Connect with us

Röportaj

Temel Demirer: Kaypakkaya’nın düşünce ve davranışı ne silahsız ne devrimci teorisiz ele alınamaz

Röportaj serimizin dördüncü bölümünde yazar Temel Demirer, derinleşen ekonomik-siyasal kriz, Kürt ulusal meselesi ve emperyalist savaş gündemi üzerinden Kaypakkaya’nın tezlerinin güncelliğini değerlendirdi: “İbrahim Kaypakkaya’nın düşünce ve davranışı ne silahsız ne devrimci teorisiz ele alınamaz. O ‘11. Tez’in bütünlüğüdür.”

özel haber2

Bahattin Seçilir/İstanbul

Türkiye-Kuzey Kürdistan’da derinleşen ekonomik-siyasi kriz, faşist baskı politikaları ve bölgesel savaş konsepti, Komünist Önder İbrahim Kaypakkaya’nın tezlerinin güncelliğini bir kez daha ortaya koyuyor. Kaypakkaya’nın sınıfsal karaktere, devlet yapısına, Kemalizm’e ve Kürt ulusal meselesine dair ortaya koyduğu ideolojik-politik çözümlemeler, bugün de devrimci mücadele açısından temel referanslardan biri olmayı sürdürüyor.

Komünist Önder İbrahim Kaypakkaya’nın 53. ölümsüzlük yıl dönümünde, Kaypakkaya’nın tezleri ekseninde Türkiye-Kuzey Kürdistan’da derinleşen ekonomik-siyasal kriz, Kürt ulusal meselesi, devrimci hareketin güncel yönelimleri ve emperyalist paylaşım savaşı koşullarında komünistlerin tarihsel sorumlulukları üzerine yürütülen ideolojik-politik tartışmaları siyasi kurum, aydın ve yazarlar ile konuştuk.

Röportaj serimizin beşinci bölümünde yazar Temel Demirer, Kaypakkaya’nın ideolojik-politik hattının günümüzdeki karşılığı, ulusal meseleye dair tezlerinin güncelliği ve devrimci mücadelenin temel görevleri üzerine şunları söyledi;

“Tarihe gömülen koca koca atlar

Tarihe gömülür o kadar.”[1]

Fırat Aydınkaya’nın, “Ulusal devrimden pasif devrime Kürt hareketi,” vurgusuyla tanımladığı “süreç” denilen şeyden söz etmek kolay olmasa da zaruri. Söz konusu zarurete ilişkin, görmezden gelip “es” geçmeyi marifet sayanlara inat, hep net olmaya gayret ettim. Lanetlenmek pahasına…

Angela Yvonne Davis’in, “Tarih web sayfaları gibi silinemez!” uyarısının bilincinde eşyaya adını koyarken kimin ne dediği, nasıl bir tepki verebileceği de umurumda değil; kimseye verilmeyecek hesabım olmadığı gibi, bir şeylerden çekindiğim, korktuğum da yok.

‘Patika’nın sorularına da bu düşünce ve davranışla yanıt vereceğimden kimsenin kuşkusu olmasın. Ancak “Önder Apo’nun manifestosunun tartışılması kadar, bugüne kadar sol adına, sosyalizm adına sadece konuşup hiçbir biçimde pratikleşmeyen, yaşamayanların da tartışılması oluyor,”[2] diye haykıran nafile sözlerden özenle kaçınacağım. Yanılgı ve yanlışlarıyla bir mücadele tarihinin çocuklarıyız biz; “Sabrın sınırları vardır. Fazla ileri gidersen, bu korkaklık olur,” ifadesindeki üzere George Jackson’ın…

İnkârı mümkün değil: “Bu çağ, yaşadığımız bu günler hiç şüphesiz bugüne kadar yaşanılanların en kötüsü değil, ama tarihten bugüne; en şarlatan ve en budala bir çağ seçilecek olsaydı, o çağ hiç şüphesiz yaşadığımız çağ olurdu,”[3] diyenlerden olsam da; “İnsanlık tarihindeki birçok şeytan, insanlara kadere boyun eğme fikrini aşılamak için elinden geleni yaptı. Ama devrimciler, Bolşevikler, bu fikri nefretle reddeder. Biz asla kimseye boyun eğmeyeceğiz,” diyen Aleksandr Borisoviç gibi düşünüp, davranmaya gayret ettim hep; tarih(imiz)in öğrettiği gibi…

Görmüyor, bilmiyor değilim: “Tartışma” denilen nafile çırpınışlarla iş giderek teorik sefalet ya da komik bir hâlin ötesine geçip, sosyalizm düşmanlığına vardı. Hatırlanacağı üzere “Marx’ı aşmalar” ve açık açık sosyalizm düşmanlığının son halkası olarak “Marksist, Leninist ve Maoist devrimler sisteme angaje olarak sistemin en büyük savunuculuğunu yaptı”, “Sadece bir sınıfa ait olmayan sosyalizm anlayışını geniş bir yelpazede ele alıp topluma mal etmek gerekiyor” gibi tuhaf değerlendirmeler gündeme gelmişken; ‘Yeni Yaşam’ın 19 Aralık 2025 tarihli nüshasındaki Doğan Durgun imzalı yazıda yer alan, “Kürde Marksizm-Leninizm, sınıf dersi vermeye çalışmak, tarihle ters düşmektir,” ifadesi de bunun tezahürlerinden birisiydi.

Tamam, St. Thomas Aquinas’ın, “Alçakgönüllülük nerede varsa, orada bilgelik vardır,” uyarısını kulak ardı edip, “sınıf dersi” verilmesini sevmeyebilirsiniz. Lakin Ali Haydar Kaytan’ın, “-Marxizmin bazı doğruları olsa da temeli yanlıştır -Marxizm tarihi düz ilerlemeci ele alıyor -Marx kapitalizme ilericilik atfeder, bu hatalıdır”[4] denilmiş olmasını hatırlatanlara ne diyeceksiniz merak ediyorum?!

“Bunlardan neden söz ediyorum” mu? Gayet açık: Vazgeçmeyen konumumun sınırlarını -yine ve bir kere daha- net biçimde vurgulamak için…

Birincisi: “Ya burjuva ideolojisi ya da sosyalist ideoloji; ikisi arasında orta yol yoktur. Çünkü insanlık üçüncü bir ideoloji yaratmamıştır,”[5] kanaatimden asla özün ver(e)mem; bu, “üçüncü yol” manipülasyondan başka bir şey değildir…

İkincisi: “Unutkanlar şanslıdır, çünkü hatalarının derdini çekmezler,” diyen Friedrich Nietzsche gibi düşünür ve “Asla unutmamalıyız,” deyip eklerim:

Üçüncüsü: Malcolm X’in, “Özgürlüğünüzü elinizden alan hiç kimse, barışçıl bir yaklaşımı hak etmez”…

Thomas Sankara’nın, “Yeni bir dünya yaratmak istiyoruz. Cehennem ve araf arasında seçim yapmayı reddediyoruz”…

Leo Tolstoy’un, “Yanlış, çoğunluğun ona inanması nedeniyle yanlış olmaktan çıkmaz”…

Che Guevara’nın, “Emperyalizme güvenemezsiniz. Hiçbir şekilde! Bir zerresine bile!” vurguları hâlâ yolumuzu aydınlatıyor.

O hâlde yönteme geçebiliriz. Amaç(ımız) “tartışmak için tartışmak” lafazanlığından uzak durup, kimseye bir şeyi dayatmak değil; sadece, eleştirel bir deşifrasyon olmalıdır. Siz bakmayın “Tartışmalara toplumsal kaygıdan uzak, solun ve Kürt halkının içinden geçtiği politik durumu dert etmeyen, bütünlüklü ve yapıcı eleştiri stratejisine sırtı dönük, kişisel egonun öne çıktığı bir teorik şiddet damgasını vuruyor,”[6] diyenlere; gerçek hiç de öyle değil!

Ayşe Hür’e, 26 Ekim 2025’de ‘Middle East Policy’de yayımlanan ‘Yeni Türkiye-PKK Barış Süreci Neden Başarısız Olacağa Benziyor?’[7] başlıklı makaleyi kaleme alan Michael M. Gunter’e vd’lerine yönelik “listeli” tutumları görmezden gelmek mümkün müdür?! Kim ne atfederse etsin; “Devletin demokratik kanadı olurum,”[8] dersen; elbette eleştiri ve itiraza razı olacaksın! Antonio Gramsci’nin, “Devlet, burjuva sınıfının ekonomik-politik örgütüdür. Devlet, modern/ somut ifadesiyle, burjuva sınıfının kendisidir. Burjuva sınıfı devletin dışında birleşik bir kendilik değildir,” ifadesini bilmeyen var mı?

Hem de Cumhurbaşkanı Başdanışmanı ve Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurulu Başkanvekili Mehmet Uçum’un, “Türkiye’nin yaşadığı tarihsel dönem bakımından yurtsever solculuk, kayıtsız şartsız Terörsüz Türkiye hedefine destek vermeyi gerektirir. Bu konuda en ufak bir şüphe duymak, yurtsever sol perspektifle çelişir,”[9] diyerek etrafa “akıl ve ayar verme” densizliğini meşrulaştırmaya kalkıştığı tabloda…

O hâlde “Sadede gelirsek ‘çözüm süreci’ denilenle kim neyi amaçlıyor? Veya kimin için ne anlama geliyor? Dinci-ırkçı iktidar koalisyonu Kürt sorunu diye bir şeyin varlığını kabul etmiyor. Onlar ‘terörsüz Türkiye’ diyorlar… Eğer Kürt sorunu yoksa, murat edilen nedir? Yüzyıllık devasa bir sorun yok sayılarak, adıyla çağrılmayarak onunla nasıl yüzleşilir? Bu rejimin defterinde özgürlük, eşitlik, demokrasi, barış kavramlarına yer yoktur! Amaç, giderek halk desteğini kaybeden, meşruiyetini yitirmiş iktidarın, ‘Terörsüz Türkiye’ söylemiyle, bir ‘meşruiyet’ devşirmek, dinci faşist rejimi kalıcılaştırmak…

Bu rejimden çözüm beklemek, bir şeyi olmadığı yerde aramaktır… Hiçbir kurala, asgarî hukuka, ahlâkî değere itibar etmeyen, etik değerlere külliyen yabancılaşmış bir rejimle yapılan pazarlığın ne gibi bir kıymet-i harbiyesi olabilir? Boşuna ‘kiminle çuvala girdiğini bilmek önemlidir’, ‘her söz her ağıza yakışmaz’ denmemiştir… Bu iktidarla pazarlığın bir karşılığı yok ama bu iktidardan kurtulmak gayet mümkün… Bunun için ortak muhalefeti, halk cephesini güçlendirmek… Faşizm yerleştiğinde hangi barıştan, haklardan, özgürlüklerden, demokrasiden söz edilecek…”[10]

Tam da bu soruları sorup, yanıtı aramak elzemdir ve hiçbir “gerekçe”yle kimse bunun önünü kesemez; fiili veya fantastik spekülasyonlarla!

“Nasıl” mı? “Öcalan’ın 6 Aralık metni, iki büyük siyasal geleneğin yeni bir kavşakta buluşmasına imkân sunuyor. Dil, artık kopuşa değil bağ kurmaya; dışlamaya değil ortak kuruluşa; karşıtlık üretmeye değil tartışma alanı açmaya yöneliyor… Tarih sınıf mücadelesinden ibaret değil,”[11] türünden “cevvallik”lerde(?) olduğu gibi!

Bu arada karşıtlığı biz üretmeyiz; o sınıflar arası mücadelenin ürünüdür. Ancak “Tarih sınıf mücadelesinden ibaret değil,” derseniz meseleyi post-Marksist illüzyonlarla “hâlletmiş” oluverirsiniz! Lakin söz konusu illüzyona karşı V. İ. Lenin’in, “Sınıf mücadelesinin dışındaki sosyalizm, boş bir laf ya da saf bir hayaldir,” sözleri hayatın içinde ve hâlâ yerli yerindedir!

Son olarak da tartışma zeminine değinmek gerekirken belirtelim: Teorik meseleler “söz sanatları”nın ötesindedir… “Neden mi”? “Apocu hayat paradigması”[12] ya da “Marksist düşünce ve onun devamcısı Apocu düşünce”den[13] -her nasıl ise- söz edenlerden; “Manifesto zihniyet dünyasında büyük hesaplaşmadır… Apocu özle gelişen demokratik sosyalizmin temelini oluşturur,”[14] ifadesiyle zevahiri kurtaranlara dek!

Ve gelelim ‘Patika’nın sorularına…

Türkiye’nin bugün içinde bulunduğu iktisadi, siyasal ve toplumsal koşulları düşündüğümüzde, Kaypakkaya’nın güncelliğini koruyan temel tezlerinden altı çizilecek olanlar hangileridir? Bunlar bugün için ne ifade etmektedir?

Temel Demirer: Kanımca İbrahim Kaypakkaya düşünce ve davranışının özeti: Silahı ve siyaseti örgütleyen bir devrimci praksis olmasıdır. İbrahim Kaypakkaya’nın düşünce ve davranışı ne silahsız ne devrimci teorisiz ele alınamaz. O “11. Tez”in bütünlüğüdür. Bundan ötürü de ‘Devlet ve İhtilal’deki tutum ve kararlılıktır.

Onun içinde Walter Benjamin’in ‘VII. Tezi’ndeki, “Tarihçinin yapması gereken, tarihin havını tersine taramaktır” ifadesindeki üzere resmi ideolojiyi cepheden karşısına alır.

İbrahim Kaypakkaya bunu yaparken; Ermeni Soykırımı’ndan Kürt meselesine “Çeşitli milliyetlerden Türkiye proletaryası”sının soru(n)larını) sınıf ile kimlik ve ii) kültür ile ekonomi-politik gerçekleri “es” geçmeden ele aldı.

Sosyalizmdeki sınıf mücadelesinin de altını ısrarla çizdi; Ludwig Wittgenstein’ın, “Her tür kirliliği kabul edebilirim, burjuva kirliliği hariç,” vurgusundaki üzere!

Ayrıca “ser verip sır vermemek”, teslim olmamak, diz çökmemek, dik durup diklenmek ve örgütlü mücadelen ve de sınıfsal mücadeleden söz etmeye gerek var mı? Babası Ali Kaypakkaya’nın, “Oğlumun cenazesini aldım. Taşıması için bir hamal tuttum, ücreti 5 liraydı. Hamal sordu; ‘Bu nedir amca?’ ‘Oğlum’ dedim, ‘Solcu, öğrenci. İşkencede öldürüldü.’ Hamal ağladı, parayı da almadı. ‘Kalsın’ dedi,” anlatımından sonra…

“Onun görüşleri bugün ne ifade ediyor?” Onun görüşlerini hayata geçiren bir örgütlenme ne yapabiliyorsa, onu ifade ediyor

Kürt siyasal hareketinin bugün içine girdiği yeni ideolojik ve siyasal yönelimi bir kriz olarak değerlendirmek mümkün mü? Böyleyse eğer nedenleri nelerdir ve çıkış öneriniz nedir? 

Temel Demirer: Kanımca asli vurgu, bunun bir tercih olduğudur. Ayrıca ortada bir ideolojik yönelim var mı? Önce bunu tartışmalıyız. Pragmatizm ile ideoloji birbirine karıştırmak doğru bir tutum değildir.

DEM Parti Milletvekili Cengiz Çiçek’in, “Bu süreç ne iktidarın projesidir ne muhalefetin,”[15] diye tarif ettiği “süreç”(?) denilen “şey”(!) ideolojiyi siyasete güttüren bir reel-potitika sanrısıdır ve kabul edilmesi mümkün olmayan post-Marksist bir çıkmazdır. Örneğin Ahmet Türk’ün, “İmralı ile direkt konuşuluyor,”[16] diye betimlediği günlerde, “… ‘Marksist- Leninist’ Murat Karayılan 2009’da Kandil Dağı’ndaki PKK kampına giden Hasan Cemal’e ne demişti? ‘PKK artık eski PKK değil!’…”[17]

Sebahat Tuncel ekliyor: “PKK kurulduğunda bağımsız birleşik Kürdistan teziyle ortaya çıktı. Ama zaman içerisinde PKK bu tezinden vazgeçti, ulus devlet tezini sorguladı… Yeni bir politik perspektiften bakıyor. Kürt hareketi kendisini değiştirdi, önceki stratejisinden vazgeçti.”[18]

O hâlde konuştuğumuz bambaşka bir şeydir ve geçmişi refere etmesi de anlaşılabilir değildir… Örneğin bir zamanlar Selahattin Demirtaş, “Çıldırmış, aklını yitirmiş, panik hâlinde bir devlet var Ankara’da”…[19]

“Erdoğan diktası şahsında Türkiye’de totaliter bir rejimin inşasını durdurmaya çalışıyoruz… Kürtler helalleşmeye hazırdı, gönül teli Cizre’de koptu”…[20]

(Selahattin Demirtaş, MHP lideri Devlet Bahçeli’nin kullandığı-yn) “Taş üstünde taş, baş üstünde baş bırakılmasın” sözlerine tepki göstererek ‘Kan görünce, kendisinin yanaklarına can geldiğini defalarca acı bir şekilde tecrübe ettik. Senin için rahat olsun. Bizim içimiz rahat değil. Bu vücutta baş gitse bile başsız bedenimiz yine sizin önünüzde diz çökmez’ ”…[21]

“En büyük terör üreticisi AKP’dir. AKP IŞİD’in siyasi uzantısıdır”…[22]

“Hükümet de tekçi, faşizan anlayışı topluma dayatıyor. Bir tür Türkiye’nin IŞİD’i AKP”…[23]

“Bunların hepsi AKP, IŞİD iş birliğini, dayanışmasını saklama kaygısı ve girişimidir”[24] demişti! Şimdi(lerde) ne diyor? Bu soru(n)lar ortadadır; unutun/ unuttum demekle olmuyor; tıpkı Abdullah Öcalan’ın tutumu gibi…

Örneğin Abdullah Öcalan’ın, “sorumluluğu alıyorum” deyip, suçu, Mihail Gorbaçov’dan Karl Marx’a kadar geriye uzattığı “reel sosyalizm”in üzerine atması akla ziyandır.

Leninizm’in ulusal ve sosyal soruna çözüm teorisini ve sosyalizmden komünizme geçiş pratiğini kökten reddetmek ise tarihi alt üst etmeye kalkışmaktan başka bir şey değildir.

Bir an düşünün Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat 2026’da kamuoyu ile paylaştığı mesajda, “negatif isyan dönemi” diye nitelediği o doğrultuyu izlemeseydi, Kürt davasını dünya gündemine taşıyarak desteğini genişletmek gibi başarılardan yoksun olacaktı.

İnkârcılık bir çözüm değildir ve olmamıştır da. Hatırlayın: Kuruluşundan dağa çıkışına kadar PKK Marksizm-Leninizm’e iman etmişti. Bizzat Öcalan ve yoldaşları, Friedrich Engels’in ‘Tarihte Zorun Rolü’nden, V. İ. Lenin ve Josef Stalin’in ulusal sorun ve ulusların kaderini tayin hakkı üzerine yapıtlarını ellerinden düşürmezlerdi. 1990 başında MELSA diye bir yayınevi bile kurmuşlardı, açılımı Marx, Engels, Lenin, Stalin, Apo idi.

O günlerde bunları diyen Abdullah Öcalan’ın, “Bahçeli’nin cesur politikalarına dikkat” çeken bugününde kimse bize MHP’nin “demokratik milliyetçi” olduğunu kabul ettiremez. Çünkü Antonio Gramsci’nin “Milliyetçilik, egemen sınıfın (burjuvazinin) çıkarlarını, ulusal çıkarlar gibi göstererek halkın rızasını almasını sağlayan bir kültürel hegemonya aracıdır” sözleri hâlâ ve her daim geçerlidir; milliyetçiliğin de “demokrat”ı ol(a)maz.

Tıpkı, geçmişte çok farklı değerlendirdiği İslâm konusunda, “Orta Doğu’nun kanayan yaralarına ancak Demokratik İslâm yorumu şifa olabilir… İslâm, özünde özgürlüğün, adaletin ve eşitliğin dinidir… Demokratik İslâm ise, Medine Vesikası’nın ruhuna dönmektir”[25] diyen (Birikim’cilikten mülhem) “sivil toplum”culuk gibi!

Devam edersek: 6-7 Aralık 2025’de İstanbul’da düzenlenen ‘Uluslararası Barış ve Demokratik Toplum Konferansı’na gönderdiği mesajda Abdullah Öcalan: “Tarih, sınıf mücadelesinden ibaret değil. Mevcut uygarlık sistemini ‘Kastik toplumsal katil sistemi’ olarak tanımlamayı daha doğru buluyorum!

Bu süreçte temel yöntem diyalektik materyalizmdir. Ancak klasik diyalektiğin bazı aşırılıklarının aşılması gerekir. Çelişkileri birbirini yok eden uçlar şeklinde değil, birbirini besleyen toplumsal olgular olarak görmek zorundayız.

Kapitalizmi bir ‘kriz’ değil, bir hastalık olarak tanımlamak; onu onarmaya çalışan bütün liberal-reformist masalları çöpe atar. Burada net bir hakikât var: Kapitalizm düzeltilemez, aşılır. Ama bu aşma; eski devrim romantizmiyle, devlet fetişizmiyle, iktidar ele geçirme hayalleriyle değil…

“Silah-devlet-iktidar hattında ısrar eden bütün eski sosyalizm biçimleri tıkanmıştır” deyip, “Sadece bir sınıfa ait olmayan sosyalizm anlayışını geniş bir yelpazede ele alıp topluma mal etmek gerekiyor”[26] ifadesiyle “son nokta”yı da koyuyordu.

Neresini düzeltelim? Her yeri eğri! Tıpkı: “Önder Abdullah Öcalan’ın sosyalizme ilişkin sözleri çok tartışıldı, tartışılmaya da devam ediliyor. ‘Sosyalizmi yeniden kazanma’ adına, tarihsel derinlik kapsamında sorumluluk alıp, eleştirisini ve özeleştirisini yaparak, sosyalizme can simidi olma çabası herkesçe görülmelidir.”[27]

Ya da “Çözüm; ekonomik adalet, yerel demokrasi, toplulukların güçlendirilmesi ve demokratik entegrasyon üzerine kuruludur. Demokratik entegrasyon, toplumsal ayrışmayı azaltır, dışlanmayı önler ve toplumun bütünleşmesini destekler”[28] yorumları gibi… (“Dün dündür, bugün de bugün” noktasındakiler “neyin özeleştirisi”ni yapmışlardır? Sormadan geçmeyelim!)

Sınıflar var olduğu sürece “toplumun bütünleşmesini desteklemeyi” ve “entegrasyonu” savunmayız, savunamayız. Çünkü, “Proletarya ve zenginlik, karşıt şeylerdir. Karşıt şeyler olarak bir bütünlük oluştururlar. Her ikisi de özel mülkiyet dünyasının oluşumlarıdır. Sorun, onlardan her birinin bu çelişki içinde hangi belirli yer tuttuğunu bilmektir. Bunlar bir bütünün iki yüzüdür demek, yetmez. (…) Kendi doyumunu kendinde bulan özel mülkiyet, çelişkinin olumlu yanıdır. (…) Proletarya çelişkinin olumsuz yönü, çelişkinin yüreğinde tasa, yok olan ve kendi kendini yok eden özel mülkiyettir. (…) Bu çelişkinin bağrında, demek ki özel mülkiyet sahibi tutucu partidir, proletarya ise yıkıcı parti. Çelişkiyi koruyup sürdüren etkinlik birinciden, yıkıp yok eden etki ise ikinciden kaynaklanır.”[29]

İşçi sınıfı, kapitalist toplumda en yoksul ya da en çok haksızlığa uğrayan sınıf olduğu için değil, tarihi oluşturan hareketin itici gücü, çelişkinin “olumsuz”, tarihin “kötü” yanı olduğu için insanlığın kurtuluşunun evrensel öznesidir. Bu çelişkide emek ve sermayenin kendiliğinden etkinliği kendi karşıtına dönüşür. Sermayenin sermaye olarak etkinliği emeği, emeğin emek olarak etkinliği ise sermayeyi yeniden üretir ve kapitalist toplum yapısının yıkılması sağlanmadıkça bu döngünün dışına çıkmak imkânsızdır.

Çünkü Karl Marx’ın ifadesiyle kapitalizm, “İşçinin işçi olarak, kapitalistin de kapitalist olarak durmadan yeniden üretilmesiyle sonuçlanmak zorunda olan şey’dir.”[30]

“Kapitalist üretim, yalnızca meta üretimi değil, özünde artık değer üretimidir. İşçi, kendisi için değil, sermaye için üretir. Bundan dolayı, artık genel olarak üretimde bulunması yetmez. Artık değer üretmek zorundadır. Yalnızca, kapitalist için artık değer üreten ya da sermayenin değerlenmesine hizmet eden işçi, üreticidir.”[31]

Realite bu, tabii kapitalizm, ücretli kölelik gerçeğine vakıf isek…

Devamla: Kapitalizm, emek gücü sömürüsüne dayanmaya hâlâ devam ediyor. Proletarya, kapitalist üretimin merkezinde olmayı sürdürüyor. Burjuva devleti, dünyanın hiçbir ülkesinde; mücadeleyle yenilgiye uğratılmaksızın, komünal – otonom – özerk bir yapılanmaya gerçek ve kalıcı bir hayat hakkı tanımıyor.

Kapitalizm, farklı biçimlerde varlığını sürdürse de özü değişmedi: Emek gücü sömürüsü ve sınıf egemenliği.

Burjuva devleti sınıfsal karakteri gereği, kendisini ortadan kaldırmayı hedefleyen hiçbir “özerk” yapıya gerçek anlamda yaşam alanı tanımaz. Bugün hoşgörü gibi sunulan her alan, yarın denetim, massetme ya da tasfiye ile sonuçlanır.

Devlet yıkılmadan özgürlük olmaz. Kapitalizm yıkılmadan özgürlük olmaz.

Kapitalizm, emek gücü sömürüsüne dayanan bir düzendir. Biçimleri değişir, söylemleri yenilenir; ama özü aynıdır: Azınlığın kârı için çoğunluğun yaşamı.

Bu düzen içinde özgürlük, ancak bir vaat ya da vitrin süsüdür. Gerçek özgürlük, sömürünün maddi temelleri ortadan kaldırılmadan mümkün değildir.

Özgürlük, kapitalizmin sınırları içinde değil; ona karşı mücadelede filizlenir.

Sömürü düzeni reformla değil, mücadeleyle yıkılır.

Her kriz anında “reform”, “iyileştirme”, “yumuşatma” vaatleri sahneye sürülür. Ama sömürü, makyajla ortadan kalkmaz.

Haklar, lütufla değil; mücadeleyle kazanıldı. Ve her kazanım, mücadele zayıfladığında geri alındı.

Sömürü düzeniyle uzlaşma değil, onu hedef alan örgütlü mücadele gerçek çözümdür.

Burjuva devleti özgürlük değil, zincir üretir.

Devlet, tarafsız bir hakem değildir. Egemen sınıfın çıkarlarını koruyan bir zor aygıtıdır.

Bugün “hukuk”, “demokrasi” ya da “özerklik” adıyla sunulan alanlar; yarın tehdit olarak görüldüğünde daraltılır, bastırılır ya da tasfiye edilir.

Burjuva devletinden özgürlük beklemek, zincirden kurtuluş ummaktır. İşçi sınıfı olmadan kurtuluş yok. Toplumu ayakta tutan emektir. Üreten, taşıyan, inşa eden, işleten işçi sınıfıdır.

Kurtuluş, işçi sınıfının sahneye öz gücüyle çıkmasıyla mümkündür.

Devlet iktidarı yerinde dururken, onun gölgesinde kurulan her “özerk alan” geçicidir. Gerçek özgürlük, karar alma ve üretim süreçlerinin emekçilerin eline geçmesiyle başlar.

Devletle uzlaşma, sömürüyü büyütür. Uzlaşma söylemi, çoğu zaman mücadeleden vazgeçmenin adıdır. Egemenlerle kurulan her denge, işçi sınıfının aleyhine bozulur. Çünkü devletin terazisi baştan eğiktir. Sömürü düzenine karşı gerçek tutum; uzlaşma değil, karşı koyuştur.

Böylesine sömürgeci kapitalist vahşette ezen ile ezilen arasında eşitlikten söz etmeyen “kardeşlik” söylemi, bir yalandır! “Türk-Kürt kardeştir” teranesi, öteden beri faşistlerin, özel timcilerin dilinden hiç düşmedi ki!

O hâlde Abdullah Öcalan’ın “yeni” söylemindeki hatalardan birisi, Kürtler ile Türkler arasındaki “kardeşlik” söylemini eşitliksiz benimsemesidir. Bu tutum, Kürtlerin ayrı ve özgül ulusallığını silerken; onları Türk ve dolaylı olarak Fars ve Arap-ulus- inşası projelerine entegrasyona mahkûm eder.

Her ne kadar Abdullah Öcalan bunu “pozitif entegrasyon” diye adlandırsa da tarihsel olarak Kürtler, Osmanlılardan beri Türklerle ne eşit yurttaş ne de eşit ulusal ortaklar olmamışlardır. Bu bağlamda, demokratik İslâm kardeşliği “iddiası” da aldatıcı bir söylemdir.

Ayrıca Güney Afrika, IRA ya da ETA meselelerinde Siyah-Beyaz kardeşliği, İngiliz-İrlandalı kardeşliği ya da İspanyol-Bask kardeşliği gibi deyimlere hiç rastlanmaz. Çünkü böyle bir kardeşlik yoktur! Siyasette kardeşlik olmaz, eşitlik olur ya da dayanışma olur!

Bunlar böyleyken; “Öcalan’ın sosyalizm anlayışı geçmişte de ortodoks Marksistler tarafından eleştirildi. Fakat bugün olan biteni basitçe ‘teorik bir anlaşmazlık’ gibi sunmak mümkün değil. Çünkü bağlam değişti”[32] diyenlere sormalıyım: Ücretli kölelik ve sömürgeci devlet gerçeği yerli yerinde iken; “değişen bağlam” (!) neyin, nesi ki?

Ve geldik “süreç” denilen şeyin bugününe!

Ve geldik “terörsüz Türkiye” ve “iç cepheyi güçlendirme” söylemleriyle başlatılan “süreç” denilen şeyin bugününe!

Sözü edilen şey, II. Dünya Savaşı sonrası biçimlenmiş küresel düzenin çözülmesi ve “yeni” bir dünya düzeninin oluşturulmasının parçası olarak okunmalıdır. Bu noktada, “süreç” denilen şeye tarafların bakışında bir konsensüs yoktur. Örneğin “Somut adım atmayan ve teslimiyet dayatan iktidarın Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ni dondurduğu”nu söyleyen[33] ‘Halk Savunma Merkezi’ Komutanı Murat Karayılan, “Devletin ve iktidarın yasal olarak yaptığı hiçbir pratik yoktur,” deyip; devlet ve iktidar cenahından gelen açıklamaları da “siyasi manevra” olarak değerlendiriyor.[34]

Ardından DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, “Süreçte bazı tıkanıklıklar yaşanıyor şu anda. Ve biz bu tıkanıklıkların aşılması için elimizden gelen her türlü çabanın içindeyiz,” derken; DEM Parti Eş Genel Başkan Yardımcısı Mahfuz Güleryüz de Karayılan’ın sözlerini “abartılı bir yaklaşım” olarak yorumluyor.[35]

“Devlet bu kez Kürtlere de Türklere de güven aşılamayı hedeflemeyen bilinçli bir siyaset yürüttü,” diyen Sebahat Tuncel ekliyor: “Süreç ipten döndü, masa devrilebilirdi!”[36]

Durum bu ve böyle de gidecek, gidebildiği ya da nefesi yettiği sürece

Ancak hatırlatmadan geçmeyelim: Hüseyin Gedik, “Kürt tarafını geri dönülmez bir yola sokarak, teslimiyet dayatarak medet ummak, iç muhalefeti hukukun sopasıyla hizaya getirerek etkisizleştirmek, savaşın bir başka biçimidir”[37] derken; 25 Şubat 2015’de “Hükümet Kürtlere kırk katır mı kırk satır mı ikilemini dayatıyor… Çözüm süreci, ilerlemek yerine baş aşağı yuvarlanıyor! … ‘Kürt meselesi çözümleniyor’ sahte algısının cilası dökülmeye başladı!”[38] diyor Sinan Çiftyürek…

İyi de “Çıkış öneriniz nedir?” mi dediniz…

Eleştirel görüşlerimin pratiği…

Bildiğiniz üzere Kaypakkaya’nın en önemli tespitlerinden biri milli meseledeki görüşleridir. Kaypakkaya’nın ulusal meseledeki tezlerinin şimdi daha önem kazandığını söyleyebilir miyiz?

Temel Demirer: Elbette…Bu konuda Sibel Özbudun’un, ‘İbrahim Kaypakkaya ve Kürt Sorunu’[39] başlıklı yazısının altına imzamı atarım; Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın ‘İhtiyat Kuvvet: Milliyet-Şark Meselesi’[40] gibi…

Çünkü V. İ. Lenin’in, “Bir ulus, diğer ulusları eziyorsa özgür olabilir mi? Bu mümkün değil!” Karl Marx’ın, “Kişinin başka bir kişiyi sömürmesine son verildiğinde, orantılı olarak, bir ulusun başka bir ulusu sömürmesine de son verilecektir. Ulus içindeki sınıflar arası karşıtlık yok oldukça, orantılı olarak, bir ulusun diğerine gösterdiği düşmanlık da son bulacaktır,”[41] uyarıları devrimci komünistlerin “olmazsa olmazı”dır.

Marksist-Leninistlerin programındaki “ulusların kendi kaderlerini tayin etmeleri” ilkesi, tarihsel ve iktisadi bakımdan, siyasal kaderlerini tayin etme, siyasal bağımsızlık, ulusal bir devletin kurulması hakkından başka anlama gelemez. Yani V. İ. Lenin’in ifadesiyle, “Tüm ulusların eşitliği; ulusların kendi kaderini tayin hakkı; tüm ulusların işçilerinin birliği-Marksizmin ulusal programı budur.”

Bu arada “ayrılma hakkı”nın nasıl kullanılacağı tamamen Kürt ulusunun kendi iradesine tabidir; “Marksist-Leninist hareket, devlet kurma hakkı konusunda da imtiyaza karşıdır… Ulusların kendi kaderini tayin hakkı, belli bir ulusun ayrılmasının gerekliliği ile asla karıştırılmamalıdır. Marksist-Leninist hareket, ayrılma sorununu her özel meselede somut olarak ele alır, ‘bir bütün olarak sosyal gelişmenin ve sosyalizm için, proletaryanın sınıf mücadelesinin menfaatleri açısından yargılar ve tayin eder’. Marksist-Leninist hareket, tasvip etmediği bir ayrılma kararında da zor kullanmayı, engel ve güçlük çıkarmayı kesinlikle reddeder. Sınırlar, milletin kendi iradesiyle tespit edilmelidir. Bu, çeşitli milliyetlere mensup işçi ve emekçi yığınların karşılıklı güveni, sağlam dostluğu ve gönüllü birliği için zorunludur,”[42] der ve ekler: “Komünistler ‘her şart altında’ ittifaka hazır değildir. ‘Bağımsızlıklarını korumak’, ‘kendi kuvvetlerine dayanmak’, ‘inisiyatifi kaybetmemek’ ve program hedeflerine uygun olmak şartıyla, ittifaklar kurarlar.”[43]

Hâkim ulus egemenliğine ve şovenizmine karşı V. İ. Lenin, “Her sosyalistin iki düşmanı vardır. Bir tepesinde bulunan burjuva egemen sınıf aygıtları, iki yenmeyi başaramazlarsa kendilerini tatlı bir ölüme sürükleyecek olan hâkim ulus şovenizmi. Hâkim ulus şovenizmi her zaman düşman sınıfın ideolojisidir. Sosyalist insan yeni bir uygarlık bilincini ancak bunu yendiğinde yaratabilir ve ancak bunu yendiğinde kendi burjuvazisine karşı amansız bir devrimci hattı yaratabilir; zafere ulaşabilir,” uyarısını dillendirirken; merkezi önemdeki sorunu, “İrlanda’da yabancı, baskıcı İngiliz varlığı ortadan kaldırılana kadar barış olamaz; bu sayede tüm İrlanda halkı, kendi işlerini kontrol edebilen ve egemen bir halk olarak, zihnen ve bedenen özgür, ayrı ve farklı bir şekilde kendi kaderlerini belirleyebilen bir bütün hâline gelebilir” biçiminde dillendirir Bobby Sands da.

Kürt siyasal hareketi içinden kimileri buraya kadar söylediklerime bakıp, “Tamam işte biz de kendi kaderini tayin hakkını böyle kullanıyoruz” diyebilir. Bu durumda, “Böylesi bir yüz geri manevrasını te’vil için Marksizm-Leninizm’i tahrife kalkışmanın bir gereği yoktu” der, Marksist-Leninistler olarak kendi yolumuza devam ederiz. Sizlerin bu “hak”kı “böyle” kullanmanıza Kürt halkı ya da Kürdistanlı komünistler, devrimciler ne der, o da ayrı bir mesele… 

Emperyalist paylaşım savaşı tehlikesinin dünya siyasal gündemini meşgul ettiği bugünkü koşullarda, Türkiye-Kuzey Kürdistan komünist ve devrimcilerinin sorumluluklarını nasıl tanımlıyorsunuz?

Temel Demirer: Sürdürülemez kapitalizm “zırh içindeki ölü”yken; “Kriz, tam da eski ölürken yeninin doğamamasından kaynaklanır ve bu arada kalan dönemde çeşitli marazi belirtiler ortaya çıkar,” dediği hâldir Antonio Gramsci’nin…

Yerküre ile coğrafyamız bu hâli yaşıyor, yani çivisi çıkan “Uygarlık Krizi”nin çöküşünü…

Dikkat “çöküş” dedim. Bunun kanıtı küresel çürüme…

Kolay mı?

Antonio Gramsci’nin, “Her çöküş, entelektüel ve ahlâki bozukluğu da beraberinde getirir. En kötü dehşetler karşısında dahi umutsuzluğa kapılmayan ve her türden aptallığa meyli olmayan, ayık, sabırlı insanları yaratmak zorunludur” biçiminde formüle ettiği bir kaosun, “Ya barbarlık ya sosyalizm” dedirten güzergâhındayız…

Filistin’den İran ve Ukrayna’ya, vd’lerine III. Büyük Paylaşım momentindeyiz; sözünü ettiğim III. Emperyalist savaş…

Malum: Emperyalizm kapitalizmin genişleme eğiliminin kaçınılmaz sonucudur. Genişleme eğilimi, kapitalizmin, krizlerini tetikleyen, sermayenin hareketini yönlendiren kâr oranlarının düşme eğilimi ve karşıt eğilimleri yasasının pratik sonucudur. Bu ve benzerlerinin tümü de savaş tehdidi ile ezilenler açısından imkânları devreye sokar.

Tıpkı bugündeki sürdürülemez kapitalizmin organik krizinin derinleşip, yaygınlaşarak bir üst konjonktüre geçtiği gibi.

Evet, emperyalist öznelerin hegemonya krizinin ve savaşların şiddetleneceği bir dönemin içindeyiz.

Her kriz dönemi yeni sınıf savaşları ve sermayenin yeniden yapılanmasını koşullar ve bu süreçler kapitalist devletin yeniden yapılanması anlamına gelirken; görmezden gelinemez: Dünya savaşının gerçeğe dönüşme olasılığı son derece arttı.

Bu durumda totalitarizm istisnai bir hâl veya irrasyonel bir durum değildir. Mevcut durum tekelci kapitalizmin bilinçaltına kayıtlı totaliter hâlin çıplak dışavurumudur.

12 kişinin servetinin 4 milyar insanın toplam varlığından daha fazla olması kapitalist devletin varoluş nedeniyken; dünyanın ultra zenginleri, vergilendirilmemiş denizaşırı hesaplarda yaklaşık 2.84 trilyon dolar (2.47 trilyon avro) saklıyor. Bu miktar, insanlık nüfusunun en yoksul yüzde 50’sinin toplam varlığını geride bırakıyor. Oxfam’ın analizine göre, dünyanın en zengin yüzde 0.1’lik kesiminin vergi cennetlerinde sakladığı vergilendirilmemiş servet, yeryüzündeki en yoksul 4.1 milyar insanın toplam varlıklarını geride bırakıyor.[44]

Ayrıca ABD emperyalizmi, küresel silah sevkiyatının yüzde 42’sini gerçekleştiriyor. Avrupa 2021’den 2026’ya silah alımını yüzde 210 artırarak yüzde 33 pay ile dünya genelinde ilk sıraya yerleşti.[45]

ABD’nin, İran savaşına ilişkin doğrudan askeri harcamasının, şimdilik, 1.4 milyar ila 1.56 milyar dolar arasında olduğu tahmin ediliyor. Projeksiyonlar, harcamaların 40-95 milyar dolara ulaşabileceğini düşündürüyor. İsrail ise bu savaşın, düzenli savunma bütçesine ek olarak şu ana kadar yaklaşık 2.5 milyar dolara mal olduğunu açıkladı. Bu madalyonun öbür yüzünde, silah üreticileri var. Örneğin Northrop Grumman hisseleri 2026 Ocak’ından beri yüzde 20, savaşın ilk gününde yüzde 6 arttı. Bu oranlar RTX (eski adıyla Raytheon) için, yüzde 7 ve yüzde 4.6, Lockheed Martin için yüzde 23 ve 3.4. Dow Jones 2026 Ocak’ından 2 Mart’a kadar artışı yüzde 0.23. Savaşın ilk gününde Asya borsaları sarsıldı.[46]

Gidişat bu ve daha da ağırlaşıyor!

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, “Batı’nın, hem ABD hem de Avrupa’nın, hegemonyasını sürdürmek ve hatta yükseltmek için yürüttüğü küstahça girişimler… köle ticareti, sömürgecilik dahil… başkalarının sırtından yaşamaya devam ediyor,” derken;[47] dünya bir barut fıçısını andırıyor; biz de bunun üzerinde oturuyoruz!

Bu kadar da değil; bir de Karl Marx’ın, “Doğa ile kapitalist toplum arasındaki ekolojik çelişki, toplumsal metabolizmanın birbirine bağlı süreçlerinde onarılmaz bir kırılma yaratır. Kapitalist üretim, bu nedenle, yalnızca toplumsal üretim sürecinin tekniğini ve bileşimini, tüm zenginliğin asli kaynaklarını, yani dünyayı ve işçiyi aynı anda baltalayarak geliştirir” diye betimlediği sürdürülemez kapitalist yıkımın devreye soktuğu ekolojik felaket söz konusu.

İşte birkaç veri!

i) İklim değişikliğinin Kuzey Avrupa’da 2025 yazında görülen aşırı sıcak hava dalgasını en az 10 kat olası hâle getirdiği tespit edildi…[48]

ii) Dünya Meteoroloji Örgütü’nün State of the Global Climate 2025 (Küresel İklimin Durumu) raporuna göre küresel ısınma öngörülenden daha hızlı ilerliyor. Dünya Meteoroloji Örgütü’nün raporu, atmosfer, okyanuslar, buzullar ve deniz seviyesindeki değişimlerin birbirini besleyen zincirleme etkiler yarattığını vurguluyor.

Küresel ısınma hızlanırken kapitalist üretim tarzının egemen ekonomik ve siyasi aktörleri ve devletler küresel ısınmayı hızlandıracak adımlar atmaya devam ediyorlar: Uygarlık bir yıkıma doğru giderken önce çıldırıyor…[49]

iii) 2025 yılı kapanırken kapitalist uygarlığın en büyük başarısızlıklarından birine tanık oluyoruz. Dünya Meteoroloji Örgütü’ne göre 2023, 2024 ve 2025 kayıtlı tarihin en sıcak yılları oldu. İklim krizini engellemek için kritik eşik olan 1.5°C aşıldı. Dünya, geri dönüşü çok zor bir sınırı geçti. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri António Guterres’in COP30’un açılışında söylediği gibi, karşımızda “ahlâki bir başarısızlık ve ölümcül bir ihmal” var.

İklim krizi artık soyut, teorik bir sav değil. 2024’te 450 milyar ton buzul eridi. Kuraklık, sel, orman yangınları normalleşti. Kolombiya Devlet Başkanı Gustavo Petro, “Trump ABD ekonomisini karbondan arındırmazsa çöküş kaçınılmaz” diyor. Yani çöküş kaçınılmaz![50]

Bir de Türkiye Cumhuriyeti Anayasası tarafından “demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti” olarak tanımlanan coğrafyamızdaki durum var…

Teokratik totalitarizmin normatif çerçevesine denk düşen durum(umuz), adalet anlayışından, eşitlik ve hak özneliğinden yoksundur.

Kutuplaştırıcılık terörü üzerine kurulu devlet söylemi “millet” kavramı etrafında inşa edilirken; Kemalistler ve CHP zihniyeti de -temelde- farklı, yani resmi ideolojinin totalitarizminden ayrı konumlanamıyor.

“Emperyalist paylaşım savaşı tehlikesinin dünya siyasal gündemini meşgul ettiği bugünkü koşullar” kabaca böyleyken; “komünist ve devrimcilerinin sorumlulukları”na gelince.

* * * * *

Öncelikle kendimiz olmalıyız. Var oluşumuzu, mücadelemizi sağımızdaki güçlere yaslamamalı, onlarla hizalamamalıyız. Marksist-Leninistlerin kendi bağımsız çizgileri ve onun özeti olarak asla vazgeçilmesi mümkün olmayan “devrimin güncelliği”yle müsemma duruşları vardır.

O hâlde “Yapmak”, “Eylemek” fiiline tekrar sarılıp, mücadeleyi cüretkârca toplumsallaştırmalıyız; “Bütün büyük gerçekler, kutsal şeylere küfür edilmesiyle ortaya çıkar,” uyarısındaki üzere Bernard Shaw’ın.

“Yapmak”, “Eylemek” fiili, tutsak edildikleri/ oldukları bağlamı reddedenlerin işidir. O, uğruna her şeyin göze alınacağı bir serüvene talip ve taraf olmaktır. Ya da Karl Marx’ın, “Koşulların değişmesiyle insan faaliyetinin veya kendini değiştirmenin aynı anda gerçekleşmesi ancak devrimci bir pratik olarak kavranabilir ve rasyonel olarak anlaşılabilir.” “Tüm toplumsal yaşam özünde pratiktir. Teoriyi mistisizme götüren tüm gizemler, rasyonel çözümlerini insan pratiğinde ve bu pratiğin kavranmasında bulur” vurgusunu -örgütlü mücadeleyle- hayata geçirmektir.

Veya Nikos Kazancakis’in, “İnsanın biraz çılgınlığa ihtiyacı var, yoksa… ipi kesmeye ve özgür olmaya asla cesaret edemez”; Amin Maalouf’un, “Tünelin ucunda ışık görmesek de bir ışığın var olduğuna, er ya da geç görüneceğine inatla inanmamız gerekir” sözlerini terennüm ederek, “Em li virin, em ê her tim livir bimînin!/ Biz buradayız, her zaman burada olacağız!” kararlığıdır.

Tıpkı Ölümsüzlüğünün 53. yılında İbrahim Kaypakkaya’nın bir kez daha hatırlattığı üzere… 

N o t l a r

[1] Turgut Uyar.

[2] Ali Sinemilli, “Konuşanlar ve Kekeleyenler”, 10 Aralık 2025… https://yeniyasamgazetesi9.com/konusanlar-ve-kekeleyenler

[3] Béla Tarr, Torino Atı, 2011.

[4] Baran Dağdaçiçek @pekinyolcusu, 17 Aralık 2025.

[5] V. İ. Lenin, Ne Yapmalı? Hareketimizin Canalıcı Sorunları, çev: Muzaffer Erdost, Sol Yay., 1968.

[6] Mehmet Nuri Özdemir, “Marks ve Öcalan’ın Solculuğu”, Yeni Yaşam, 17 Aralık 2025, s.8.

[7] “Gunter’in Makalesi, Engizek’in Yanıtı ve ‘Süreç’ Tartışmalarına Dair…”, 13 Aralık 2025… https://sendika.org/2025/12/gunterin-makalesi-engizekin-yaniti-ve-surec-tartismalarina-dair-738838

[8] “Abdullah Öcalan: Davul Boynumda ve Her Gelen Vuruyor”, 21 Nisan 2026… https://medyascope.tv/2026/04/21/bahceli-inanilir-gibi-degil-ocalandan-yeni-aciklamalar-ozel-haber/

[9] Mehmet Uçum, “Terörsüz Türkiye’ye Geçiş Sürecinde ‘Sol’ Tartışması”, 14 Aralık 2025… https://www.aa.com.tr/tr/analiz/terorsuz-turkiyeye-gecis-surecinde-sol-tartismasi/3770733#

[10] Fikret Başkaya, “… ‘Kapalı Oturum’, ‘Örtülü Ödenek’ ve ‘Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu…”, 9 Aralık 2025… https://ozguruniversite.org/2025/12/08/kapali-oturum/

[11] Şebnem Oğuz, “Öcalan’ın 6 Aralık Metni: Türkiye Sosyalist Hareketi ile Yeni Bir Diyalog Eşiği”, 6 Aralık 2025… https://siyasihaber10.org/ocalanin-6-aralik-metni-turkiye-sosyalist-hareketi-ile-yeni-bir-diyalog-esigi/

[12] Veysi Sarısözen, “Apocu Hayat Paradigması”, Yeni Yaşam, 29 Eylül 2025, s.4.

[13] Veysi Sarısözen, “Bilim, Din ve Ahlâki-Politik Toplum”, Yeni Yaşam, 20 Kasım 2025… https://yeniyasamgazetesi9.com/bilim-din-ve-ahlâki-politik-toplum/

[14] Dilzar Dîlok, “Manifesto Zihniyet Dünyasında Büyük Hesaplaşmadır”, Yeni Yaşam, 6 Ekim 2025, s.10.

[15] Nûmedya24 @NuMedya24, 13 Aralık 2025.

[16] Ayşe Sayın, “Ahmet Türk. ‘İmralı ile Direkt Konuşuluyor’…”, Cumhuriyet, 24 Şubat 2011, s.4.

[17] Mehmet Faraç, “Karabağlar’da Bir Kaymakam!”, Cumhuriyet, 27 Nisan 2010, s.6.

[18] Cansu Çamlıbel, “Türkiye Çok İlginç”, Hürriyet, 2 Aralık 2013, s.16.

[19] “Demirtaş: Darbeye Karşı Durmak Erdoğan’a Destek Vermek Değildir”, Cumhuriyet, 1 Ağustos 2016, s.6.

[20] Selin Ongun, “Demirtaş: ‘Kılıçdaroğlu, Genelkurmay’dan Dokunulmazlık Brifingi Aldı”, Cumhuriyet, 30 Mayıs 2016, s.7.

[21] “Demirtaş’tan Bahçeli’ye: Kan Görünce Yanaklarına Can Geliyor”, Cumhuriyet, 6 Nisan 2016, s.5.

[22] “Demirtaş: AKP, IŞİD’in Siyasi Uzantısıdır”, Cumhuriyet, 21 Şubat 2016, s.12.

[23] “Demirtaş: AKP Türkiye’nin Bir Tür IŞİD’i”, Cumhuriyet, 20 Aralık 2015, s.13.

[24] Namık Durukan, “Kamuoyu Zaten Neyin Ne Olduğunu Biliyor”, Milliyet, 16 Ekim 2015, s.19.

[25] Metin Uzunöz, Nûmedya24 @NuMedya24, 27 Şubat 2026… https://x.com/NuMedya24/status/2004107340014895184

[26] https://x.com/Baris_sureci_/status/1997222641556500628

[27] Derya Aslan, “Amaralı Bilge ile Sosyalizm Yeniden”, Yeni Yaşam, 12 Aralık 2025, s.10.

[28] Derya Arslan, “Toplumsal Çürüme ve Çözüm Olarak Demokratik Entegrasyon”, Yeni Yaşam, 24 Eylül 2025, s.10.

[29] Karl Marx ve Friedrich Engels, Kutsal Aile, çev: Kenan Somer, Sol Yay., 2009, s.61-62.

[30] Karl Marx, Ücret, Fiyat ve Kâr, çev: Erkin Özalp, Yordam Kitap, 2019, s.60.

[31] Karl Marx, Kapital-Ekonomi Politiğin Eleştirisi, Cilt:1, çev: Mehmet Selik-Nail Satlıgan, Yordam Kitap, 2012, s.486.

[32] Şebnem Oğuz, “Bu Sosyalizm Değil’ Söyleminin Dışladıkları”, 10 Mayıs 2026… https://yenidenatilim.com/haber/bu-sosyalizm-degil-soeyleminin-disladiklari

[33] “Karayılan: Süreç İktidar Tarafından Fiilen Donduruldu”, 1 Mayıs 2026… https://www.avrupademokrat9.com/karayilan-surec-iktidar-tarafindan-fiilen-donduruldu/

[34] Günay Aslan, “Gündemde Öne Çıkan 3 başlık; Bakur- Başur- Rojava”, 1 Mayıs 2026… https://nupel.tv/gunay-aslan-gundemde-one-cikan-3-baslik-bakur-basur-rojava/

[35] “Tülay Hatimoğulları: Süreçte Bazı Tıkanıklıklar Yaşanıyor Şu Anda”, 1 Mayıs 2026… https://www.birgun.net/haber/tulay-hatimogullari-surecte-bazi-tikanikliklar-yasaniyor-su-anda-709753

 [36] Cansu Çamlıbel, “Sebahat Tuncel: Süreç İpten Döndü, Masa Devrilebilirdi”, 16 Şubat 2026… https://t24.com.tr/yazarlar/cansu-camlibel/sebahat-tuncel-surec-ipten-dondu-masa-devrilebilirdi-rojava-da-kurtlerin-emperyalistlerle-ittifaki-taktiktir-stratejik-degil,53843

[37] “Hüseyin Gedik, “Çözüm Sürecinin ‘Son Hâli’…”, 6 Mayıs 2026… https://nupel.tv/huseyin-gedik-cozum-surecinin-son-hali/

[38] Sinan Çiftyürek, “Kırk Katır mı Kırk Satır mı?”, 24 Mart 2015… https://rojnameyanewroz3.com/cozum-sureci-kirk-katir-kirk-satir/)

[39] Sibel Özbudun, “İbrahim Kaypakkaya ve Kürt Sorunu”, Kaldıraç, No:179, Haziran 2016… https://sibelozbudun.blogspot.com/2016/06/ibrahim-kaypakkaya-ve-kurt-sorunu1.html

[40] Dr. Hikmet Kıvılcımlı, İhtiyat Kuvvet: Milliyet-Şark Meselesi, Yol Yay., 1979.

[41] Karl Marx, Aforizmalar/ Zincirlerimizden Başka Kaybedecek Neyimiz Var!, çev: Peren Demirel, Zeplin Yay., 2014.

[42] İbrahim Kaypakkaya, Bütün Eserleri, Nisan Yay., 2016, s.274-275.

[43] İbrahim Kaypakkaya, Seçme Yazılar, Umut Yay., 1992.

[44] “Yüzde 0.1’lik Kesim, 4 Milyar İnsanı Geride Bıraktı”, Evrensel, 3 Nisan 2026, s.5.

[45] “Halklar Ölürken Tek Kazanan ABD”, Birgün, 10 Mart 2026, s.8.

[46] Ergin Yıldızoğlu, “Savaş Üzerine Ek Notlar”, 5 Mart 2026… https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/ergin-yildizoglu/savas-uzerine-ek-notlar-2484036

[47] “Rusya ve Çin, Batı’nın Hegemonyayı Sürdürme Girişimlerine Karşı Çıkıyor”, Sputnik @SputnikInt, 15 Nisan 2026… https://x.com/SputnikInt/status/2044265299600343137?s=20

[48] “Sıcak Hava Dalgası En Az 10 Kat Olası Hâle Geldi”, 20 Ağustos 2025… https://www.avrupademokrat8.com/sicak-hava-dalgasi-en-az-10-kat-olasi-hale-geldi/

[49] Ergin Yıldızoğlu, “Uygarlık İntihar Ederken…”, 26 Mart 2026… https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/ergin-yildizoglu/uygarlik-intihar-ederken-2489616

[50] Ergin Yıldızoğlu, “COP30: Gel de Kötümser Olma”, 13 Kasım 2025… https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/ergin-yildizoglu/cop30-gel-de-kotumser-olma-2452192



Mayıs 2026
PSÇPCCP
 123
45678910
11121314151617
18192021222324
25262728293031

More in Röportaj