Connect with us

Editörün Seçtikleri

15-16 Haziran Şanlı İşçi Direnişi ve Öğrettikleri!

Bugünkü durum, o günden çok da farklı değildir. Grevler keyfi olarak yasaklanabilmekte, işçi emeğinden yana olan özellikle bağımsız sendikalara üye olmak isteyen işçiler işlerinden atılabilmekte, Türk-İş, Hak-İş gibi sarı sendikalara üyelik kolaylaştırılmaktadır. Örgütlü-sendikalı işçi sayısı geçmişe göre yarıdan fazla gerilemiş durumdadır. İş güvenliği ve işçi hakları tamamen işverenin keyfine bırakılmış, iş cinayetleri tavan yapmıştır.

15 16 haziran hala isik tutuyor 1028610 5

15-16 Haziran büyük işçi direnişi, işçi sınıfının kendiliğinden gelişen direnişlerinin doruk noktası olarak bilinir. Bu direniş hareketi hem işçi sınıfının hem de devrimci kadroların bilincinde önemli bir sıçrama yaratmıştır. Bilinç sıçramasının bir ayağı, işçi sınıfının kendi kaderini direnişlerle tayin etme düzleminde iken, diğer ayağı; sıkıyönetim, faşist askeri darbe ve genel nitelik olarak faşist baskı aygıtlarının kurumsal mekanizması olan “TC” devletinin bu eylem karşısındaki tutumunun, muhtevasının geniş kesimlerce daha açık anlaşılması olmuştur. İşçi sınıfı, üretimden gelen gücünü örgütlü ve doğru bir biçimde kullandığında, mücadelenin nasıl sınıfın lehine şekil ve şema değiştirme olanaklarını yarattığına dair 15-16 Haziran önemli bir tarihsel momenttir. Diğer yandan, devletin niteliğini, iki yüzlülüğünü anlamakta sorun yaşayan “sol-sosyalist” güçler olarak kendisini ifade eden ve devrimi askeri cuntalara bel bağlama gibi boş hayallere kapılanları “hayal” dünyasından koparıp antagonist sınıf çatışmalarının zeminine çekmiştir 15-16 Haziran direnişi.

Kaypakkaya’nın Gördüğü 15 Haziran: Gerçek Kahraman Kitlelerdir!

Bu direnişten stratejik sonuçlar çıkaran Kaypakkaya yoldaş, duruma ilişkin şu tespitleri yapıyordu:

“İşçi hareketi, birinci olarak devrimin şiddete dayanacağını, bunun zorunlu ve kaçınılmaz olduğunu gösterdi. … Bütün pasifist, parlamentarist görüşlere ağır bir darbe indirdi.

İkinci olarak işçi hareketi, burjuva devlet teorilerine ağır bir darbe indirdi. Halkın kurtuluşunun hâkim sınıfların ordusundan beklemenin ne derece ahmakça bir hayal olduğunu gözler önüne serdi. Çünkü işçi direnişi tanklarla, süngülerle, sıkıyönetimle bastırılmıştı. …

Üçüncüsü, 15-16 Haziran büyük işçi direnişi, gerçek kahramanların kitleler olduğunu bir kere daha gösterdi. Ve bir avuç seçkin aydın grubuna dayanarak devrim yapmayı hayal eden bireyci küçük-burjuva akımlarına ağır bir darbe indirdi.”

Bu değerlendirmelerinin yanı sıra, o süreçteki ülkenin sosyo-ekonomik yapısına ilişkin (yarı-feodal, yarı-sömürge) tespitlerinden kaynaklı, şehirlerdeki ayaklanmalarla devrimin gerçekleşemeyeceği, “şehirlerde zaman zaman ortaya çıkacak işçi ayaklanmalarının kırlık bölgelere çekilmediği takdirde bastırılmaya mahkûm olduğu…” tespitinde de bulunuyordu.

O süreçte bu değerlendirme, somut durumu ifade eden doğru bir tespitti. Ancak günümüzde sosyo-ekonomik yapıda meydana gelen değişimler, yani kapitalist üretim ilişkilerinin esaslı olarak hâkim hale gelmesiyle birlikte, bu değerlendirme mevcut somut durumla uygunluk arz etmemektedir. Devrimin zor yoluyla gerçekleştirileceğinde kuşku yoktur; ancak zorun alacağı biçim ve taktik biçimleri hiç kuşku yok ki değişmiş durumdadır. Bu, esas olarak ülkenin sosyo-ekonomik durumuyla ilgili olmakla birlikte, düşman cephesindeki askerî teknoloji ve savaş stratejisi ve taktikleriyle de ilgili bir durumdur.

Kaypakkaya yoldaşın önemli değerlendirmelerinden biri de “büyük işçi direnişine katılan, sıkıyönetim şartlarında mücadeleyi devam ettiren, kitleler arasında çalışma pratiği olan bir kısım kadrolar, büyük işçi hareketinden gereken dersi çıkarttılar. Geçmişte izlenen çizginin sağcı ve teslimiyetçi bir çizgi olduğunu, revizyonist bir çizgi olduğunu kavradılar” değerlendirmesidir. Bu çok doğru ve yerinde bir değerlendirmeydi. İşçi sınıfı hareketinin başına çöreklenen veya kendilerini “komünist” olarak ilan eden burjuva, küçük burjuva unsurlar, sözde aydınlar, ordudan medet umar durumdaydılar ve kolay başarının peşindeydiler. Bu yüzdendir ki, ihtilalci bir mücadeleyi örgütlemeyi değil, legal, reformist, parlamenterist mücadele hayalleri içindeydiler. Sıkıyönetimin kısa süre sonra kalkacağını ileri sürüp, eski çalışma tarzlarına dönülmesini ileri sürüyorlardı. Kaypakkaya yoldaşı bunlardan ayıran önemli noktalardan biri de buydu. Onlar devletin ve devletin güvenliği için oluşturulan ordunun niteliğini ya anlamamışlardı ya da anlamak istemiyorlardı. Faşist devletin faşist ordusuna bel bağlayanların elbette ki devrim diye bir dertleri de olamazdı.

Kaypakkaya yoldaştan devam edelim. Çünkü Kaypakkaya’nın o süreçteki tespitleri bugünün sorunlarına da ışık tutacak niteliktedirler.

“15-16 Haziran işçi direnişini takip eden sıkıyönetim günlerinde gerçekten de eski dergicilik faaliyetini aşan, az çok kendi kuvvetimize dayanan, az çok ihtilalci ve illegal bir faaliyete girişmiştik. Daha doğrusu şartların zorlamasıyla, özellikle İstanbul’da böyle bir faaliyete itilmiştik. Bu faaliyetin de elbette bir yığın zaafı, yanlışı, eksiği vardı. Kadrolar seferber edilmemişti. İllegal çalışmada bir yığın acemilikler yapılıyordu. Örgütlenmede belli bir perspektif yoktu. Mücadele toprak devrimi mücadelesine tabi değildi vs. ama bütün bu çok önemli zaaflara rağmen ilk defa olarak kanun dışı bir örgütlenme ve mücadele yolu tutulmuştu. Bu, her şeye rağmen iyi bir şeydi ve eski yoldan ayrılıp, bütün zaafları da bilinçli bir çabayla alt ederek bu yolda ilerlemek gerekirdi.”

Ancak süreç böyle yolunda yürünmesi gerektiği düşüncesiyle ilerlemedi. Sıkıyönetimin birazcık gevşemesiyle eski alışkanlıklara geri dönüldü. “Bunlar elbette tesadüfi şeyler değildi. Bunlar, burjuva sınıf içgüdüsünün ve burjuva sınıf tavrının, şartları elverişli görür görmez kendini ortaya koymasıydı.” Sıkıyönetimdeki gevşeme, devletin faşist saldırılarından geri adım atacağı anlamına gelmiyordu. Tam aksine işçi sınıfı ve gençlik üzerindeki saldırılar artarak devam ediyordu. Haziran direnişinden sonra birçok işçi tutuklanmış ve birçoğu da işinden olmuştu. Ama direniş başka biçimler alarak devam ediyordu. Bir yandan sınıfın direnişi, köylülerin toprak işgalleri ve gençlik hareketi; öte yandan devletin faşist baskıları sistemli bir şekilde artarken, revizyonistler ve küçük-burjuva aydınları legal mücadelenin ve legal partinin sayısız faydalar sağlayacağı yönlü tartışmalar yürütüyorlardı. Bütün revizyonist mücadele kaçkınlarını bir araya toplayacak “sosyalist kurultay” neredeyse her derdin dermanı sayılıyordu. Amaç çok net ve planlıydı: İllegal mücadeleye elveda, legal mücadeleyi, sistem sınırlarına hapsolan muhalefet çizgisini tekrar baş tacı yapmak.

Kaypakkaya yoldaşın TİİKP’den kopuş nedenlerini tam da buralarda aramak gerekiyor. Yani, devrim mi, düzen içilik mi? Hangisi? Kaypakkaya yoldaşın ifadesiyle çizgi sorunları açık bir biçimde çatışıyordu:

“Revizyonistlerin tahlillerinin sonucu şuydu: Sıkıyönetimle biraz sarsılan eski sağcı pratik faaliyeti yeniden restore etmek. Marksist-Leninist kadrolar ise eski faaliyetin tümüyle ve kökten değiştirilmesi, sıkıyönetimin bizi nispeten içine ittiği kanun dışı örgütlenme ve mücadele yolunda yürünmesi gerektiği düşüncesindeydiler.”

15-16 Haziran büyük işçi direnişinin en esaslı siyasi ve ideolojik sonuçlarını buralarda aramak gerekiyor. Devrim mi, reform mu? Başka bir anlatımla, devrim denen o büyük davanın esas örgütlenme biçimi nedir? Yani, illegal örgütlenmeyi esas alan ve zora dayalı bir yıkma ve yeniyi inşa etme eylemi mi, yoksa legal örgütlenme esaslı reformist mücadele mi?

Çıkartılan dersler ve yürütülen tartışmalar esas olarak bu zemin üzerinde şekilleniyordu. Teorik siyasi ayrıntıların kaynağı da burasıydı. Temel ilke: Devrim mi, reformizm mi? Kimi reformistler, “devrim” dedikten sonra hemen ardından “ama” diyerek bin dereden su getirip, devrim iddialarını legal faaliyetlerle, parlamenter mücadeleyle, legal yayın faaliyetleriyle ve pasifist, teslimiyetçi teorilerle süslemekten geri durmuyorlardı. İllegal mücadele ve devrimin zor yoluyla kazanılacağı perspektifi, revizyonistler tarafından “ama”lı itirazlarla iğdiş ediliyordu. Kaypakkaya’nın kopuşunu ideolojik-örgütsel-teorik MLM çizgide aramazsak, günümüze kadar süregelen basit, ilkesiz kopuşların kendisine zemin yaptığı “ilkesel” soyutlamaları doğru kavrayamayız. Bu kavrayışsızlık hiç kuşku yok ki bilinçli veya bilinçsizce devrimin ve halkın çıkarlarına zarar vermektedir.

15-16 Haziran Direnişi ve Tecrübeleri Bugün Açısından Bize Ne Anlatıyor!

15-16 Haziran direnişinin proletaryanın mücadelesi açısından tarihsel mahiyeti, direnişin pratik sonuçlarından ziyade (ki bu boyutta son derece önemlidir), bu direnişin devrim ve karşı devrim açısından yarattığı sarsıcı siyasal sonuçlardır. Bu direnişten ideolojik, siyasi ve örgütsel dersler çıkartmak ve sınıfın, sınıf öncüsünün mevcut durumunu irdelemek, doğru yönelim ve çizgi ile sınıf hareketine önderlik yapmak komünistlerin sentezlerinin özünü oluşturmuştur. Bugün açısından da toplumsal muhalefeti ve sınıf hareketini böyle ele almak durumundayız. Yani pratikte yaşanmış olanları tekrar tekrar aktarmak, tarihi yaşanmışlıkları unutmamak adına önemlidir; ancak oradan öğrenerek bugüne, günümüz için dersler çıkartarak çözümler üretmek çok daha önemlidir. Ezilenlerin tarihsel birikimleri ve deneyimleri bu muhtevasıyla önemlidir.

15-16 Haziran’da işçilerin direnişe geçmelerinin en büyük nedeni, 1970’te çalışma koşullarını ve temel sendikalar mevzuatını düzenleyen yasaların çıkartılmasıdır. 274 sayılı Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Yasası ile 275 sayılı Sendikalar Yasası’nda değişiklikler yapılarak Adalet Partisi ve CHP’nin iş birliğiyle Meclis’te onaylandıktan sonra, Senato’da da onaylanarak yasallaşmış oldu. Bu yasalar, işçilerin sendika seçme özgürlüğünü önemli derecede kısıtlıyordu. Sendika değiştirmeyi neredeyse imkânsız hâle getiriyordu. Burada amaç, Türk-İş’ten DİSK’e geçişleri önlemek, işçilerin grev haklarını kısıtlamak, greve karşı patronlara lokavt hakkı tanıyarak sermayedarların ve devletin çıkarlarını korumaktı. Bu yasalar çıkartılmadan yaklaşık bir buçuk yıl öncesinde bazı büyük fabrikalarda çeşitli biçimlerde işçi eylemleri sürmekteydi.

Söz konusu yasaların çıkartılmasıyla, 15 Haziran 1970’te tek tek fabrikalardaki eylemler toplu direnişe dönüştü ve direnişin üst zirvelerine tırmandı. Direnişe toplamda 75.000 işçi katıldı. Üniversiteler işçilere fiili olarak destek verdi. Eylemlere Türk-İş üyesi çok sayıda işçi de katıldı. İşçi sınıfının o şanlı direnişinden sonra, önce İşçi Partisi, sonra CHP adına Bülent Ecevit ve İsmet İnönü, yasaların iptali için Anayasa Mahkemesine başvuruda bulundular. Anayasa Mahkemesi söz konusu yasa değişikliklerini iptal etti. Sonuçta işçiler, canları pahasına da olsa kazanmış, devlete geri adım attırmışlardı.

Bugünkü durum, o günden çok da farklı değildir. Grevler keyfi olarak yasaklanabilmekte, işçi emeğinden yana olan özellikle bağımsız sendikalara üye olmak isteyen işçiler işlerinden atılabilmekte, Türk-İş, Hak-İş gibi sarı sendikalara üyelik kolaylaştırılmaktadır. Örgütlü-sendikalı işçi sayısı geçmişe göre yarıdan fazla gerilemiş durumdadır. İş güvenliği ve işçi hakları tamamen işverenin keyfine bırakılmış, iş cinayetleri tavan yapmıştır. Kısacası hem sendikal örgütlülük anlamında hem iş güvenliği ve işçi hakları anlamında bugünkü durum, o güne göre ileride değil; tam aksine daha geri bir durumdadır. İşçi sınıf mücadelesi ve ekonomik-demokratik hak arama konusunda bağımsız sendikalar, konfederasyonlardan daha aktif ve genellikle olumlu sonuç alma noktasında o konfederasyonlardan daha ileri bir durumdadırlar. Birçok iş yerinde, fabrikada, işletmede işçiler iş durdurma veya yavaşlatma, grev, yürüyüş gibi eylemlerde bulunmakta; bu durum 15-16 Haziran öncesi durumu hatırlatır niteliktedir.

O dönem, sınıfın geçici de olsa pozitif sonuçlar elde etmesinin nedenleri hiç kuşku yok ki, bölük pörçük eylemlerin bir anda toplu bir isyana dönüşmesi, tek tek fabrikalardaki direnen işçilerin birleşerek kararlı bir şekilde meydanları zapt etmelerinin sonucuydu. Sadece bu da değil, devrimci hareketin pasifist, teslimiyetçi çizgisinin yerini ihtilalci bir mücadele çizgisinin alması ve işçi sınıfının radikal eylem çizgisiyle birleşmesi, mücadelede hem bilinç hem de pratik eylem çizgisinde önemli bir sıçrama yaratmıştı. Yani birlik ve ihtilalci mücadele, elde edilen pozitif sonucun tuzu biberi olmuştu. Kuşkusuz her şey güllük gülistanlık değildi. Sınıf hareketi kendiliğindendi, kendi öncüsünden yoksundu, devrimci hareket esas olarak dağınık ve tecrübesizdi. Ama yine de her şeye rağmen devrimci mücadele açısından önemli bir pratik adımdı. İşçi sınıfı açısından ise, üretimden gelen gücünü toplu ve örgütlü bir şekilde kullandığında kazanılmayacak hiçbir şeyin olamayacağı tecrübesi ve sınıf bilinci açığa çıkmış oluyordu. 1981 askeri faşist darbesine kadarki süreçte işçi sınıfı, dayanışma kültüründe epeyce de yol almıştı denilebilir.

Devrimde Israrlı Olanlar Devrim Mücadelesinin Gereklerini Yerine Getirmek Zorundadırlar

Bugünkü somut duruma ilişkin çıkartılacak ders, edinilecek tecrübe bu olsa gerek. Koşulların devrimci sınıf hareketinin gelişmesi lehine olduğu, emperyalist savaş, sermayenin yağma-talan-sömürü çarkının sınıf çelişkilerini son derece derinleştirdiği bu tarihsel koşullarda, toplumsal talepler ve eylemlerde birleşen bir mücadele çizgisi, hem toplumsal muhalefetin etki gücünü artıracak hem de sınıf hareketinin devrimci öznelerle kurulması gereken bağını koşullayacaktır. Ama bu somut duruma karşın, işçi sınıfı hareketiyle örgütsel-siyasal bağ istenen devrimci çizgide kurulamamaktadır. İktidar neredeyse askeri cuntalara rahmet okutacak cinsten faşist baskılarını sürdürmektedir. İşçi sınıfı üretimden gelen gücünü ortak bir biçimde kullanmakta epeyce uzaktır. Eylemler esas olarak iş yerinin işçileriyle sınırlı kalmaktadır. Devrimci hareketler sınıfa önderlik etmekten, somut duruma ilişkin politikalar ve ihtilalci eylemler örgütlemekten epeyce uzaktır. Kendiliğindenci ve tasfiyeci eğilim her tarafa sirayet etmiş durumdadır vb. vb.

Peki ne yapmak gerekiyor? Aslında çok açık ve çok basit. Elbette bir anda her şeyin düzeltilip koşar adım sosyalizme gidilecek değildir. Bunun gerçeklerle ve bilimsel dünya görüşüyle bir ilgisi yoktur.

Ama tek tek fabrikalarda, hatta fabrika duvarlarını aşıp alanlara inen işçilerin yanında saf tutmak, güçlerine güç katmak, sınıfın birliğinin propagandasını yapmak, fabrikalarda komünist işçi hücreleri kurmak, süreci seyreden değil, doğru politika ve pratik eylem biçimleriyle müdahale eden bir çizgi izlemek o kadar zor olmasa gerek. 15-16 Haziran’da da olan budur. Ve yarattığı sonuçlar ortadadır. Sadece pratik olarak değil, ideolojik, siyasi ve örgütsel olarak. Belki 15-16 Haziran direnişi sınıfı iktidara taşımadı. Ama her alanda olumlu gelişmelere vesile oldu. Mesela parlamentarist, pasifist anlayışlara önemli darbeler vurdu. Cuntalara bel bağlamanın saçmalığını açığa çıkarttı. Kendiliğinden eylemlerin demokratik ve ekonomik kazanımlarına rağmen iktidarı almalarının olanaksız olduğunu öğretti.

O halde olumlulukları ilerletmek, hata ve eksikliklerinden ders çıkartmak bugün öncü kurmayın önünde duran önemli görevlerdendir. Sınıfa ve geniş halk kitlelerine güvenmek ve güven vermek, mücadelede kararlılık ve bilinçli bir mücadele pratiğini gerektirir. Komünist partiler en zayıf anlarında bile kendi gücü ve imkânları çerçevesinde bundan imtina etmezler, cüret etmekten çekinmezler. Devrimde ısrarlı olanlar, devrim mücadelesinin gereklerini yerine getirmek zorundadırlar. Bunun başka da bir alternatifi yoktur. 15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi’nin bize öğrettiği tamı tamına budur.

Bu yazı Halkın Günlüğü Gazetesi‘nin Haziran-2026 tarihli 61. sayısında yayımlanmıştır.



Haziran 2026
PSÇPCCP
1234567
891011121314
15161718192021
22232425262728
2930 

More in Editörün Seçtikleri