünya savaşının bir ön cephesi olarak biçimlenen İran Savaşı hızla bölgeyi ateş topuna çevirebilir. Küresel düzeyde sürekli savaş konjonktürü içine girdik. Ortadoğu sürekli savaş odaklarından birine dönüşüyor. Türkiye’nin emperyalizmin ve Siyonizm’in çoklu savaş stratejine bağlı olarak veya savaşın gelişme dinamikleri ve NATO’nun atakları sonucu hızla bir savaşa iştirak etme olasılığı var. Türkiye kapitalizmin hızlı militaristleşme süreci ve bölgeye yönelik alt emperyalist arzuları bu olasılığın her an gerçeğe dönüşmesini sağlayabilir. Bu süreç bütün dinamiklerin değişmesi anlamına gelecektir. Savaş rejiminin kaçınılmazlığını ortaya koyar. Ayrıca sınıfa yönelik despotik emek rejimlerinin inşa olduğu bir sürecin içindeyiz. Kapitalist devlet finans kapitalin kar açlığını gidermek için doğanın sömürgeleştilmesi yönünde stratejik adımlar atıyor. Modern çitleme yöntemleri derinleştiriliyor. Böylesine çok yönlü ve çok boyutlu saldırılar olduğu ve savaş gibi yüksek konjonktürün kapılarının aralandığı koşullarda Türkiye sosyalist hareketi tarihin en etkisiz hatta en şiddetli likidasyon dönemini yaşıyor. Bu likidasyon süreci sadece örgütsel boyutta değil, ideolojik ve teorik boyutta kendini dışa vuruyor. Yine aynı sürecin bir başka yansıması burjuva lejitimasyon sınırında kalmak ve konfor alanlarında politika yapmak olarak biçimleniyor. Hatta bu politika tarzı garip bir biçimde sosyalist hareketin hemen hemen tüm kesimlerine hâkim çizgi haline gelmiş durumda. Buda kaçınılmaz olarak burjuva fraksiyonların birine dolaylı ve direkt tabiliği koşulluyor.
İşçi sınıfı ise Marx’ın 1848 Haziran’ında söylediği gibi yalnız bir sınıf. Benzer ifadeyi tüm yoksullar, ezilenler içinde söyleyebiliriz. Öte yandan yaşanan olağanüstülüğü somut olarak işsizlik, açlık ve geleceksizlik olarak yaşayan işçi sınıfı, her şeye karşın lokal düzeyde son derece yaygın eylemler gerçekleştiriyor. Artık devletin organik aparatlarına dönüşmüş resmi sendikaların dışında yeni örgütlenme ve mücadele çabaları var. Mücadeleci Sendikalar ve Umut-Sen bu arayışların somutlandığı yer olarak dikkat çekiyor. Kadın özgürlük mücadelesi de önemli adımlar atıyor. Her koşulda varlığını gösteriyor. Kapitalist devlet despotik emek rejimleriyle birlikte ekstraktivist yöntemleri iç içe kullanıyor. Yani bir yandan artı değer diktatörlüğü inşa ederken, doğayı yağma ve talan ederek ve sömürgeleştirerek değer transferi yapıyor. Son çıkarılan kamulaştırma yasası bunun çıplak bir örneğidir. Giresun’un bir maden bölgesine çevrilmesi finans kapitalin manik karakterine ve arzularına son derece uygun bir adımdır. Bunun somut yansıması yeni ekolojik dinamiklerin ortaya çıkmasıdır. 2026 yılı bu manada önemli bir yıl olarak dikkat çekiyor. Migros Depo işçilerinin fiili eylem ve fiili grevleri, ardından Polyak Maden işçilerinin maden ocağı işgali ve özyönetim eğilimleri ve son olarak Doruk Maden işçilerinin Ankara yürüyüşü ve Ankara’da açlık ve oturma eylemleri ve 1 Mayıs’ta mücadeleci sendikaların ve devrimci öznelerin Taksim iradesi sınıf hareketinin yeni bir miltanlaşma sürecini işaretliyor.
Ekolojik eylemlerin yayılması ve bu eylemlerde kapitalist devletin, hukukun ve kolluk kuvvetlerinin neye hizmet ettiğinin giderek alenileşmesi ve kitleler tarafından anlaşılması önemlidir. Kadın özgürlük hareketi patriyarka ve kapitalizm ilişkisini ve organikliğini göstermek açısından önemli adımlar atıyor. Patriyarkasız bir kapitalizm olamayacağını pratik olarak ortaya koyuyorlar. Çünkü patriyarka sadece çıplak iktidar biçimlerinde ortaya çıkmaz, yasak ve kuralların içinde vücut bulur. Bireysel ilişkiler kadar gündelik hayatın akışında ve görünmez itaat ve mikro iktidar biçimlerinde kendini üretir, yetkinleştirir bu kadını sömürgeleştirilmesi ve yeniden köleleşmesi anlamına gelir. Kadın özgürlük hareketi, kadınların var oldukları her alanda biriken öfkenin ve kafa tutuşun adı olarak gelişiyor. Kısacası bugün yeni kapitalizmin üç sömürge alanında yani emeğin, kadının ve doğanın sömürgeleştirilmesine karşı ciddi ayağa kalkış ve arayışlar var. Sorun bu alanlar arasında Engels’in ifadesiyle devrimci bir bileşkenin yaratılması bu enerjinin kristalize olmasıdır.
Bu noktada Kürt illerinde ve Anadolu kentlerinde proleterleşme süreci yeni bir dinamik olarak şekilleniyor. Kürt illeri proleter şehirlere dönüşüyor ve sınıfsal çelişkiler domine oluyor. Bu yeni bir süreçtir. Kürt özgürlük hareketinin bir yoksul hareketi olduğu da unutulmamalıdır. Kürt halkının uzun yılları kapsayan ve ağır bedeller ödenen mücadele geçmişi son derece önemli birikimlerdir. Bunun yanı sıra Kürt kadın hareketi olağanüstü bir potansiyeldir. Böylesi bir süreçte devrimci komünistler sınıfsal ve toplumsal çelişkilerin düğümlendiği her yerde olmalı, bu hareket ve dinamiklerle ontolojik bağ kurabilmeli ve stratejik olarak konumlanmalıdır. Yukarıda bahsettiğim devrimci bileşkenin yaratılması bugünün acil görevidir. Olası bir katastrofa karşı ancak böyle bir kolektif karşı duruş sağlayabiliriz.
Kapitalizmin dolayımlar üzerinden tahakküm ve iktidar biçimleri ürettiğini ve bu dolayımların somutlandığı alanın kapitalist devlet olduğunu bilmeliyiz. Yani sınıflar mücadelesinde ortaya çıkan bir pratik, bir kıvılcım birden bozkırı tutuşturabilir. Senkronize gelişmelerin önü açılabilir. Bu noktada bir sosyal anafor olarak proletaryanın stratejik rolünü görerek konumlanmalı ve sınıf mücadelesinin ritmini çözmeliyiz. Ayrıca son yarım asıra yakın hayata geçirilen neo liberal politikaların küresel düzeyde çelişkileri derinleştirdiği, aynılaştırdığı ve paralelleştirdiği ve sınıfsal antagonizmayı şiddetlendirdiği unutulmamalıdır. Yerel, lokal gibi görülen bir eylemin ülke sathına bir dalga senkronu gibi etki yapıp, yayılabileceği, aynı şekilde benzer gelişmenin yine lokal gözüken eylemin enternasyonal boyutta sınıf ve kitle mobilizasyonuna yol açabileceğini bilmemiz gerekir. Bu aynı zamanda bir dünya ve bölge devrimi perspektifinin yansımasıdır. Kapitalizmin bugün ulaştığı entegrasyon boyutu, bir organik ve interkonnekte sistem olması söylediklerimizin abartı olmadığını ortaya koymaktadır.
Gezi Ayaklanması böyle bir pratiktir, Tunus’ta Buazizi’nin kendini yakmasının ardından Arap Halklarının ayaklanması benzer bir gelişmedir, 2019-20’de dünyada art arda 44 ülkeyi saran ayaklanma ve isyan dalgası böyle bir şeydir. Devrimci komünistler bu perspektifle ısrarla örgütlemeli ve stratejik olarak konumlanmalıdır. Yani Migros depo, Polyak ve Doruk maden ve Akbelen direnişinin parçası olmak ve hatta onlardan biri olmak ve öfkeye dönüşmektir asıl olan… Bizim manamız da buradadır ve mana kazanacağımız yer burasıdır. Yani sınıf mücadelesi ve sınıf kavgasıdır. Son sözü Mao’ya bırakalım: Kültür Devrimin başlangıcında söylediği söz anlamlıdır. “Gök kubbenin altında tam bir kaos var; koşullar mükemmel.” Bu ruhla hareket etmeliyiz. Teşekkür ederim.








