Connect with us

Analiz

Sinan Köksal yazdı | Yine mi Kadıköy?

Bugün “Kadıköy solculuğu” denilen şey tam olarak coğrafi bir tarif değildir. Kadıköy’de yaşayan herkese dönük kaba bir genelleme hiç değildir. Burada kastedilen; sınıf siyasetinin yerini kimlik konforunun, örgütlü çalışmanın yerini görünürlük performansının, proletarya içinde kök salmanın yerini sosyal medya onayının aldığı bir politik tarzdır. Bu tarzın mekânı bazen Kadıköy’dür, bazen bir festival alanıdır, bazen Twitter’dır, bazen bir akademik paneldir, bazen bir dayanışma gecesidir. Mesele semt değil, siyasal karakterdir.

yazı

Yazar: Sinan Köksal

Sol içerisinde uzunca süredir bir tartışma hâli devam ediyor. Kimileri kimilerini “Kadıköy solcusu” olmakla suçluyor; suçlanan taraf da eylem görüntüleriyle cevap üretmeye çalışıyor. Bir çeşit suçlama ve kendini aklama hâli paradoksal biçimde sürüyor. Bu sebeple bir “Kadıköy yazısı” yazmak, en azından derli toplu bir tartışma başlatmak, kıymetli bir hadise olarak karşımıza çıkıyor.

Kadıköy solculuğunu —tırnak içine almaya artık gerek duymuyorum— tarif etmek için nereden başlamalı diye düşünürken, daha doğrusu metodolojiyi nereden kurmalı diye akıl yorarken, geçtiğimiz süreçte yazdığım “Palu Ailesi” yazısı aklıma geldi. Zihnimde “Müge Anlı kesin bizim derdimize derman olur” gibi bir düşünce belirdi. Toplumsal vakaların magazin hâline dönüştüğü program içerisinde “otorite” olarak konulan ve adaleti temsil eden bir erkek; aynı zamanda vakaların “bilimsel incelemesine” destek olması için yerleştirilen adli tıpçı bir erkek ve hepsini modere eden, gerektiğinde “ayar veren”, duygusallığıyla kadınların gönlüne taht kuran, “adaletin keskin kılıcı” Müge Anlı… Kurgu şahane.

Devletin kurumları bu programı izleyerek soruşturmalar açıyor, kayıplar aranıyor, bulunuyor ya da bulunamıyor; önemli değil. Fakat faşizm tespiti yaptığımız bu kadar kurumsal bir yapının, yani devletin, sabah kuşağı “kadın programı” çıktılarıyla hareket etmesi, karşımızdaki yapının sertliğinin ne kadar kırılgan olduğunu da gösteriyor. Nereden tutulsa elde kalan çarpık bir düzen var karşımızda. Her neyse, biz konumuza dönelim.

Bazı olaylar vardır; ilk anda magazinleşmiş bir televizyon vakası gibi görünürler. Ekranda birkaç insan ağlar, birkaç kişi birbirini suçlar, izleyici şaşırır, sosyal medya birkaç gün boyunca konuşur ve sonra gündem değişir. Fakat kimi vakalar yalnızca bir dolandırıcılık dosyası değildir. Kimi vakalar bir dönemin ideolojik fotoğrafını verir. Bir toplumun hangi boşluklardan çürüdüğünü, insanların hangi çaresizliklerden yakalandığını, hangi kelimelerle kandırıldığını, hangi umutların pazara çıkarıldığını gösterir.

Geçtiğimiz günlerde Müge Anlı programında gündeme gelen; pilot olduğu iddia edilen bir kişinin “çakra açma”, “enerji temizliği”, “aile dizilimi”, “meditasyon”, “kozmik şifa” gibi başlıklar etrafında insanları etkisi altına aldığına dair iddialar tam da böyle bir yere oturuyor. Burada hukuki açıdan elbette kesin bir hükümden değil, kamuoyuna yansıyan iddialardan söz ediyoruz. Nitekim ilgili kişinin avukatı iddiaların asılsız olduğunu açıklamış ve yasal süreç başlatılacağını duyurmuştur. Fakat komünist siyaset açısından mesele, tek bir kişinin suçlu olup olmamasının ötesindedir. Asıl mesele, bu tür iddiaların neden bu kadar kolay toplumsal karşılık bulabildiğidir.

Şu anda karşımızda yalnızca “saf insanlar kandırıldı” denilerek geçiştirilecek bir tablo yoktur. Karşımızda kapitalizmin kriz dönemlerinde ürettiği yeni bir irrasyonalizm biçimi vardır. Dünün cinci hocaları, üfürükçüleri, muskacıları bugün yalnızca biçim değiştirmiştir. Bir kısmı hâlâ tarikat odalarında, cemaat evlerinde, kaçak kurslarda iş görürken; bir kısmı plaza dilini, kişisel gelişim jargonunu, psikoloji kırıntılarını ve sosyal medya estetiğini kuşanarak orta sınıfın salonlarına, beyaz yakalıların telefon ekranlarına, yoga stüdyolarına, terapi görünümlü seminerlere taşınmıştır.

Mafya ve tarikatların cirit attığı sermaye diktatörlüğü tüm toplumu yozlaştırır. Bu yozlaştırma işini de ilk önce gelir düzeyi en düşük ve kol emeğiyle geçinen emekçiler üzerinden işletir. Kadınlar evlerine kapatılır; her binanın altına bir konfeksiyon atölyesi, bir de sıbyan mektebi ya da herhangi bir tarikatın derneği açılır ve ideolojik bombardıman sağlanır. Kendisine yabancılaşan emekçiler, tarikatların ve üfürükçü hurafe hocaların kıskacında can çekişir.

Sosyolojik olarak kendisine “korunaklı alanlar” üreten beyaz yakalı ya da alt/orta sınıf için ise durum biraz daha farklı işler. Onlar ağırlıklı olarak klasik tarikat cenderesine girmeyen ve “korunaklı alanlarında” hayatlarına devam eden bir modeli tercih eder. Asgari ücret veya bir tık üzerinde maaş alan, çalıştıkları gökdelendeki kahve makinesine hayranlığını her durumda haykıran ya da giydiği ucuz takım elbiselerle “işçi sınıfından ayrı” konumlandığını iddia eden emekçiler, her gün kendi sınıfına daha çok yabancılaşır ve hâliyle düşmanını da göremez hâle gelir. Yaşadığı bunalımın temel sebebi geçim sıkıntısıyken, o, derdinin temelinde “aile dizilimini”, “kent yaşamının keşmekeşini” ya da Merkür retrosunu görür. Düşman ne kadar bulanıklaşırsa kişi o kadar yalnızlaşır. Kolektif hayattan ve mücadeleden kopan insan kendisine yeni bir din üretirken, daha alt gelir grubunda yer alan emekçilerin din algısını küçümser. Kent merkezlerinin diniyle emekçi mahallelerinin dini arasında sermaye açısından zerre fark bulunmamasına rağmen, bu iki dine mensup insanlar birbirlerinden her geçen gün daha hızlı kopar. Sermaye, kendi iktidarının sürekliliği için iki tarafın ayrılmasını destekler.

Tarikatlar emekçi mahallelerinde yoksullara “içinde cin var” derken, kent merkezlerinde bugün “atalarından gelen blokaj var” deniliyor. Aynı şekilde “büyü yapılmış” ile “enerjin kapanmış”, “hocaya git” ile “seansa gel” aynı özün farklı biçimleri olarak emekçilere zerk ediliyor. Yoksul mahallelerde çaresizlik din tüccarlarının önüne serilirken, bugün aynı çaresizlik kredi kartı taksitleriyle, online seminerlerle, spiritüel kamplarla, sertifikalı şifa eğitimleriyle pazarlanıyor.

Biçim değişmiştir ama mekanizma aynıdır. Gerçek fail gizlenir. İnsanın yaşadığı bunalımın nedeni düşük ücret ve geçinememe değildir; “kök çakrasının kapanmasıdır.” İşyerinde mobbing görmesinin nedeni sermayenin terör rejimi değildir; “atalarından gelen eril enerjiyle barışamamasıdır.” Hayatını sürdürecek ücret alamamasının nedeni kapitalist üretim ilişkileri değildir; “bolluk bilincine geçememesidir.” Kadının evde, işte, sokakta ezilmesinin nedeni patriyarkanın sınıf düzeniyle birleşmiş tarihsel baskısı değildir; “dişil enerjisini bastırmasıdır.” Gençlerin geleceksizliği, barınamaması, iş bulamaması, hayat kuramaması siyasal ve ekonomik düzenin sonucu değildir; “kendini yeterince sevmemesidir.” İşte yeni nesil dolandırıcılığın ve yeni nesil tarikatların ideolojik özü buradadır.

Kapitalizm yalnızca emeğe el koymaz. Kapitalizm insanın acısına da el koyar. Yalnızlığını metalaştırır. Korkusunu paketler. Umutsuzluğunu seansa çevirir. Çaresizliğini danışmanlık hizmeti yapar. Kişinin yaşadığı sınıfsal sıkışmayı bireysel eksiklik gibi sunar. Böylece insan, kendisini ezen düzeni değil, kendi “enerjisini” sorgulamaya başlar.

Bugün Türkiye’de bu zeminin neden bu kadar genişlediğini görmek için uzağa bakmaya gerek yoktur. TÜİK’e göre 2026’nın ilk çeyreğinde işsizlik oranı yüzde 8,2’dir; fakat bu dar tanım bile 2 milyon 894 bin işsiz anlamına gelmektedir. Kadınlarda işsizlik oranı erkeklerden belirgin şekilde yüksektir. DİSK-AR’ın geniş tanımlı işsizlik hesaplamaları ise tablonun çok daha ağır olduğunu; iş aramaktan umudunu kesenler, eksik istihdam edilenler ve çalışmaya hazır olup iş aramayanlarla birlikte milyonlarca insanın fiilen işsizliğin içinde yaşadığını göstermektedir. (1)

Aynı dönemde resmî enflasyon bile hayat pahalılığının sürdüğünü göstermektedir. TÜİK’in Mayıs 2026 verilerinde tüketici fiyat endeksi yıllık yüzde 32,61 artmıştır. 2026 için resmî net asgari ücret 28.075,50 TL iken TÜRK-İŞ’in Mayıs 2026 araştırmasında dört kişilik bir ailenin açlık sınırı 35 bin liranın, yoksulluk sınırı ise 114 bin liranın üzerine çıkmıştır. Yani milyonlarca işçi, ailesini doyurmak için gereken gıda harcamasının bile altında kalan bir ücret düzeyine mahkûm edilmektedir. (2)

Bu veriler yalnızca ekonomik veri ya da istatistiksel grafikler değil, toplumsal ruh hâlinin de gerçek verileridir. İşsizliğin, güvencesizliğin, kira krizinin, borçluluğun, gelecek kaybının ve yalnızlaşmanın verileridir. İnsanlar hayatlarının kontrolünü kaybettikçe kontrol hissi satan herkese açık hâle gelir. İnsan geleceğini kuramadıkça “evren sana cevap verecek” diyenlere kulak verir. İşyerinde ezilen beyaz yakalı, sendikaya değil de “nefes kampı”na gider. Üniversite mezunu genç, örgütlü mücadeleye değil de “bolluk atölyesi”ne katılır. Boşanmış, yalnızlaşmış, borçlanmış, ailesiyle çatışmış, işyerinde tükenmiş insan, yaşadığı çöküşün maddi nedenlerini kavrayamadığında, kendisine metafizik bir açıklama sunan herkese karşı savunmasız kalır.

Burada eski ile yeni arasında sınıfsal bir ayrım da vardır. Alt sınıflar uzun yıllar boyunca tarikatların, cemaatlerin, dinci ağların, yerel kanaat önderlerinin, mahalle imamlarının, muskacıların ve cinci hocaların kuşatması altında bırakıldı. Alt-orta sınıflar ve beyaz yakalı kesimler ise aynı teslimiyet ilişkisini daha seküler, daha modern, daha “kişisel gelişimci” biçimlerde yaşamaya başladı. Birinde sarık vardır, diğerinde keten gömlek. Birinde Arapça dualar vardır, diğerinde Sanskritçe kelimeler. Birinde “nasip” vardır, diğerinde “manifest.” Birinde “imtihan” vardır, diğerinde “evrenin mesajı.” Fakat ikisinin de ortak noktası aynıdır: düzeni aklamak, bireyi suçlamak.

Bu yüzden bugünün spiritüel piyasası basit bir kültürel eğilim değildir. Bu, piyasa kapitalizminin ideolojik aygıtlarından biridir. Kişiye açıktan “Sorun sistemde değil, sende.” der. Daha doğrusu, “Sorun sistemde olsa bile sen bunu değiştiremezsin; o hâlde kendi iç dünyanı değiştir.” Bu cümle ilk bakışta masum görünür. Kim kendisini tanımak istemez ki? Kim daha huzurlu olmak istemez ki? Kim travmalarını aşmak istemez mesela? Elbette insanın psikolojik iyilik hâli önemlidir. Elbette insanın iç dünyası vardır. Elbette terapi, dayanışma, ruhsal bakım, yas tutma, iyileşme gibi süreçler gerçektir. Fakat kapitalizm bunların tamamını sınıfsal bağlamından kopararak piyasaya sürdüğünde ortaya iyileşme değil, teslimiyet çıkar. İnsanların ruhsal acıları gerçek; onlara sunulan açıklama sahtedir.

Palu Ailesi vakasında gördüğümüz mekanizma ile bugünün spiritüel dolandırıcılık iddiaları arasında bu nedenle derin bir akrabalık vardır. Palu Ailesi’nde dinci-metafizik korkularla insanlar kendi gözlerinin önündeki şiddeti bile inkâr eder hâle gelmişti. Bugün ise başka toplumsal kesimler, başka kelimelerle, başka sahnelerde benzer biçimde kendi yaşadıkları sömürüyü inkâr etmeye çağrılıyor. Orada “cin” vardı, burada “enerji.” Orada “büyü” vardı, burada “blokaj.” Orada “hoca” vardı, burada “mentor.” Orada biat vardı, burada “teslim olma pratiği.” Ama her iki durumda da insanın aklı felç ediliyor, fail görünmez kılınıyor, gerçeklik sisle kaplanıyor ve esas olarak yalnız insanın çaresiz kurtuluşuna tek alternatif bu iki araç oluyor.

Emekçi halkımızın farklı kesimlerinin, sermaye düzeninin kendisini sis bulutunun ardına gizleyen metafizik yaklaşımından ve bu konuda geliştirdiği araçlardan söz ettik. Tüm bunlarla beraber, tarikat kıskacına girmeyen, belki geçmiş süreçte sosyalist hareketin görece güçlü olduğu mahallelerde yeni nesil çetelerin kendilerini emekçi çocukların hayatlarında var etmesi, düzenin farklı bir kontrol aracıdır. “Bireysel kurtuluş” meselesini tarikatlar ya da spiritüel hocaların peşinden gitmek yerine yeni nesil çetelerde, uyuşturucu ve bahis işinde arayan çocuk/genç kitlesi farklı bir metotla kontrol altında tutulmaktadır. Her türden “radikalizme” yer açılabilir. Yeter ki sermaye düzenine isyan edilmesin…

Eşitsiz Gelişimin Diyalektiği

Eşitsiz gelişim hayatın her alanında kendisini yeniden üretir. Metafizik propagandanın araçları, uygulanacak kitlenin niteliğine göre evrilir. Metafizik propaganda ise farklı toplumsal kesimlerde farklı etkilere yol açar. Yukarıdaki uzun giriş bölümü bu konuyu açıklamaktadır.

Daha önceki yazılarımızda da ifade etmeye çalıştığımız gibi, sol/sosyalist hareket, içinde devindiği toplumsal süreçlerden nasibini alır. Az alır, çok alır ama bir şekilde etkilenir. Elbette dinci ya da seküler tarikatların doğrudan etkisine tam olarak girmez ama toplumsal hayat bir şekilde sosyalist mücadelenin eksenini etkiler.

Tabii ki sosyalist hareket, sermaye diktatörlüğünün yarattığı ideolojik tahribattan, örgütsüz emekçi halkımızın etkilendiği şiddette etkilenmez. Ne olursa olsun kolektif mücadele birikimi ve tarihsel materyalist yaklaşım, sosyalist hareketin düzen siyasetinden daha az ve farklı şekilde etkilenmesini sağlamıştır. Sınıf perspektifi komünist siyaseti diri tutar. Eşitsiz gelişim burada kendisini tüm çıplaklığıyla gösterir.

Tüm bunlarla beraber, çamurlu sahada top oynarken kirlenmemek elbette mümkün değildir. Önemli olan ise “çamuru” ve temizleme yöntemini tespit edebilmek, buna göre hareket etmektir. Çamuru olduğu hâliyle kabul eden yaklaşım mutlaka ona benzeyecektir. Bizzat sosyalistler tarafından kurulan mahallelerde bazı devrimci yapıların mevlit okutması, “halkımızın âdetidir” diye iftar sofraları kurmaları, Gezi sonrasında anti-kapitalist Müslümanlar gibi bir yapının Müslümanları solculaştırmak için değil, aksine solcuları Müslümanlaştırıp ehlileştirmek için el üstünde tutulması; bu kirlenmenin ve emekçi mahallelerinde barınamamanın başlangıç noktalarından birini oluşturur.

Vah ki Kadıköy Solu…

Başa dönelim. Dedik ya, Kadıköy yazısı yazmak artık bir zorunluluk oldu diye; şimdi tam oraya odaklanalım. Sosyalist hareket, düzen siyasetinden ne şekilde etkilenir? Ulusalcılık? Liberalizm? Muhafazakârlık? Belki de hepsi. Şimdiki konumuz ise alt/orta sınıfın etkilendiği “özgürlükçülük” ortamının solu dönüştürme şekli.

Evet, sosyalistler uzunca süredir kendi doğal kitlesi olan emekçi mahallelerden kopmuştur. Emekçi mahallelerinde solun boşalttığı alan ise tarikatlar ve çetelerle doldurulmuş, uyuşturucu dört yanımızı sarmıştır. “Büyüme” meselesi ise sosyalist hareketin gözünü daha kolay örgütleyebileceği, daha doğrusu daha kolay büyüyeceği bir alana dikmesine neden olmuştur. 2000’ler sonrası Avrupa Birlikçi liberal damarın büyümesi, kendi kitlesinden uzaklaşan solun daha “gri” renklerden “parlak ve canlı” renkleri “keşfetmesini” sağlamıştır. Bu parlaklık, on yıllar önce komünistler tarafından mahkûm edilmiş ve tarihsel olarak yenilmiş olmasına rağmen; “büyüme arzusu” ve “kolay hareket etme” meselesi sosyalistlerin omurgasını kırmış, fabrika ayarlarını bozmuştur.

Devrimciliğin yerini aktivizmin, kolektif mücadelenin yerini bireysel performans ve küçük burjuva radikalizminin alması, Gezi sonrası süreçte önümüzde duran en canlı hadisedir. Diğer uçta da sosyalist devrimci kimi örgütler “bağımsızlık ve cumhuriyet” kavramını keşfetmiş, tersten daha kolay örgütleneceği kesim olarak da cumhuriyetçileri belirlemiştir. Liberalizm ve ulusalcılık, kavga eden ikiz kardeşler olarak sosyalist hareketin büyük bölümüne egemen olmuştur. Nedeni ise çok açık: mahallelerden, fabrikalardan uzaklaşan sosyalist hareketin yerini düzen çok hızla doldurmuş; solcular da tekrar buraları, kendi kitlesini kazanmak yerine sahte bir hülyanın peşinde, asla devrim yapma niyeti olmayan düzen aktörlerini örgütlemek için onlara benzemeye başlamıştır. Artık dönüştürme değil, dönüşme süreci başlamıştır.

Bugün “Kadıköy solculuğu” denilen şey tam olarak coğrafi bir tarif değildir. Kadıköy’de yaşayan herkese dönük kaba bir genelleme hiç değildir. Burada kastedilen; sınıf siyasetinin yerini kimlik konforunun, örgütlü çalışmanın yerini görünürlük performansının, proletarya içinde kök salmanın yerini sosyal medya onayının aldığı bir politik tarzdır. Bu tarzın mekânı bazen Kadıköy’dür, bazen bir festival alanıdır, bazen Twitter’dır, bazen bir akademik paneldir, bazen bir dayanışma gecesidir. Mesele semt değil, siyasal karakterdir.

Bu siyasal karakterin temel özelliği ise kitleyi dönüştürmek yerine kendi çevresine kendisini beğendirmektir. Bu siyasal karakter, gecenin moru ile gündüzün kızılını birleştirmek yerine, modası geçmiş liberal dalkavukların bile kullanmadığı “kız kardeşlik bağı”ndan ötürü burjuva kadınlarla kaderini birleştirir. Yönünü, Hindistan’da tecavüzcüleri cezalandıran Anuradha yoldaş ile değil, Avrupa moruyla; Filipinler’deki gerilla LGBTİ+’larla değil, foncu, kimlik siyasetinden başka hiçbir gündemi olmayan kurumlarla belirler.

Kadıköy solcusu için yoksulların boğazından geçme ihtimali olan iki gram et, insanlık için büyük tehdittir. En vegan, en türcü, en hayvansever kendisidir. Bu arkadaşların veganlığı, Marksizm’i kendisine paravan olarak kullanamayacak kadar “katıdır.” Sol liberal bile değil, dümdüz kimlikçi liberaldir.

Endüstriyel et üretimi ya da zenginlerin hunharca et tüketimleriyle ilgili hiçbir şey söyleyemezler. Hiçbir şekilde temel sebep olan sermaye diktatörlüğünü hedef almazlar, alamazlar. Çünkü temel mesele devrimcilik değil, aktivizmdir.

Herhangi bir gündemde bir emekçi mahallesinden ses yükseltmek yerine “Süreyya Operası” önünde gelenekselleşmiş ayinlerini gerçekleştirip sonrasında kendi dünyalarına geri dönerler. Devrimci görev, emekçilerin içinde kök salmak, emekçi mahallelerini çetelerden, fuhuştan temizlemek değildir onlara göre.

Bu nedenle emekçi mahallelerde sabırla örgütlenmek, kahve kahve dolaşmak, pazar yerinde bildiri dağıtmak, fabrika çıkışlarında beklemek, işçilerin güvenini kazanmak, kiracı komiteleri kurmak, okul önlerinde velilerle konuşmak, gençleri çetelerden koparmak, kadınların somut sorunlarına temas etmek, sendikasız işyerlerinde gizli çekirdekler yaratmak giderek zahmetli ve “görünmez” işler olarak görülüyor. Buna karşılık sosyal medyada doğru etiketi kullanmak, doğru fotoğrafı vermek, doğru sloganı atmak, doğru kültürel kodla konuşmak, doğru öfkeyi göstermek siyaset sanılıyor. Bu, küçük burjuva siyaset tarzıdır.

Küçük burjuva siyaset tarzı sabırsızdır. Hız ister. Etkiyi ölçmek için örgütlenen işçi sayısına değil, paylaşım sayısına bakar. Bir mahallenin nabzını tutmak yerine trend topic olmayı önemser. Bir işçinin partiye güven duymasını değil, bir videonun viral olmasını başarı sayar. Kitlelerin çelişkili bilincini sabırla dönüştürmek yerine, kitleleri kendi hazır doğrularını hemen kabul etmedikleri için küçümser. Halkı sever ama uzaktan sever. İşçiden söz eder ama işçiyle az konuşur. Mahalleden söz eder ama mahalleye nadiren gider. Sınıfı över ama sınıfın gerçek kültürel karmaşasıyla karşılaşınca rahatsız olur.

Oysa proletarya steril değildir. Emekçi mahalleler ilerici sloganların hazır alıcısı değildir. İşçi sınıfı çelişkilidir; dindarı vardır, milliyetçisi vardır, apolitiği vardır, öfkelisi vardır, korkağı vardır, cesuru vardır, örgütsüzü vardır, umutsuzu vardır. Komünist siyaset bu çelişkilerin içinden geçerek kurulur. Kitlelerin bugünkü bilincine teslim olmak ne kadar yanlışsa, o bilinci yukarıdan aşağı küçümsemek de o kadar yanlıştır. Komünist siyaset halkın mevcut bilincini okur, onun içindeki ilerici damarları yakalar, geri yanlarıyla mücadele eder; fakat bunu ancak halkın gerçek hayatının içinde yapabilir. Sınıfın uzağında sınıf siyaseti yapılmaz.

Bugün solun bir bölümünde kimlikçi aktivizmle sınıf siyasetinin birbirine ikame edilmesi de bu kopuşun sonucudur. Ezilen kimliklerin mücadelesi elbette önemsiz değildir. Kadınların, ezilen ulusların, Alevilerin, LGBTİ+’ların, göçmen işçilerin, gençlerin, engellilerin yaşadığı baskılar gerçek ve politiktir. Komünistler bu baskıları görmezden gelemez. Fakat bu baskıları kapitalist üretim ilişkilerinden koparıp yalnızca temsil, dil, görünürlük ve sembol alanına sıkıştırdığımızda ortaya devrimci bir hat değil, liberal bir aktivizm çıkar. Kimliklerin piyasalaştırıldığı, acının temsil sermayesine dönüştüğü, mağduriyetin politik kariyer aracına çevrildiği, örgütlü sınıf mücadelesinin yerini söylemsel üstünlük yarışının aldığı bir zemin oluşur. Bu zemin de tıpkı spiritüel piyasa gibi bireyci kurtuluş modelleri üretir.

Birinde insan “kendi enerjisini yükselterek” kurtulur. Diğerinde “kendi kimliğini görünür kılarak” kurtulur. Birinde kolektif sınıf mücadelesinin yerine kişisel şifa konur. Diğerinde sınıf iktidarı hedefinin yerine temsil başarısı konur. Elbette temsil önemsiz değildir; fakat temsil iktidar mücadelesinin yerine geçtiğinde düzen için tehdit olmaktan çıkar. Sermaye düzeni, kendisini tehdit etmeyen her görünürlüğü soğurabilir. Hatta pazarlayabilir. Hatta fonlayabilir. Hatta vitrine koyabilir.

Kapitalizm gökkuşağı renklerini de satar, Che tişörtünü de satar, “feminist” reklam kampanyasını da satar, mindfulness uygulamasını da satar, devrimci estetiği de satar. Kapitalizm açısından sorun semboller değildir; sorun örgütlü sınıf gücüdür. Sorun, üretimden gelen gücün siyasal hatta dönüşmesidir. Sorun, işçilerin kendi komitelerini kurmasıdır. Sorun, mahallelerin ranta karşı örgütlenmesidir. Sorun, gençlerin çetelere değil devrimci örgütlülüğe yönelmesidir. Sorun, kadınların yalnızca görünür değil, örgütlü hâle gelmesidir. Sorun, halkın gerçek düşmanı görmesidir.

Bugün solun en büyük görevi bu gerçek düşmanı görünür kılmaktır. Fakat bunun için önce solun kendi sisini dağıtması gerekir. Kendi performansını, kendi küçük çevre onayını, kendi sembolik üstünlük yarışını, kendi slogan konforunu, kendi sosyal medya narsisizmini, kendi kültürel gettosunu aşması gerekir. Çünkü sınıftan kopan sol, farkında olmadan kapitalizmin bireyci dünyasını başka bir biçimde yeniden üretir. Kendi kitlesinden uzaklaştıkça düzene eklemlenir ve devrimcilik iddiasını kaybeder.

Dipnotlar

1- https://veriportali.tuik.gov.tr/tr/press/57992
2- https://www.tuik.gov.tr/Home/Index



Haziran 2026
PSÇPCCP
1234567
891011121314
15161718192021
22232425262728
2930 

More in Analiz