
Türk devleti, çok uluslu ve azınlık milliyetlerden oluşan bir devlet olduğu gibi, aynı zamanda çok farklı inançlara mensup toplulukların da bulunduğu bir devlettir. Ancak, ırkçı, faşist ve tekçi bir ideoloji ve siyasi anlayış üzerine yapılanan bu devlet, soluduğumuz hava, içtiğimiz su kadar gerçek olan bu durumu kabullenmemekte ayak diremektedir. Yüz yıldır tek millet, tek bayrak, tek dil ve tek din anlayışıyla hüküm süren bu devlet, kendisi dışındaki bütün ulus, etnik kimlikler ve milliyetler, farklı inançlar üzerinde inanılmaz baskılar, katliamlar, sürgünler, soykırımlar uygulamış ve bir devlet politikası olarak bugünlere kadar sürdüregelmiştir. Bu durum, kaçınılmaz olarak mücadelemizin ve devrimimizin çözmesi gereken önemli görevlerinden biri durumundadır.
“(…) Bu din, bu toplum, dünyanın tersine çevrilmiş bilinci olan dini yaratır; çünkü devletin, toplumun kendisi tersine dönmüş dünyadır. Din, bu dünyanın genel teorisidir, ansiklopedik özetleme kitabıdır, popüler biçimdeki mantığıdır, manevi anlamda onur meselesidir, coşkunluğu, ahlaki yaptırımı, kutsal tamamlayıcısıdır. Din, bu dünyanın mazeret ve tesellisinin evrensel temelidir. (…) Dinsel ıstırap çekme hem gerçek ıstırabın ifadesidir hem de gerçek ıstıraba karşı protestodur. Din, acı çeken yaratığın iniltisi, kalpsiz dünyanın kalbidir, ruhsuz toplumsal koşulların ruhudur. Din, halkın afyonudur.” der Marks.
Din ve inanç meselesine ilişkin, komünistlerin genel anlayışı Marks’ın belirttiği bilimsel anlayış ışığında tartışmasız olarak bellidir. Hiçbir şeyin yoktan var olmadığı, belirleyici olanın maddenin kendisi olduğudur. İdealizm ile materyalizm arasındaki yüz yıllardır süren ideolojik kavga, yükselen teknoloji ve bilimsel gelişmeler karşısında anlamını önemli derecede yitirmiş olsa da toplumlardaki inanışın, yaşamın ve daha da önemlisi mevcut sistemin dini siyasallaştırarak kullanma biçimlerinin hâlâ etkili bir silah olarak kullanıldığı gerçeğini de görmek gerekiyor. Kapitalist-emperyalist sistemin merkezi sayılabilecek ABD’de Trump, elinde İncil’le seçim propagandası yapabilmektedir. Daha da önemlisi, Amerika nüfusunun neredeyse %30’unu oluşturan Hristiyan Evanjelistler, bütün dünyanın gözlerinin içine baka baka televizyon ekranlarında Trump’u İsa yerine koyup kutsayabiliyorlar. Bunu yapan elbette ki geniş halk kitleleri değil; Evanjelist görünümlü üç-beş sermayedar. Ama en azından bu inanç mensubu kitlelerin bundan etkilenmediği de söylenemez. Bunlar neye inandırılıyor? “Kıyamet kopacak, İsa geri gelecek, bütün kötüler ölecek, iyiler dünyada kalacak vs.” Bunun için de tanrıyı kıyamet yapmaya zorlamak gibi sapkın bir inanışları var.
Dünyanın kan gölüne çevrildiği bu günlerde, bu sapkın teolojik iddialar çerçevesinde güya tanrı kıyamete zorlandırılıyor ve Trump da tanrı nezdinde kutsanmış, tanrının buyruğunu yerine getiren biri olarak lanse edilmeye çalışılıyor. Yani tüm gerçekler, dün olduğu gibi bugün de kitlelerden saklanmak isteniyor. İşte tam da burada din, üzerine düşen görevi tüm sapkınlıklarıyla yerine getirmiş oluyor. Erdoğan da Kur’an elde seçim propagandası yapmıyor mu? Kendisini İslam âleminin lideri, hatta neredeyse peygamber olarak ilan etmedi mi? Bütün gerici ve burjuva iktidarlar tarafından din, siyasetin vazgeçilmez bir kalkanı olarak yobazca kullanılmaktadır. Bu yüzdendir ki Türkiye-Kuzey Kürdistan coğrafyasında yaşayan toplumun büyük bir çoğunluğu İslami kaideler, gelenek ve göreneklerle yaşamını sürdürüyor olması, yürütülen mücadele babında komünistleri fazlasıyla düşündürmek zorundadır. Çünkü genel doğruları bilmek ayrı bir şey, özgün durumlara ilişkin özel politikalar uygulamak ayrı bir şeydir. Burada özenle dikkat edilmesi gereken durum, özgün politikaların genel doğrularla bütünlüklü, uyum içerisinde hayata geçirilebilmesidir. Örneğin; ötelenen, baskı altına alınan inançların demokratik hakları savunulurken, idealizm bataklığına düşmemek gibi.
Ülkemizin somut gerçekliğinden hareketle meseleyi ele alırken, ideolojik bir meseleyi kesinlikle öncelemek veya siyasi iktidar mücadelesinin önüne geçirmek gibi bir anlayışın savunusunu yapıyor değiliz. Çünkü komünistler bilir ki sınıflar ve sınırlar kaldırılmadıkça, yani komünist bir toplumsal sürece girilmedikçe, söz konusu din olunca idealizmle materyalizm arasındaki ideolojik kavga kolay kolay bitmeyecektir. Hatta o dönemde bu mücadelenin nasıl ve nereye evrileceğine dair kesin tespitlerde bulunmak bile ukalaca bir tutum olur. O hâlde, sosyalizm sürecinde bile sürecek olan ideolojik mücadeleyi bugünden öncelememiz, siyasi iktidar mücadelesinin önüne geçirmemiz düşünülemez. Din ve farklı inançlar meselesini ele alırken, bir yandan ideolojik bir tartışma yürütmüş oluyoruz; ama esas olarak, toplumsal gerçekliğimizden hareketle, iktidar yürüyüşümüz sırasında karşılaşacağımız engelleri doğru siyasi ve politik yaklaşımlarla aşmaya yönelik taktik mücadele yol ve yöntemlerini bilince çıkartmaya çalışıyoruz. Siyaset ve ideolojinin birbirinden kopmaz bağlarla bağlı olduklarını söylemeye hiç gerek yok. Biz, mücadele seyri içerisinde öncelik-sonralık ilişkisinin önemine dikkat çekmeye çalışıyoruz. Çünkü bu durum kesin ve net bir bakış açısıyla ortaya konulmadığında, iki tehlikeli durumla karşı karşıya kalırız.
Birincisi; sadece dergi dağıtmayla, propagandayla, masa başı ideolojik tartışmalarla bir başarının mümkün olabileceği tehlikesi. İkincisi; mevcut somut durumu, yani geniş halk yığınlarını ve onların asırlardır yaşadıkları inanışları hiçe sayan tersten bir anlayışın gelişme tehlikesi. Komünistler, ajitasyon ve propagandayı, ideolojik mücadeleyi küçümseyip reddetmeden, bunları siyasi iktidar mücadelesinin hizmetine sunan bir anlayışla hareket ederler. Bunda anlaşılmayacak bir yan yok. Ama anlaşılması gereken yan şu: Toplumun çok büyük bir kesimi dini inançları olan, inançlarından ötürü ötelenen, baskılanan inanç grupları ve topluluklardan oluşuyor. Tam da burada komünistlerin bunlara karşı tutumu, politik ve siyasi yaklaşımı devreye giriyor. Dini, bir nevi uyuşturucu olarak gören komünistlerle, dini inancı olup da sisteme karşı olanlarla hem birliği hem de ideolojik mücadeleyi yürütme konusunda net bir tutuma sahip olunmalıdır. Devrim, kitlelerin eseri olacaksa eğer – ki öyledir – ve bu kitlelerin çok önemli bir kesimi dini inançlara sahipse, bu halk kitlelerini yok mu sayacağız; yoksa hem bunlarla yol yürüyüp hem de ikna yöntemiyle ideolojik mücadele mi vereceğiz?
Belli ki ikinci şıkkı seçmek durumundayız. Çünkü ideolojik farklılıklarımıza rağmen, halk kitleleri olarak hâkim sınıfların uyguladıkları sömürünün, zulmün ve adaletsizliğin ortak paydaşlarıyız. Yaşatılan acıları hep birlikte yaşıyoruz. Aynı sömürü çarkının dişlileri arasındayız.
Doğal olarak, ideolojik mücadeleden taviz vermeden, hassasiyetlerimizi koruyarak siyasi iktidar mücadelesinde yan yana olabilmeyi becerebilmeliyiz. Bunu başarabildiğimiz ölçüde, iktidar yürüyüşümüz sırasında ve proletaryanın iktidarı döneminde, karanlığa karşı aydınlığın zaferini mümkün kılabiliriz. Şu gerçeği akıldan çıkartmamak gerekir: Asırlardır geniş halk yığınlarının kanına işleyen bu ideolojiden birdenbire kurtulmaları asla mümkün değildir. Asırlarca egemen sınıfların sahip oldukları felsefi bilgi ayrıcalığı, kitleler için ulaşılamaz bir durumdu. Doğal olarak gerçeği öğrenmek onlar için pek kolay değildi ve hâlâ da değildir. Felsefi olarak, kitlelerin cehaletten kurtulmaları için devrimlere ve bu konuda aydınlanmaya ihtiyaçları var. Bunu da komünistler yapacaklardır.
Birlikte yol yürümek derken, dini siyasallaştırarak hâkim sınıf iktidarlarının bir aracı hâline getirenlerle elbette yol yürünmez. Emperyalistlerin ve onların iş birlikçilerinin ne tür tarikat örgütleri yarattıklarını ve bunlar aracılığıyla kitleleri nasıl zehirlediklerini, uyuşturduklarını, devlet içinde nasıl palazlandıklarını biliyoruz. Aydınlığı karanlığa boğma çabası içinde olanlar, kadını insan yerine koymayan mollalar, hocalar, imamlar, şeyhler, kelle kesici caniler vb. değil sisteme karşı olmak, ellerinden gelse tarihi geri çevirip binlerce yıl öteye götürürler. Bunlar devrimin dostu değil, olsa olsa devrimin düşmanları olurlar. Ki öyledirler. İnancını, kendisiyle inandığı her neyse onun arasında yaşayanlarla, toplumu karanlığa boğanları aynı kefeye koymamalıyız. Şeriat rejimiyle yönetilen ülkeler bir yana (ki buralarda kitlelere nelerin yaşatıldığı gözler önündedir), ama İran “devrim”inden önemli dersler çıkartmak durumundayız. Faşist Şah rejimine karşı, siyasi İslamcılarla yürünen yolun sonunda, “sosyalist”leri, aydınları ve demokratları bekleyen hazin son ortadadır. Net olarak anlaşılması gereken şey, iktidarları için dini kalkan olarak kullananlarla, sadece bilinçsizce inanan geniş halk yığınlarını aynı kefeye koymamaktır.
Geniş halk kitlelerinin hâlâ farkına varamadıkları şu gerçek, komünistler ve aydınlanmış kitleler tarafından bilinen bir durumdur: “Dinde, … tanrısal öz, insani özden ya da daha doğrusu, insanın özünden başka bir şey değildir.” Yani, insanı yaratan tanrı değil, tam aksine tanrıyı yaratan insanın kendisidir. Ya da Marks’ın deyimiyle; “İnsanı yapan din değil, dini yapan insandır.” Gerçek bu iken, neden tersi anlayış toplumda hâkim hâle gelmiştir? Çünkü dinin temelinde insanın ölümsüzlüğü, asıl yaşamın “öbür dünya”da süreceği, yolu cennete düşenlerin sonsuz ve mükemmel bir hayat yaşayacakları anlayışıyla şekillendirilmiştir toplum. Bu, insanın kendi kendisine yabancılaşmasıdır.
Ya da Feuerbahc’a göre; “İnsanlar toplumsal gerçekliği zihinlerinde bir tersine çevirme işlemine tabi tutarlar; yani insanlar tanrıyı kendileri yarattıkları hâlde, zihinlerinde bir tersine çevirme işlemi yaparak, tanrının kendilerini yarattığına inanırlar.” Çünkü, vadedilen ama görmedikleri, bilmedikleri, olmayan öbür dünyanın anahtarı; yine görünmeyen, bilinmeyen birilerinin, yani tanrının elinde olmalıdır ki hâkim sınıflar iktidarlarını sürdürebilsinler. Bilinen, gözle görülen bir şey olursa, insanlar çabucak ondan vazgeçebilirler. Hâkim sınıfların ihtiyaç duydukları şey; bilinen, görülen değil, tam bir bilinmezliktir.Çok tanrılı dönemlerde, putlarla yaratılan “tanrı”ların ömürlerinin oldukça kısa olduğu bilinen bir gerçektir. Öyle ise, “sonsuz” iktidarları için itaat edilecek bir bilinmezlik gerekiyordu; onu yarattılar.Tanrı veya din; “kendine yabancılaşma”, “yanılsama”, “dinsel illüzyon”, “gerçeğin tersine çevrilmesi”nden başka bir şey olmayan tanrıyı yaratmış oldular. Sosyoloji ve tabiat bilimlerinin oldukça geri olduğu bu dönemlerde, toplumu buna inandırmak pek de zor olmadı.
Herkes kabul eder ki din meselesi oldukça karmaşık bir meseledir. Bu mesele, birçok farklı noktadan pekâlâ ele alınıp değerlendirilebilir. Felsefi olarak, tarihi olarak veya politik, siyasi ve ideolojik olarak yaşamın her alanına ilişkin tartışmalar yürütmek mümkündür. Marksistler için temel kural; doğaüstü veya doğa dışı herhangi bir şeyin kendiliğinden var olmayacağıdır. Milyonlarca yıllık yaşam ve evren, aslında bunu gözümüzün içine soka soka açıklamış durumdadır. Buna rağmen insanoğlu hâlâ yaratılışçılık, tek yaratıcının tanrı olduğu masalına inanmaya devam ediyor. Bunun en büyük nedeni, yukarıda da belirttiğimiz gibi, dinin insanlara ölümden sonra sonsuz bir yaşam avuntusu sunmasından ötürüdür. Bu, maddi veya gerçek olmayan bir ruhani dünya ile hayali bir yakınlık kurma veya böyle bir arayış içinde olma hâlidir. Peki insanlar buna neden ihtiyaç duyarlar? Yaşadığımız dünyada hâkim sınıflar, emekçiler aleyhine yaşamı öylesine çekilmez hâle getirmişler ki, “ölümden sonra yaşam”ın, hem de sonsuz bir yaşamın sunduğu; hastalık ve yaşlanmanın kesinlikle olmadığı, bitmek bilmeyen güzel yemeklerin yenebildiği, iyi şarapların içildiği, dansların edildiği, şarkıların-türkülerin söylendiği, neşenin ve mutluluğun sonsuz olduğu bir hayat palavrasını gerçek hayata tercih etmelerindendir. Bunun başka bir açıklaması sanıyoruz ki yoktur.
Ölümden sonra, toprak altında çürüyen bedenin, çiçeğin, böceğin veya herhangi bir bitkinin büyümesine vesile olması pekâlâ mümkün. Ancak tekrar kendi kendisine dönüşmesi, yani gidip cennette zevki sefa sürmesi veya cehennemde azap çekmesi, gerçekten de bir hayal ürünü olmaktan öte değildir. Aslında bundan şunu anlamak gerekir: Bütün dinler, korku ve “ödüllendirme” ideolojisi üzerine inşa edilmiştir. Cehennem azabında yanmak veya cennette zevki sefa sürmek gibi. Doğuştan ölüme kadar her gün, her dakika insanın yaptığı her şeyi saniye saniye izleyen görünmez biri var. Öldükten sonra insanları yaşatacak “güzellikler” ve “ateş”le dolu bir de mekânı var. Cayır cayır yanılacak veya “mükemmel” bir “hayat” sürülecek bir mekân. Ama nedense, bu iddiaları ortaya atanları ve iktidar mensuplarını bunlar zerrece ilgilendirmemektedir. Çünkü onlar, cennetin de cehennemin de bu dünyada olduğunu bilirler. Kitleleri uydurulan masallara inandıracaklar ki rahat yaşamlarını, sömürü ve talanlarını sürdürebilsinler.
Materyalizm ile idealizm arasındaki bu ideolojik çatışma, dediğimiz gibi hayatın her alanındaki noktalarda tartışılabilir. Oldukça da kapsamlı ve karmaşık bir tartışmadır. Farklı inançlarla da bir bağlantısı olduğundan ötürü böyle bir giriş yapmış olduk. Şimdi Türkiye – K. Kürdistan devriminin önemli sorunlarından olan, ötekileştirilmiş farklı inançlar ve milliyetler sorununu irdeleyelim.
Farklı İnançlar Sorunu
Türkiye-K. Kürdistan coğrafyasında çok farklı uluslar, milliyetler ve inanç mensubu toplulukların yaşadığı bilinen bir gerçek. Buna rağmen tek dil, tek din, tek devlet politika ve siyasetinin hâkim olduğu da ayrı bir gerçek. Farklı inançlar ve inanç özgürlüğü, TC tarihi boyunca yapısal sorunlar olarak devam etmiş, hukuki çerçevede ciddi sınırlamalar getirilmiş ve devletin tekçi ideolojisi nedeniyle toplumsal algılar yaratılarak, farklı inançlar pek çok zorlukla, baskıyla karşı karşıya kalmışlardır. Sünni Müslüman çoğunluk dışında, nüfusun önemli bir bölümünü oluşturan Alevilerin varlığı inkâr edilmektedir. Bunun dışında; Hristiyanlar, Museviler, Bahailer, Yezidiler, inançsızlar vb. inanç toplulukları var. Bu inançların yok sayılması veya ötekileştirilmesi, asimile edilmeye çalışılmasının altında yatan önemli gerçekler; bunların mülk edinmemeleri, ibadethane açmamaları, hukuki olarak devletin yetkili kurumlarında temsiliyet haklarının olmamasıdır. TC’nin kuruluş tarihinden bu yana, bu azınlık milliyet ve farklı inanç topluluklarının mülkiyetlerine el konulduğu, yağmalandığı bilinen bir gerçektir. Özellikle yeni Türk burjuvazisinin yaratılmasında, farklı milliyet ve inanç gruplarının (özellikle gayrimüslimlerin) mülklerine çökülmesi önemli rol oynamıştır. Lozan Antlaşması’nda sadece Rum, Ermeni ve Yahudilere tanınan bir kısım haklar bile pratikte doğru dürüst uygulanmamıştır.
Devletin tüm topluma dayattığı zorunlu din kültürü (ki bu Sünni din kültürüdür), yine bu inanca denk gelen ahlak anlayışları, kültürel ritüeller, gelenekler ve inançlar; gayri resmî bir biçimde toplumsal baskı uygulatılarak veya devletin bizzat kendi kurumları aracılığıyla (Milli Eğitim Bakanlığı, Diyanet vb.) kendisinden olmayan farklı inançlara benimsetilmeye, kabullendirilmeye çalışılmaktadır. Söz konusu farklı inanç grupları, nefret söylemli ırkçı saldırılar ve asimilasyon politikalarına maruz kalmaktadırlar. Rumlara dönük 6-7 Eylül olayları, Ermeni soykırımı, Maraş, Sivas, Dersim ve daha pek çok saldırı ve katliam, devletin ayrımcı politikalarını gösteren ve besleyen olaylardır. Fener Rum Patrikhanesine bağlı okulların esasta kapalı tutulması, Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesi, cem evlerinin yasak olması vb. sorunları çoğaltmak mümkün. İnanmak ne kadar bir haksa, inanmamak da o kadar insani bir haktır. Ama inanmama hakkı, bu tekçi devlet tarafından hiç ama hiç tanınmamaktadır. Ateistler, Deistler hem devlet tarafından hem de toplum tarafından inanılmaz baskılarla yüz yüzedirler. Bütün bu baskılara rağmen, yapılan araştırmalara göre inançsızların ve ateistlerin ciddi oranda arttığı tespiti yapılmaktadır. Bu oranın %8 seviyelerine ulaştığı belirtilmektedir. Aslında bu, nüfusun %95’i, hatta daha fazlası Müslüman olan bir ülke için ciddi bir değişimdir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, teknoloji, bilim ve dijital iletişim geliştikçe dini inançlardaki kırılmalar da artacaktır. Dünya genelinde, yeni nesildeki bu eğilim gerçekten de hızla artmaktadır.
Kimin azınlık, kimin çoğunluk veya kimin ulus, kimin milliyet olduğuna devlet veya iktidarlar karar veremezler. Devlet ve iktidarlardan bağımsız olarak bir takım objektif ve subjektif şartlar belirleyici olanlardır. Ulus olma özellikleri bu yazının konusu olmadığı için burada ele almayacağız. Bu konuya ilişkin zaten kapsamlı bir programa sahibiz. Konumuz esas olarak farklı inançlar ve azınlık milliyetlerdir. Farklı inançlar kapsamlı bir konudur. Farklı inançlar dediğimizde, objektif ve subjektif koşullar olarak ille de sayıca belli bir nüfusa sahip olmaları, belli bir bölgede yaşıyor olmaları gerekmiyor. Bir kişi de olsa, kendi inanç ve kültürünü koruyarak bu meselede bir irade gösteriyor olması veya olmalarıdır. Bu türden grup veya bireylerin kendilerini nasıl tanımladıkları önemlidir. Devletin tanımlaması değil. Devletin politikasına ve ideolojisine bakılacak olursa; “Herkes Türktür ve Türk eşittir Müslüman.” Burada şunu belirtmekte fayda var. Lozan Anlaşması sırasında, Batılı emperyalistlerin istemleri doğrultusunda sadece Ermeni, Rum ve Yahudi azınlıklarına ilişkin bir tanıma söz konusu. Buradan hareketle, göstermelik de olsa bunlara tanınmış kısmi haklar var. Mesela, kısıtlı da olsa inanç mekânları ve bu mekânlarda inançlarını, devletin herhangi bir desteği olmaksızın kısmen de olsa yaşamaları söz konusu. Bu, söz konusu antlaşmaya konulan maddeden ötürüdür. Ki bunun da şartlarının esas olarak pratikte uygulanmadığı aşikârdır. Süryaniler, Protestanlar, Aleviler vb. grup ve topluluklar en ufak bir haktan dahi yararlanamamaktadırlar. Bu inanç gruplarının belki de en ciddi sorunu, tüzel durumlarının tanınmamasıdır. Bundan ötürüdür ki ibadethaneleri, kurumsal olarak mülk edinme hakları, yasal olarak toplanmaları, kendilerine özgün mezarlıklar açamamaları (özellikle gayrimüslimler) vb. vs. doğrudan doğruya devletin resmî din politikasının sonucu olarak bu haklarını kullanamamaktadırlar. Türkiye–K. Kürdistan’daki farklı inançların yok olma riskiyle karşı karşıya kalmalarının esas ve en büyük nedeni, devletin ırkçı ve milliyetçi politikalarının sonucudur.
Bu mesele ele alınırken, daha doğru anlaşılması bakımından, sorunu birkaç başlık altında ele alıp değerlendirmek daha uygun olacaktır. Mesela; devletle azınlıklar arasındaki ayrımcılığın arka planındaki hukuki durum nedir, nasıl işliyor? Yine, devletin topluma dayattığı resmî ideolojiden kaynaklı olarak topluluklar arası bu ilişkiler gerçek hayatta kendisini nasıl gösteriyor? Vatandaşlık “görevlerini” herkes gibi yerine getiren azınlık milliyet ve farklı inanç mensupları, en doğal hakları olan demokratik haklardan neden yararlanamıyor? Bu ve benzeri bir dizi sorunun doğru yanıtları açıkça ortaya konulduğunda, gerçekler ancak o zaman bütün çıplaklığıyla ortaya çıkartılabilir.
Türkiye-K. Kürdistan’da 1921, 1924, 1960, 1984 ve sonrasında birçok kez anayasalar yapılmış ve bu anayasalarda yüzlerce kez çeşitli değişikliklere gidilmiştir. Anayasa önünde bütün vatandaşların “eşit” haklara sahip olduğu da belirtilmiştir. Ancak ne tek tek bireylere dönük böylesi bir hak uygulanmıştır ne de azınlıkların böyle bir yasal hakları olmuştur. Anayasa önünde sözde herkes “eşittir” vurgusu yapılırken, herhangi bir azınlık tanımı ve azınlık haklarına dair bir tek cümle bile bulunmamaktadır. Ama gayri resmî olarak, Türkiye’nin birçok etnik topluluktan oluştuğu, zengin bir mozaik olduğuna dair söylemlerden de geri durulmamaktadır. Söylemde bu gerçekleri kabullenmek, ama pratikte bu zenginlikleri yok saymak, asimile etmek, faşist iktidarın vazgeçilmeyen yüz yıllık politikasıdır.
Azınlık deyince akla ilk gelen şey, meselenin sadece bir hukuksal mesele olmadığı; tarihsel, siyasal, toplumsal, ekonomik, kültürel ve ideolojik boyutları olan bir mesele olduğudur. Mesele böyle ele alındığında, azınlıklar sorunu sosyolojik olarak kapitalist toplum öncesi dönemlerde de (uluslaşma olarak olmasa da) hep var olmuştur. Sömürgeci imparatorluklar dönemleri, din savaşları sonucunda hâkim olanlarla azınlıkta kalanlar, tarihin bir gerçekliği olarak süregelmiştir. Kapitalizmle birlikte ise, ulus-devlet ile azınlıklar sorunu olarak devam ediyor.
Bir toplumun azınlık olarak görülebilmesi için, sosyolojik olarak tarihsel bir geçmişi ve devamlılığı olan, dil, din, kültür, ruhi şekillenme bütünlüğü olan grup veya topluluklar olması gerekir. Sayısal durumunun fazla bir önemi yoktur. Bu toplulukların, ayrı bir ulus olma özellikleri olmadığı için, ayrılıp ayrı bir devlet kurma gibi hakları da söz konusu değildir. Ancak azınlık olma konumlarından kaynaklı demokratik haklarının tanınması, korunması ve kullanılmasının önünde herhangi bir engelin olmaması gerekir. İşte faşist TC devletinin yapmadığı tam da budur. Yani ülkede bulunan farklı inanç mensubu grupların en demokratik hakları olan dil, din, ibadet, eğitim vb. hakları ya yok sayılmakta ya da çeşitli uygulamalarla engellenmektedir. Mesele, herkese tanınan “hak”lar meselesi değildir. Çünkü iktidardakiler, meseleyi bu alana sıkıştırarak bir algı yaratmaya çalışıyorlar. Oysa azınlıklara tanınan veya tanınması gereken haklar, (dezavantajlı grup veya gruplara tanınan hakları) içermek zorundadır. Bu sadece dil, din, ibadet, eğitim hakkı olarak da algılanamaz. Söz konusu azınlıkların fiziksel durumlarının korunması, yani soykırıma, etnik temizliğe uğratılmamaları, kimliklerinin tanınması, yaşatılması ve geliştirilmesi hakkıdır da. Tüm iktidarlar, bu konulardaki yükümlülük ve temel asgari görevlerini yerine getirmek durumundadırlar. Ancak biz biliyoruz ki, kapitalist-emperyalist sistem içerisinde, hele de faşist diktatörlük, monarşik vb. iktidarlar sürecinde bu hakların uygulanamayacağı açıktır. Bu durum, sosyalist iktidarların önemli görevleri arasındadır.
Bu konuyu, bu biçimiyle sonlandırmadan önce, yeri gelmişken “laiklik” meselesine dair de birkaç cümle kurmakta fayda var. Çünkü mevcut “laik”liğin din ve vicdan özgürlüğünü getirdiği iddiasında olanlar kadar, özellikle muhafazakâr kesim tarafından, “yerel olmayan, Batılı bir değerler bütününün bu değerlere yabancı bir topluma tepeden dayatıldığı travmatik bir süreç yaşandığı ve halkın katı laik politikaya rağmen değer ve inançlarını koruduğu” iddia edilmektedir. Yani cumhuriyet tarihi boyunca seküler kesimle muhafazakâr kesim arasındaki, zaman zaman keskinleşerek, zaman zaman sönümlenerek ama hiçbir zaman bitmeyen bu ideolojik kavga bugüne kadar devam etmiştir. Kuşkusuz, bunun aslında bir iktidar kavgası olduğunun altını çizmek gerekir. Bu çok net ve tartışmasızdır. Muhafazakârların iddialarını bir kenara bırakacak olursak (bu iddia, hâlâ günümüzde özellikle geri bıraktırılmış toplumlarda mevcudiyetini sürdürse de toplumsal tarihin geçmiş karanlık dehlizlerinin iddiasıdır), seküler kesimin, daha açıkçası Kemalistlerin, meseleye yaklaşımları ve pratikteki uygulamalarına kısaca değinmek gerekiyor.
Laiklik anlayışı, saray saltanatına son verip iktidara gelen Batı hayranı Kemalistlerin sadece keyifleri istediği için değil, emperyalistlerle olan ekonomik, siyasi ve kültürel ilişkilerinin de bir sonucudur.
Laiklik tartışmalarının Cumhuriyetle başlamadığı, Cumhuriyet öncesi dönemde de sürdürüldüğü bilinen bir gerçektir. Batı’da feodalizmin tasfiyesi ve kapitalist üretim ilişkilerinin boy vermesi, Osmanlı içinde de etkisini göstermiş ve düşünsel olarak İttihat ve Terakki içinde kümelenen kadrolar ortaya çıkmıştır. Mustafa Kemal ve arkadaşları da bu grubun içindedirler. Laiklik için ilk düşünsel eylemlerin ortaya çıkışı bu dönemlere denk gelir. “Batı’yı yalnızca teknik olarak değil, düşünsel ve ruhu ile kabul etmenin önemini ilk kez vurgulayan Jön Türkler; akıl, adalet, özgürlük, yurttaşlık gibi yeni değerlere vurgu yapmışlarsa da bireysel ve toplumsal ahlakın temeli olarak İslam’ın karşısına rakip bir değer sistemi çıkartamamışlardır.” II. Meşrutiyet döneminde Baha Tevfik, Abdullah Cevdet gibi kimi aydınlar ilk dönemde daha cesur çıkışlar yapmışlarsa da İslamcıların ağır ve hakarete varan “eleştiri”leri karşısında geri adım atmak durumunda kalmışlardır.
Kısacası, sekülerciler ile muhafazakârlar arasındaki çatışma Cumhuriyet süreciyle birlikte başlamış bir çatışma süreci değildir. Belirttiğimiz gibi, çok öncesine dayanmaktadır. Nedeni ise, özellikle Batı Avrupa’da feodal toplumun kapitalist topluma evrilmesi, bunun yarattığı yeni üretim ilişkileri, kültürel ve hukuksal şekillenişler vb. Osmanlı içindeki “aydın”ları da düşünsel olarak etkilemiştir.
İki kesim arasındaki kavga o günden bugüne hâlâ devam etmektedir. Sadece onlar açısından değil; sosyalistler ve komünistler de bu kavgada üçüncü taraftırlar. Gerçek anlamda laiklik; din ve devlet işlerinin tamamen birbirinden ayrılması, dinin siyasetin aleti hâline getirilmemesi, tüm farklı inançlara aynı mesafede durulması, tekke ve tarikatların kaldırılarak dini inancın bireyle inandığı her neyse onun arasında vicdani bir özgürlük olarak benimsenmesi, inançların yasaklanması, yok sayılması yerine eğitim yoluyla bilgilendirme ve ikna edici yol ve yöntemlerle değişim ve dönüşümün sağlanması olarak benimsenmelidir. Oysa Türkiye’de ileri sürülen laiklik anlayışının bu gerçeklerle uzaktan yakından fazla bir ilgisi yoktur. Her şeyden önce, din ve devlet ilişkisinin birbirinden ayrılmadığı, tam aksine 3 Mart 1924’te kurulan ve doğrudan Cumhurbaşkanlığına bağlı olan bir Diyanet İşleri Başkanlığı vardır. Devletin resmi dini olarak da Sünni İslam kabul edilmiştir.
Doğal olarak diğer azınlık inançlar ya inkâr edilip yok sayılmıştır ya da ötelenmiştir. Tarikatlar sözde yasaklanmıştır ama pratikte dokunulmamış, devletin en yetkili alanlarında cirit atmaktadırlar. Hele de günümüzde devlet denildiğinde akla tarikatlar gelmektedir. Çünkü muhafazakârlar ve ırkçılar iktidardadırlar. Toplumsal olarak Sünni İslamcılar, diğer azınlıklar üzerinde her türlü baskıyı uygulama “hakkı”na sahipler. Kadın katliamları bile bu yoz inanıştan kaynaklı olarak neredeyse suç olmaktan azade edilmek üzeredir. Günde üç beş kadının katledilmesi, yüzlercesinin taciz ve tecavüze uğramasının nedeni olarak kadının kılık ve kıyafeti gösterilebilmektedir. Kuşkusuz, kadın sorunu esas olarak bunlarla açıklanacak bir sorun değildir. Çok daha derin ve karmaşık bir konudur. Biz sadece mevcut konuyla ilgili olduğundan ötürü bu yanıyla belirtmeyi gerekli gördük.
Eğitim alanında devlet sadece kendi din anlayışını bütün topluma zorla dayatmaktadır. Sünni İslam anlayışı, üniversiteler hariç tüm eğitim kurumlarında mecburi hâle getirilmiştir. İbadethane olarak bilinen camilere devlet her türlü maddi ve manevi destek vermeyi zorunlu hâle getirmiştir. Hatta Diyanet İşleri Başkanlığı’na ayrılan yıllık bütçe, birkaç bakanlığın bütçesinden daha fazladır. Laikliğin sözde kaldığına dair daha pek çok örnek verilebilir. Ancak bu kadarı yeterli kanısındayız. Kısacası faşist Türk devleti, azınlık inançlar meselesinde doğrudan doğruya tekçi, Sünni İslamcı bir politika izlemekte; diğer azınlık inançları yok saymakta, onların demokratik hakları karşısında sağır ve dilsiz rolü oynamaktadır.
Azınlık Milliyetler Meselesi Üzerine
Aslında bu sorun, yukarıda farklı inançlar meselesinden çok da ayrı ele alınacak bir sorun değildir. Yani demokratik anlamda ortak özelliklere sahiptirler. Farklı yanları ise, farklı inançların ideolojik olarak dinsel motifler çerçevesinin öne çıkması ve bu ideolojik şekillenişin kapitalizm öncesine de dayanmasıdır. Milliyetler ise tarihsel olarak kapitalizmin şafağında uluslaşma süreciyle birlikte sosyolojik bir mesele olarak tarih sahnesine çıkmış olmasıdır. Kapitalizm sürecinde ulus devletlerin ortaya çıkışı, bilindiği üzere farklılıklar göstermiştir. Batı Avrupa’da tek uluslu devletler kurulurken, Doğu’da bunun tersi çok uluslu devletlerin oluşumuna tanıklık ediyoruz.
Milliyetler meselesi de bu çok uluslu devletlerin ortaya çıkmasıyla birlikte ciddi bir sorun olarak ortaya çıkmış oldu. Çünkü bu çok uluslu devletlerde hâkim olan ulus, diğer ulus ve milliyetlerin haklarını yok saymaya, onlara dönük asimilasyon politikaları uygulamaya, bunlar üzerinde baskılar ve soykırıma varan katliamları tekçi devlet anlayışı olarak hayata geçirmeye başladı. Türkiye–K. Kürdistan’da bunun örnekleri bolca mevcuttur. Ermeniler, Kürtler, Rumlar, Lazlar, Ezidiler vb. devletin söz konusu baskı ve katliamlarından “nasibini” alanlardır. Uygulanan bu katliam ve soykırımları uzun uzun anlatmaya gerek yoktur. Birçok tarih bilimcinin ortaya koydukları belgeler, Kaypakkaya yoldaşın araştırmaları ve ulusal soruna dair ortaya koyduğu programatik görüşler bizler için referanstır. Ulusal soruna dair somut gelişmeler dikkate alınarak mutlaka söylenecek sözler, yapılacak değerlendirmeler olacaktır, olmalıdır da. Ancak bu, komünistlerin ulusal soruna ilişkin temel anlayışlarının “eleştirisi” şeklinde değil, Leninist bakış açısıyla, somut gelişmelerin somut tahlili biçiminde ele alınmak durumundadır.
Azınlık milliyetler meselesine ilişkin, Bolşevikler sorunu programlarına alarak ilk kez doğru çözümlemeler getirmiş ve devrim sonrası da pratiğe geçirmişlerdir. Doğal olarak bizim soruna yaklaşımımız da aynı doğrultuda olacaktır. Çünkü Bolşeviklerin pratikteki uygulamaları, azınlıkların demokratik haklarının inkârı değil, tam aksine o hakların savunulup hayata geçirilmesi temelinde olmuştur. Ulusların devlet kurma hakları da dahil bütün hakları savunulurken ve SSCB bu temeller üzerinde oluşturulurken, azınlık milliyetlerin ise kendi dillerinde eğitim yapma, kültürel haklarını kullanma, bölgesel özerklik temelinde yapılanma gibi hakları sağlanmış ve korunmuştur. Biz komünistler, ülkemizde milliyetler sorununu ele alırken bu temel prensipleri esas alarak sorunu çözmek durumundayız.
Bir azınlık tanımı yapılacaksa eğer, bu Marksist anlamda bilimsel bir tanımlama olmak durumundadır. Azınlık denildiğinde, tarihsel sürekliliği olan, buna bağlı olarak bu tarihsel süreklilik sürecinde kendilerine has bir kimlik oluşturan; bulundukları coğrafyada kendilerine has kültürel ve ruhi şekillenme birliği yaratmış olan topluluklardan söz etmek gerekiyor. Bu gerçekler dikkate alındığında, bulunduğu coğrafyada farklı dil, din ve etnik özelliklere sahip olması, bulunduğu ülkenin vatandaşı olması, egemen bir pozisyonda olmaması, kendi dil, din ve kültürel gelenek ve göreneklerini koruma yönünde tarihsel bir süreklilik ve dirayet göstermesi gerekir.
Mesele bu bakış açısıyla ele alındığında, ülkemizde farklı ulus (Kürt ulusu) ve milliyetlerin olduğu gerçeğiyle yüzleşiriz. Kürt ulusunun kendi kaderini kendisinin tayin etme hakkı en doğal hakkı iken, milliyetlerin demokratik haklarını güvence altına almak da iktidarların görev ve sorumlulukları dahilindedir. Öncelikle sosyalistler bu görevin bilincinde olmak durumundadırlar. Milliyetlerin yok sayılması, baskı altında tutulması değil; tam aksine, onların milliyet olarak farklılıklarından kaynaklı demokratik haklarının kabulü ve bu hakların kullanılması ve korunması temelinde politikalar oluşturulması elzemdir.
Bu yazı Halkın Günlüğü Gazetesi‘nin Haziran-2026 tarihli 61. sayısında yayımlanmıştır.








