
Devrimci Sanatçı Yılmaz Güney 9 Eylül 1984 yılında Paris’te yaşamını yitirdi. Ölümünün 36’ıncı yıl dönümü dolayısı ile devrimci sanatçı yılmaz güneyi bir kez daha anarken, devrimci hatırası önünde saygıyla eğiliyoruz.
”Devrim ve demokrasi mücadelemiz adına iyi değerlendiremediğimiz bir yılı, bir oyalanma yılını daha geride bırakıyoruz. “devrimci”, “devrimci-demokrat” olarak bilinen çevrelerde, ideolojik ve siyasi anlamıyla dağılma, oyalanma, devrimci düşüncelerden kopma, soğuma ve umutsuzluk belirgin çizgileriyle kendini gösteriyor. Grup önderlikleri, içinde bulunduğumuz durumun özel ve genel devrimci görevlerini, teorik ve pratik sorunlarını gereği gibi ele alamıyorlar, üstüne gidemiyorlar ve siyasi yeterlilik gösteremiyorlar. Birçok sorun yanıtsız kalıyor. Oysa iyi biliyoruz ki, kendi önderlerini yetiştiremeyen devrimci bir hareketin başarı kazanması mümkün değildir. Önderlerin niteliği ve hareketin niteliği arasında kopmaz bağların olduğu unutulmamalıdır. “Tarihte hiçbir sınıf, bir hareketi örgütleyecek ve yönetecek yetenekte, sivrilmiş temsilciler ve politik liderler yetiştirmeksizin iktidara gelememiştir.”
Türkiye-Kürdistan’da, tek tek siyasi hareketlerin yenilgisinden, o hareketlerin ideolojik-pratik önderlikleri sorumludur. Öyle yenilgiler vardır ki, tarihi olarak kaçınılmazdır. Proletaryanın mutlak zafer garantisi ile savaş alanına çakması diye bir şey düşünmüyoruz. Ancak yaşadığımız süreçte, en ilkel savaş taktiklerinin bile hesap edilmediğini söylemeliyiz. Önderliklerin işledikleri hatalar, komünist ölçüler içinde ele alındığında, önderlerin hem tek tek kendi hareketlerine, hem de genel olarak proletaryaya, emekçi kitlelere ve tarihe karşı hesap vermeleri gerekir. Bu sorumluluktan kimse kaçamaz.
Yurttan gelen haberlerin odağında cezaevleri bulunuyor. Mücadele esas olarak, baskı koşullarının ve bilinçli unsurların en yoğun olduğu cezaevlerinde sürüyor. Dışarda ise mücadele adına layık eylemlerden söz etmek oldukça güç. Mücadele düzeyi nerdeyse sıfıra düşmek üzere. Yurt dışında faşizmi teşhir ve tecrit çabaları oldukca cılız ve yetersiz. Cezaevlerindeki direnişleri bir kenara bırakırsak, gerek yurt içinde, gerekse yurt dışında, faşizme karşı mücadeleye sağ oportünizm egemendir diyebiliriz. Gruplar arasında süren sığ, seviyesiz çekişmeler, rekabet gösterileri, ayak oyunları ağırlıkta. Bu denli acı ve ağır darbelerden sonra bile dar grup çıkarları devrimin çıkarlarına üstün tutuluyor. Çünkü bazıları için gerçekten devrim diye bir sorun yoktur. Ve bazıları için grup yapıları onların varlık nedenidir.
Öte yanda, yeniden toparlanma istekleri, yeni teorik arayışlar, cılız da olsa eski oportünist kabuğu parçalama çabaları gözden kaçmıyor. Bu, olumlu bir işarettir. Ancak kimlerin nereye gideceği, hangi çizgide duracağı, bu çabaların siyasal içerikleri bakımından nasıl bir özle dolacağı henüz belli değildir. Bazıları yeni teoriler adına, Lenin’in 1900’lerde mahkum ettiği türden oportünizme sarılıyor. Her yenilgi dönemi, ardından yeni saflaşmaları, yeni arayışları getirir. Yakın siyasi geçmişimiz, 12 Mart yenilgisinin ardından gelen yeni arayışları, yeni saflaşmaları çarpıcı örnekleriyle bize sunmuştur. Biz, bu dönemde nice keskin silahşörlerin Kemalizmi ve tanrıyı yeniden keşfettiklerini gördük. Eylül faşist darbesinin ardından yaşanan birçok değişim 12 Mart dönemini çağrıştırıyor. Amerika yeniden keşfediliyor! Martov’ları, Kautsky’leri hortlatmaya çalışanlar var. Öte yanda, Marksizm-Leninizm silahını tekellerinde gören birçok grup, geçmişlerini şu ya da bu biçimde eleştirmelerine karşılık, her dönemde yalnızca kendilerinin Marksist-Leninist oldukları yolundaki iddialarını inatla sürdürüyorlar. Onlar, savundukları siyasi-ideolojik çizgiye eleştiri yöneltenleri “oportünizm”, “revizyonizm”, “devrim düşmanlığı” ile suçlarlarken yaşamın gerçekleri inatla başka şeyler söylüyor. Bir oportünist bataklıktan bir başkasına geçmeyi devrimcilikleri gereği görenler, içinde bulundukları bataklığın kokusuna öylesine alışmışlar ki, temiz havayı zehirli sanıyorlar. Bizim görevimiz, işçi ve devrimci hareketlerde var olan hataları, olumsuzlukları gizlemek değil, tam tersine bunları eleştirmek ve canlı örneklerle açığa çıkarmaktır. Eski ve yanlış pusulayla doğru yol bulunamaz. Eski ve yanlış pusulaları ile “doğru yol”u bulduklarını ilan eden önderler, gruplar, kafalarını bir kez daha kayaya çarpmış olmalarına ve aynı pusulayı taşıdıkları sürece yeniden ve yeniden çarpacaklarına karşın, onları ellerinden bırakmamaktadırlar. Biz, revizyonizmin ve küçük burjuva eklektizminin onarımından geçmiş pusulaların bizi nereye götüreceğini şimdiden biliyoruz. Bu nedenle, bütün eski ve yanlış pusulaları, “sabıkalı pusulaları” parçalama görevini, vazgeçilmez ve ertelenemez devrimci bir görev olarak önümüze koyuyoruz.
Birçok ülkenin devrimcileri ve demokratları için sürgün günleri, dünya devrim ve demokrasi hareketlerinin teori ve taktiklerinin daha yakından tanınması, araştırılması, uluslararası ilişkilerin geliştirilmesi yönünde büyük yararlar sağlamıştır. Biz, Türkiye-Kürdistan’lı devrimciler, devrimci-demokratlar, ne yazık ki bu konuda da başarısızız. Üstelik faşizm karşısında yenilgimizin gerçek nedenleri üzerinde nasıl ciddiyet ve cesaretle düşünmemişsek ve düşünmüyorsak, yurt dışındaki başarısızlıklarımızın ana nedenleri üzerinde düşünmemekte de ısrar ediyoruz. Doğaldır ki, düşünme eylemi, doğru bir yöntemle, doğru bir sınıf tavrı temelinde nesnel gerçekliği ve onun yansımalarını irdeleyemezse, her sorun, her olay, her grup ve kişi için —siyasi yapılarına göre— farklı anlamlar ve farklı sonuçlar doğuracaktır. Nitekim doğrumuştur da. Faşist diktatörlük bu denli açıkça ortada iken hâlâ “cunta”, “askersel diktatörlük” vs. gibi sakızları geveleyenler yok mu? Özal’dan beklentileri olanlar yok mu?
Bir küçük burjuva devrimcisi, geçmiş üzerinde ne denli ciddiyetle, cesaretle durursa dursun, küçük burjuva ölçüleri ve pusulası ile baktığı sürece, doğru bir sonuca ulaşması mümkün değildir. 1970 devrimci gençliği bu hatayı işlemedi mi? Bir revizyonist, doğası gereği ancak devrime zarar verecek yeni bulgulara ulaşabilir. Bu nedenledir ki biz, revizyonistlerden, oportünistlerden ve küçük burjuva devrimcilerinden proletarya adına doğru bir tutum, doğru çözümler zaten beklemiyoruz. Biz, kendi adımıza, ancak onlarla devrimci mücadeleye verdikleri ve verecekleri zararlara karşı çarpışabiliriz. Yaşadığımız yenilgiler, kayıplar birer sonuçtur. Bu sonuçların kaynaklarını, revizyonizmde ve onunla her zaman kol kola, kucak kucağa olmuş küçük burjuva devrimciliğinde ve küçük burjuva oportünizminde aramalıyız. Dün olduğu gibi, bugün de, küçük burjuva devrimcileri, burjuvaziyle uzlaşmanın, revizyonistlerle ilişkilerini daha da geliştirmenin çeşitli yollarını arıyorlar ve buluyorlar. Hem de ilişkilerini proletarya adına götürüyorlar. Küçük burjuva devrimcileri, kendilerine “sosyalist”, “komünist” adını verdikçe ve proletarya adına hareket ettikleri sürece gericidirler, devrim zararlısıdırlar. Filistin halkına kurşun sıkmayı “devrimcilik” ilan edenleri, Demirel’lere göz kırpanları, devrimci şiddeti “uygun biçimde” reddedici formülasyonlar arayanları, utangaç legalistleri aynı koroda birleşmiş görüyoruz. Revizyonist ve küçük burjuva koro, yakın bir gelecekte neler yapacağını planlıyor. Bu koronun bir kısmı sağda mevzilenirken, bir kısmı da “sol”da yer tutmaya çalışıyor. Onlar ister sağda, isterse “sol”da oynasınlar, aynı takımın oyuncularıdırlar ve aynı patrona hizmet edeceklerdir. Revizyonizm ve küçük burjuva oportünizmi aynı ananın memesinden süt emen ikiz kardeş gibidirler. Emperyalizme, faşizme ve gericiliğin her türüne karşı ideolojik-siyasi-örgütsel mücadelemizin odak noktasına bu ana görevi, revizyonizme ve küçük burjuva oportünizmine karşı mücadele görevini koymazsak ve bu görevi layıkıyla yerine getirmezsek, proleter devrimci adına layık tek bir iş bile başaramayız; ancak bugün yaptığımız gibi kendimizi oyalarız. Türkiye-Kürdistan devrimci hareketlerinin uzak ve yakın geçmişine, bugüne damgasını vuran revizyonizm ve küçük burjuva oportünizmi, anarşizmi, esas hatlarıyla mahkum edilmeden, etkisi kırılmadan proleter devrimci bir gelişme beklenemez. Bu ikili derin köklere sahiptir; gerçek bir komünist hareket, emperyalizme, faşizme ve burjuvazinin diğer akımlarına karşı mücadelesinde, ancak bu ikiliye karşı tutarlı bir mücadele yürütmeyi başarabilirse devrimci görevlerini yerine getirebilir ve emekçi kitleleri birleştirebilir. Lenin, Bolşevizmin işçi hareketi içinde hangi düşmanlara karşı savaşarak geliştiği ve çelikleştiği sorusuna şu cevabı verir:
“Her şeyden önce ve özellikle 1914’te, belirgin bir biçimde sosyal şovenizm biçimine bürünen ve kesin olarak proletaryaya karşı burjuvazinin saflarına geçen oportünizme karşı savaşarak. Oportünizm, doğal olarak, Bolşevizmin, işçi hareketi içinde baş düşmanıydı” der ve “…Bolşevizmin, anarşizme benzer yanları bulunan ve onlardan bir şeyler alan ve tutarlı bir proleter sınıf savaşımının koşullarını ve gereklerini ölçüp biçmeyen şu küçük burjuva devrimciliğine karşı uzun yıllar süren bir savaşımda” biçimlendiği ve güçlendiği olgusunu ekler.
Anarşizmin, küçük burjuva “sol”culuğunun, işçi sınıfı hareketinin oportünist günahları için bir ceza olduğu gerçeği, devrimci yazınımızda sık sık tekrarlandı. Sağ ve “sol” oportünizmin birbirini tamamlayan akımlar olduğu defalarca yazıldı. Ancak bu teorik doğrular, bildiri ve dergi sayfalarından hayata geçirilemediler. Kendi geçmişimize, “Yurtsever Devrimci Demokrat”lara ve “Demokrasi Bayrağı”na baktığımız zaman görürüz ki, biz bu görevleri daha önce de önümüze koymuşuz. Birçok konuda hayat tarafından doğrulanan tahliller de getirmişiz. Fakat, gerçek gösteriyor ki, dergi sayfaları ile hayatın binbir canlılıkla dolup taşan sokakları arasında bizim boyumuzu aşan duvarlar var. Çevremizi saran ve içimize işlemiş revizyonist, oportünist, devrim zararlısı kuşatmayı yarmayı başaramadığımız için etkili olamıyoruz. Önümüze, revizyonizme ve küçük burjuva oportünizmine karşı mücadele görevini, kavranması gereken ana halka olarak koyarken, ısrarla belirtmeleyiz ki, öncelikle biz, Mayıs, çevresi olarak kendi içimizdeki revizyonist, reformist, küçük burjuva oportünist etki ve eğilimlere karşı savaşmadan ve bu savaşı sürekli kılmadan, içimizdeki olumsuzlukları ayıklamadan, dışımıza karşı yürüteceğimiz savaşta başarılı olamayız. Bugünkü başarısızlığımızın özünde yatan hastalık tam da budur. Kendisiyle hesaplaşamayan başkasıyla hesaplaşamaz. Bu mücadele, Marksizm-Leninizmi yeniden ve yeniden inceleme, öğrenme, felsefi ve teorik olarak güçlenme, siyasi-ideolojik anlamda kendine yeterlilik sağlama ve bu temelde sürekli eleştiri, öz eleştiri çalışmalarıyla birlikte yürümelidir. Aynı zamanda, bütün grupları teorik ve pratik yönleriyle, güncel eylem ve tutumlarıyla yakından izlemeliyiz. Türkiye-Kürdistan’da neler oluyor, sömürücülerin kendi aralarındaki ilişki ve çelişkiler nelerdir, emekçi kitlelerin durumu nedir, bütün bunları çok iyi bilmek zorundayız. Oysa biz, ülke ve dünya sorunlarını ancak en kaba hatlarıyla bilebiliyoruz. Gelişmelerin nabzını elimizde tutmadan ilerlememiz mümkün değildir. Göçmenlikten kurtulmalı, sıcak sınıf savaşımının içine girmeliyiz. Teorik çalışmalarımızın yanında, asıl belirleyici olan pratikteki tutumumuz olacaktır. Biz kendimizi, hedef tahtasının tam da orta yerine koymalıyız; çuvaldızı kendimize, iğneyi dışımızdakilere batırmalıyız. Aksi halde, eleştiri kılıcını hep kendi dışına sallayan oportünist silahşörlere benzeriz. Onlara göre de “revizyonizm, oportünizm, küçük burjuva devrimciliği” proletaryanın sınıf çıkarlarına darbeler indirir. Ama kimdir bu revizyonist, oportünist, küçük burjuva devrimcileri, nerededirler? Onlar hep dışarıdadır ve kendileri bu pisliklerin her zaman uzağındadırlar. Gerek teorik yaklaşımlarıyla, gerekse pratik eylemleriyle revizyonizmin, küçük burjuva oportünizminin en açık örneklerini vermiş olanlar bile, revizyonizmi ve küçük burjuva oportünizmini suçlamayı elden bırakmıyorlar. Ama onlara göre her şeyin anlamı ve içeriği başkadır. Bu nedenledir ki, revizyonist yozlaşma, oportünizm vb. gibi terimleri kullanırken bunların ne anlama geldiğini ve kimler için söylediğimizi açıkça ortaya koyamazsak, sorunun daha açık anlaşılabilmesi için pratikten örnekler gösteremezsek, onları zararlı eylemlerinden ötürü suçüstü bastıramazsak, ağustos böceği gibi “cır cır” etmekten öteye gidemeyiz. “Cır cır” etmek de oportünizmin bir biçimidir ve ona hizmet eder.
Son on yılın deneyimleri, yararlanma becerisi gösterebilecekler için öğretici derslerle doludur. Bir devrimin yaşabileceği yaklaşık bütün hastalıkları yaşadık; eğer bu hastalıklara karşı savaşmasını ve bağışıklık kazanmasını öğrenemezsek, aynı kökten can bulan, özü aynı fakat biçimi değişik yeni hastalıklar karşısında da çaresiz kalmamız kaçınılmazdır. Geçmişimiz “neler yapılmalı”dan çok, “neler yapılmamalı” konularında bize öğretici olacaktır. “Neler yapılmamalı”dan yola çıkarak olumsuzdan olumlu dersler çıkarmalıyız.
Sınıflı toplumlarda, sınıflar arasında bir Çin Seddi’nin olmadığı bilinen bir gerçektir. Proletarya bir sınıf olarak, en çok küçük burjuvazi ile iç içedir; hele bizim gibi, proletaryası genç olan ülkelerde, özellikle de köylülükle, feodal yaşam biçimleriyle, feodal ahlak ve düşünme biçimleriyle bağların tam kopmadığı ülkelerde, en küçük toplumsal birim olarak, bir işçi ya da küçük burjuva ailesini ele alırsak, proleter-küçük burjuva iç içeliğinin, alışverişinin birçok ayırdedici özelliklerini açıkca görürüz. Gerek proleter kanatta, gerekse küçük burjuva kanatta, feodal etkiler de derin izleriyle yaşarlar. Radyosu, TV’si, basını, eğitim kurumları ve esas olarak da ekonomik temeliyle egemen sınıfın ideolojisi, siyaseti ve kültürü, zaten büyük bir çoğunluk için belirleyici bir role sahiptir. Siyaset ve ideolojiler çorbası, aile bireylerinin üretim çalışması içindeki yerlerine ve sosyal konumlarına göre, tutum ve davranışlarına yansır. Proleter ideoloji ve siyaset, çeşitli nedenlerden ötürü başlangıçta, küçük burjuva siyasetleri karşısında zayıf kalır; ama buna karşın, proletaryanın önderleri, onun kendi bağımsız sınıf hareketini oluşturamazlarsa, proletarya kendiliğinden bir sınıf olarak burjuva ve küçük burjuva hareketlerinin yedeğinde seyreder.
Bugün Türkiye-Kürdistan’da, işçi sınıfının durumu böyledir. Bu durum, proletaryanın tarihi konumu ve görevleriyle çelişmektedir. “Bizim başlıca ve temel görevimiz, işçi sınıfının politik örgütlenmesi ve politik gelişimini kolaylaştırmaktır. Bu görevi arka plana itenler, mücadelenin her türlü özel yöntemlerini ve diğer görevlerini buna bağlamayı reddedenler yanlış bir yol izlemekte ve harekete ciddi zararlar vermektedirler.” Bu, proleter sınıf mücadelesinin en temel ilkesidir ve ne yazık ki, Türkiye-Kürdistan devrimcileri tarafından layıkıyla yerine getirilmemiştir. Proletarya adına, Marksizm-Leninizm adına yola çıkanlar, küçük burjuva temelde örgütlenmeye çalışmışlar ve küçük burjuva eklektizmini Marksizm-Leninizm yerine geçirmişlerdir. Proletaryanın örgütlenmesi arka plana itilmiştir. Ve bu kaygan ideolojik-siyasi ve toplumsal zemin üzerinde, kaçınılmaz olarak başarısızlığa uğramışlardır. Ve içinde yaşadığımız şu süreçte, aynı hastalıklar devam etmektedir. Bu tutum, proletaryaya yapılacak en büyük kötülük, burjuvaziye en büyük hizmettir. Proletaryanın bağımsız siyasi hareketini oluşturmak isteyen ve bu görevi önüne koyan bizler, proletaryayı ve bizleri kuşatması altında tutan sosyal güçleri, onların siyasetlerini, ideolojilerini, örgütlenme biçimlerini ve aldıkları değişik kılıkları, taktik ve stratejilerini bütün yönleriyle iyi tanımalıyız. Özellikle de proletaryanın sınıf mücadelesine büyük zararlar veren, onu yolundan saptıran küçük burjuvazi, temel sınıf özellikleriyle açığa çıkartılmalıdır.
Bütün ülkelerin küçük burjuvalarının özde ortak olan yanları vardır, fakat bütün ülkeler için geçerli küçük burjuvaziye karşı mücadele reçetesi sunamayız. Her ülkenin ulusal özellikleri ele alınmalıdır. Örneğin, emperyalist ülkelerin küçük burjuvazisi ile bizim gibi ülkelerin küçük burjuvaları özleri bir olmakla beraber, yine de aynı terazide tartılamazlar. Küçük burjuvaziye karşı genel Marksist-Leninist ilkelerin yanı sıra her ülkenin ekonomik yapısı, toplumsal ilişkileri, siyasal rejim biçimi, o ülkenin küçük burjuvazisini incelerken ele almamız gereken temel ölçüler olmalıdır. Yine, her ülkede, üretim güçleriyle üretim ilişkileri arasındaki çelişmenin ve bunun toplumsal ve siyasal plana yansımasının düzeyi, küçük burjuvazi üzerinde belirleyici bir role sahiptir. Sınıf mücadelesinin kaçınılmaz sonucu olarak iç savaş gündeme geldiğinde, proletarya kimlere karşı, nasıl, hangi silahlar ve hangi taktitlerle savaşacağını çok iyi bilmek zorundadır, Sovyet devriminde Menşeviklerin, Sosyalist Devrimcilerin proletaryayı nasıl da arkadan hançerlediği unutulmamalıdır. Yine bugün, devrimci Sovyetler Birliği’ni, Emperyalist Rusya haline getiren ekonomik, toplumsal ve siyasal gelişme ve değişimlere bakarsak, Sovyet yeni küçük burjuvazisinin, yeni bürokrat tekelci burjuvaziyi nasıl doğurduğunu görürüz. Yaşadığımız somut gerçeklik irdelenirse, gerek sağda olsun, gerese solda bulunsun, küçük burjuvazinin devrime karşı nasıl bir tutum içinde olduğunu görebiliriz. Solda görünen küçük burjuvazi, esas olarak revizyonist, reformist ve oportünist ideoloji ve siyasetlerin eğemenliği altındadır. Sağda yerini alan küçük burjuvazi ise, kılıçlarını demokrasiye ve devrime karşı kuşanmıştır. Onların bir kısmı, daha düne kadar Demirel’ci, Evren’ci iken, bugün Özal’cı olmuştur. Demirel’ciler, Erbakan’cılar, Türkeş’çiler yakın bir gelecek için hazırlanırken, küçük burjuvazi üzerine hesaplar yapmaktadırlar. Devrim dalgasının yüksek olduğu dönemlerde devrimci geçinen küçük burjuvaların çoğu, bugün kendilerine sağ yelpaze altında birer yer bulmuşlardır.
Devrimci, demokrat yazınımızda, genellikle, küçük burjuvazinin “eriyen”, “çözülen” bir sınıf olduğu, hatta sınıf değil, bir “ara tabaka” olduğu söylenir. Tarihi gelişim her zaman uzun bir süreci kapsar. Sınıfların eriyişleri, çöküşleri uzun bir zaman içinde oluşur. Bir sınıfın stratejik eğilimi ile güncel konumu birbirine karıştırılmamalıdır. Küçük burjuvazi, yanlızca eriyen, çözülen bir sınıf değil, aynı zamanda yeniden ve yeniden üreyen sınıftır. Gelişen kapitalizmin, toplumu iki ana sınıfa, burjuvalar ve proleterler olarak iki ana sınıfa böldüğü doğrudur. Ama kapitalizm koşullarında, arada kalan orta ve küçük burjuvaziyi yok etmek mümkün değildir. Onlar, kapitalizmden komünizme geçiş sürecinin ilk aşamalarında da, belli oranlarda varlıklarını korurlar. Proleter sosyalist devrim bile, özel mülkiyeti bir çırpıda yok edemez. Küçük burjuvazinin maddi temelini ortadan kaldıramaz. Kaldı ki, kapitalist toplumlarda, bizimki gibi ülkelerde, küçük burjuvaziyi tek başına eriyen yönüyle ele almak ve hatta onu günümüz koşullarında bile bir sınıf değil, “ara bir tabaka” olarak değerlendirmek ve bu temelde onun siyasal-ideolojik yapısını çözümlemeye kalkışmak, teoriler geliştirmek yanlışlıklar doğuracaktır. Küçük burjuvaziyi önemsemeyen bu yaklaşım biçimi, bizi oportünizmin bataklığına götürür. Küçük burjuva oportünizmini küçümsemeye ve ona karşı mücadelede silahsız bırakmaya götürür. Nitekim götürmüştür de. Bu tavır küçük burjvaziyi koruma tavrıdır.
Küçük burjuvazi, kendi içinde sürekli değişimlere uğrayan, mensuplarının bir kısmını diğer sınıflara kaptırırken, diğer yandan da yeniden diğer sınıflardan unsurlar kazanan, oynak, kararsız bir sınıftır. Toplumsal ve ekonomik çalkantıların durumuna göre siyasal çalkantıların içinde yer alır. Tek tek küçük burjuvaların yarını ile, bir sınıf olarak küçük burjuvazinin yarını birbirine karıştırılmamalıdır. Tek tek küçük burjuvaların yarını belli değildir. Bu belirsizlik, onun tutum ve davranışlarına yansır. Küçük burjuvazi eriyen yanıyla zorunlu olarak proleter saflara akarken, palazlanan kesimi de orta burjuva saflara kayar. Proleter saflara giderken, kendi alışkanlıklarını, özlemlerini, tutkularını da beraberinde taşır. Proleter saflara gidişi, onun için bir “düşüş”tür. Proletaryanın içinde, “düşenlerin öfkesi”ni yaşar. Nesnel konumu ile proleter olmasına karşın, kendisini hiç de proleter saymaz; üstelik proletaryaya derinden bir öfke ve küçümsemeyle bakar. Ama bunu ustaca saklamasını bilir. Kimi zaman, en keskin devrimci olur, en önde yürür, en çok o bağırır, proletaryayı yönetmeye kalkışır. Kimi zaman yönetir de… Küçük burjuvazinin orta burjuva saflara taşınmış kesimi ise daha değişim süreci içindeyken, kendi alışkanlıklarından sıyrılmayan, yeni katılacağı katmanların mantığını kavramaya, onlar gibi olmaya çalışır. Sınıf atlamanın sevinci, onu proletaryaya ve geldiği sınıfa karşı tepeden bakmaya götürürken, burjuvaziye karşı daha da yaltaklanmaya iter. Küçük mülk ve orta mülk, her zaman büyük mülkiyetin koruyucusu olma rolünü yüklenmiştir. Küçük ve orta sermaye her zaman büyük sermayenin kapı köpekliğini yapmıştır. Bazı ülkelerde, devrime katılan küçük ve orta burjuvazi, büyük burjuvazinin yeniden doğmasının zeminini oluşturmuşlardır.
Burjuvazinin kendi içindeki çelişmeler, bunalımlar, en çok orta burjuva katmanları etkiler; iflaslar, rekabetin yarattığı yıkımlar, orta burjuva unsarların bir kısmını, küçük burjuvalaşma sürecine sokar. Yine proletaryanın kendi içinde meydana gelen başkalaşımlar, uzmanlaşmalar, şeflikler, işçi bürokrasisi, sendikal görevler nedeniyle işçi ariktokrasisinin oluşumu vb. onun içinde, kendilerini öznel anlamıyla koruyan eski küçük burjuvaların yanı sıra, yeni küçük burjuvların doğmasına yol açar. Maddi üretim içindeki yerlerde meydana gelen yeni değişiklikler, onların sınıf tabiatlarında değişimleri de beraberinde getirir. Öte yanda, işçi ailelerinin çoğu, çocuklarının işçi olmasından değil, “okuyup adam olmalarından” yanadırlar. Memur, teknisyen, doktor, mühendis, subay vb. olmalarını düşlerler. Bilimsel-teknolojik gelişim ve bunun sonucu üretim tekniğinde meydana gelen değişimler, bir yönüyle kafa ile kol emekçileri arasındaki uçurumu derinleştirirken, öte yandan da kafa ve kol emeği birlikteliğini zorunlu kılmaktadır. Gelişmeler, kafa emeğinin ve emekçilerinin üretim içinde daha etkin bir rol oynamaya aday olduğunu gösteriyor. Emeklilik tazminatı, sosyal krediler, yardımlar, küçük burjuva hayal ve özlemlerinin, küçük burjuvalaşmanın önemli maddi kaynaklarından birini yaratır. Burjuva toplum, çok yönlü propagandaları ile proletaryayı, kendi sınıf düşüncesinden, eylem ve amaçlarından koparmak için sosyalizmi işçi sınıfı hareketinden, işçi hareketini de sosyalizmden soyutlamak, yalıtmak için her şeyi yapar. Bu konuda küçük burjuva devrimcileri değişik noktalarda önemli bir rol oynar. Bir kısmı, çağın değiştiğinden, proletaryanın öncü rolünü yitirdiğinden, bilimsel-teknolojik devrimler nedeni ile aydın ve teknokratların yeni rollerinden abartıyla söz ederken, bir kısmı da proleter mücadeleye “sol”dan yanaşırlar… Küçük burjuvazi, proletarya içinde erimemek için olağanüstü bir direnç gösterir.
Almanya örneği birçok açıdan öğretici olacaktır; Türkiye-Kürdistan’ın, özellikle eriyen kır ve şehir küçük burjuvazisinden milyonlarcası işçi olmak için, dünyanın çeşitli kapitalist ülkelerine aktılar. Çoğu, uzun yıllar kapitalist ülkelerde, kapitalist ilişkiler içinde işçilik yapmalarına karşın, küçük burjuva, hatta feodal ağırlıklı kafa yapılarını ve özlemlerini titizlikle korudular. Kendi içlerine kapandılar. En zor koşulları, yoklukları göze alarak biriktirdikleri paralarla kendilerine küçük işler kurmayı, “kendi kendisinin efendisi” olmayı düşlediler. Bir kısmı acılı da olsa, eksik de olsa, hayallerini gerçekleştirdi de. Kimileri, kazandıkları paralar ile kapıcılık aldı, kimi taksi şoförlüğüne başladı, kimi birahane sahibi oldu, kimileri de çeşitli tipte küçük işletmeler kurdular. Küçük burjuva olarak gidenlerin ezici çoğunluğu, yine küçük burjuva olarak döndüler. Onlar, siyaset alanında da böyledirler; “kendi kendisinin efendisi” olma mantığını, küçük gruplar, tekkeler içinde sürdürmeye çalışırlar. Disipline, sıkı çalışmaya, sorumluluk taşımaya karşı alerjileri vardır. Proletaryanın sınıf mücadelesine sözde “poroleter devrimciler”, “komünistler” olarak katılırlar. Keskinlikte üstlerine yoktur. Devrimin yükseldiği dönemlerde, bunların çalımından geçilmez. Devrim dalgası düşmeye başladı mı, bunların çoğu, çareyi kaçmakta bulurlar… “Proleter devrimci”, “komünist” maskelerini askıya asıp kendilerine uygun, yeni dönemin koşullarına uygun, yeni kılıklara bürünürler. Bir kısmı “tövbekârlık” örneklerinin en akıl almaz çeşitlerini gösterirler.
Ve yine yurt içinde olsun, yurt dışında olsun, küçük birikim sahipleri, birikimlerini faiz sevdasına bankalara, bankerlere, holdinglerin hisse senetlerine kaptırdılar. Birçoğunun ortaklaşa kurdukları işçi şirketlerinin çoğu battı ama hayal ve özlemleri batmadı. Küçük burjuvazinin tabiatında var olan kumarbazlık, maceracılık, hayatın her alanında kendisini gösterir. Emperyalizmin ideolog ve teorisyenleri, kiralık kalemleri, basın yayın organları bu olguyu körüklerler. Küçük birikim sahiplerinin birikimlerini gaspetmek için çeşitli yollar bulurlar. Bugün Özal’ın hesabında bu gasp olayının değerlendirilmesi yatmaktadır… Burjuvaziyle geliştirilen çıplak para ilişkileri, hisse senetleri yoluyla sözde “ortaklık”lar, siyasal, kültürel, ahlaki vb. her konuya yansır. Emperyalizmin akıl hocaları, ezilenlerle ezen, sömürülenlerle sömürenler arasındaki uzlaşmaz sınıf karşıtlığı ve sınıf mücadelesini sulandırmak için, ekonomik-siyasi-kültürel her alanda olağanüstü bir çaba harcamaktadırlar. Umut ve hayal tacirleri, milli piyango, loto, toto vs. gibi şans oyunlarını milyonların güncel amacı ve uğraşı haline sokarken, “bugün yoksul, yarın zengin” olma umudunun da çeşitli alanlarda temellerini derinleştiriyorlar. Artist, şarkıcı, futbolcu vb. olma ve kendini kurtarma umutlarını, kenar mahallelerden gelip ünlü sinema yıldızı olmuş, inşaat işçiliğinden, pamuk ırgatlığından gelip ünlü türkücü olmuş örneklerle besliyorlar. Siyasal arenada da, yoksul kesimlerden gelmiş ve bugün belli mevkilerde bulanan örnekler ustaca kulanılıyor. Lümpen dünyası, bu umutlar içinde başka bir alandır. Bir kuruşsuz işe başlayıp, bugün “baba”lar haline gelen yüzlerce isim, bu hayallerin batağında çırpınan binlerce maceracı için imrenilen hedeflerdir. Bütün bu hayal ve umutlar, burjuvazinin ideolojik ve siyasi mücadelede proletaryaya karşı güçlü silahları olarak karşımızda duruyor. Kısa vadeli çözümler paketi, kısa vadeli umutlar paketi, kestirmeden köşeyi dönme hayalleri, geniş çevrelerde taraftar buluyor.
Proletarya, ancak kendi sınıfının bilimsel dünya görüşüne, yani Marksizm-Leninizme sıkı sıkıya sarılarak çevresini saran gerici sınıflar kuşatmasını yarabilir, kendi içine sinmiş, sızmış, burjuva, küçük burjuva, revizyonist, sağ ve “sol” oportünist sapmalara karşı savaşabilir; kendi sınıf ideolojisi ve siyasetine yabancı akımları açığa çıkarabilir ve kendisi ile diğer sınıflar arasına kesin sınırlar çizebilir. Küçük burjuva siyasetini, ideolojisini, teori ve çözüm yollarını Marksist-Leninist maskeleriyle gizlemeye çalışan küçük burjuva hareketlerin ve tek tek küçük burjuva önderlerin proletaryanın sınıf mücadelesine verdikleri zarar ortadadır. Türkiye-Kürdistan proletaryasının, günümüze kadar bağımsız sınıf hareketini oluşturamamasının, devrimci partisini kuramamış olmasının temel nedeni budur; proletaryanın kurtuluşu adına ortaya atılan küçük burjuva önderler, bütün iyi niyetlerine karşın, proletaryanın “önderleri” olarak, proletaryaya Marksizm-Leninizmi değil, küçük burjuva eklektizmini götürdüler. Proletarya hiçbir zaman kendi sınıf siyaseti, ideolojisi üzerinde kendi ayakları üzerinde yürüyemedi. Hep sağ bir çizgi izledi, kuyrukçu bir çizgi izledi. İşçi hareketinin “sol” bir çizgi izlediğinden söz edemeyiz. “Sol” hatalar, kendilerine ne ad takarlarsa taksınlar, esas olarak küçük burjuva temelde örgütlenmiş hareketlerin sınırları içinde kaldı. Nesnel koşulları hiçe sayma, düşmanı taktik alanda küçümseme, kitlelerin ruh halini hesaplamama, acelecilik, derme çatmalık, kendiliğindencilik, kariyerizm, dedikodu, yılgınlık, teslimiyet, uzlaşmacılık, maceracılık ve daha bir yığın olumsuzluğun kaynağı araştırılırsa, karşımıza küçük burjuva ve revizyonist kaynaklar çıkacaktır.
Marksizm-Leninizm, proletaryanın ve proleter devrimcilerin önüne esas olarak, küçük burjuvaziyi değil, proletaryayı, özellikle de sanayi proletaryasını örgütleme görevini koyar; aceleciliğe karşı, nesnel koşullara uygun öznel koşul hazırlama ve bunun getirdiği sabırlı, inatçı ve kararlı çalışma koşulunu koyar. Derme çatmalığa karşı sistemli bilgi edinmeyi, sistemli düşünmeyi, planlı, programlı olmayı koyar. Ütopyanın karşısına bilimselliği, felsefi idealizm yerine felsefi materyalizmi, metafiziğin yerine diyalektik yöntemi koyar… Tepeden inme, darbeci, komplocu eğilimlerin karşısına, aşağıdan yukarı, nesnel koşullara bağlı, kitlelerin kendi deneyimlerine bağlı kitle çalışmasını koyar. Kendiliğindenciliğin karşısına bilinçli müdahale ve bilinçli eylemleri koyar. Dedikodu yerine açıklık, yılgınlık ve teslimiyet yerine kararlı mücadele ve proleter kahramanlığı geçirir. Kariyerizm yerine alçakgönüllü, fedakâr ve kollektif çalışma tutumunu benimser. Her türden dar görüşlülüğe karşı, proletaryanın geniş ufkunu, derinliğini, uzun erimli kavgasını savunur. Marksizm-Leninizm, bir eylem kılavuzu olarak, karşı karşıya geleceğimiz bütün sorunlarda, izlememiz gereken yolu bize gösterecek öze sahiptir. Marksizm-Leninizm, hiçbir sorun için reçete sunmaz; yalnızca çözüm yöntemini sunar.
Proletaryanın devrimci sınıf öğretisi olan Marksizm-Leninizm, proletaryaya ve onun sınıf savaşçılarına, “…bütün toplumu sömürüden, baskıdan ve sınıf mücadelesinden bir bütün olarak kurtarmaksızın, onun sömüren ve ezen sınıfın (burjuvazinin) elinden kendini kurtaramayacağı”nı öğretir. Proletaryanın devrimci sınıf mücadelesi, siyasi iktidarın burjuvazinin elinden alınmasını hedefler. O, burjuvazinin devletinin yerine, zor yoluyla proletarya diktatörlüğü devletini koyacaktır; toplumu yeni baştan, ekonomik, toplumsal, kültürel, ahlaki vb. her alanda, sosyalist ilkeler temelinde eğitecek, örgütleyecek ve toplumsal devrimi ilerletecek nesnel ve öznel koşulları yaratacaktır. O, çağımızda tarihi-toplumsal değişikliğin devrimci önderi olarak, bütün diğer sınıf ve tabakalarla birlikte, kapitalizmden komünizme geçiş süreci içerisinde, kendi sınıfının maddi varlık koşullarını da, proletarya diktatörlüğü devletini de adım adım ortadan kaldıracak (eritecek, söndürecek) ve devletsiz, baskısız, sınıfsız toplumu, herkesin yeteneğine göre çalıştığı, ihtiyacına göre tükettiği, çalışmanın bir yük ve sömürü aracı değil, “hayatın en başta gelen ihtiyacı” haline geldiği komünist toplumu kuracaktır. O, tek tek ülke devrimleriyle başlayan ve giderek bütün dünyayı saracak olan toplumsal devrimlerin gelişmesi ve zaferi sonucunda, kapitalist-emperyalist dünyayı, revizyonist-kapitalist dünyayı çökertecek ve onun yerine, dünya kömünsit sistemini koyacaktır. Bu noktaya ulaşmanın birinci koşulu, her ülke proletaryasının en başta gelen enternasyonalist görevi, kendi ülkelerinde toplumsal devrimleri gerçekleştirmeleri olacaktır. Sahte sosyalist, komünist şatolar yıkılmadan, Marksizm-Leninizm düşmanı akımlar yenilgiye uğratılmadan gerçek gelişme mümkün değildir.
Marksizm-Leninizm, hem bir sınıf olarak proletaryanın, onun devrimci partisinin, hem de tek tek proleter devrimcilerin, komünistlerin önüne konan hedef olarak bu görevi, “sınıfsız toplum” görevini koyar. Komünistlerin, proletaryanın çıkarlarından ayrı bir çıkarları ve onun kurtuluşundan başka hedefleri yoktur. Komünistleri küçük burjuva devrimcilerinden ayıran en temel kıstas işte budur. Böyle bir hedef, hangi sınıf kökeninden gelirse gelsin, kendisini özel olarak proleter ideoloji ve siyasetin saflarında gören, kendisine “ben komünistim” diyen her komünistin önüne, kısa ve uzun vadeli teorik-pratik görevler koyar; değişen durumlara göre değişen sorumluluklar getirir. Bir ideolojinin reddi ve onun yerine bir ideolojinin kabulü, bütün hayatımızı, bütün toplumsal-kültürel-ahlaki-insani vb. ilişkilerimizi yeniden inşayı, yeni ideolojimize göre yeniden biçimlenmemizi emreder. Bu ideolojinin kabulü, daha önce sahip olduğumuz ve ona göre hareket ettiğimiz ideolojinin gerçekten inkârı olmalıdır. Daha önce sahip olduğumuz değer ölçüleri, inançlar, yerini yeni tutum ve davranışlara bırakmalıdır. Eğer, yeni bir ideolojiye sahip olduğumuzu söylüyor, fakat eski alışkanlıklarımızla, eski eğilim ve düşüncelerimizle yaşıyorsak, burada önemli bir çelişme var demektir. Maddi güce dönüştürülemeyen hiçbir ideoloji ve siyaset kabul edilmiş sayılmaz. Yani yeni ideolojimiz, soyut plandan, adım adım somuta, pratik çalışmalarımıza geçirilmeli ve yeni hayatımızın yönlendiricisi kılınmalıdır. Eski ideolojimiz ile yeni kabullendiğimiz ideolojinin kalıntıları, doğal olarak belli bir süre iç içe, birbirleriyle mücadele halinde olacaktır. Sömürücü sınıflar var oldukça onların ideolojileri ve siyasetleri de var olacaktır. Ve hatta, onların ekonomik temelleriyle yıkılmaları, ideolojik ve siyasi anlamda da yok olmalarını getirmez. Onların yıllar yılı ektikleri alışkanlıklar, eğilimler, uzun bir dönem insan bilincinde yaşar ve yansır. Kendimize “komünist” dememiz, burjuva, küçük burjuva eğilim ve alışkanlıklardan tam anlamıyla koptuğumuz anlamına gelmez. Hele kapitalist toplum içinde, tam anlamıyla sosyalist bir ahlaka, sosyalist bir bilince ve yaşama biçimine sahip olmamız mümkün değildir. Her kim ki, sorunu böyle almıyor, o lafazandan başka bir şey değildir. Biz, her an, burjuva, küçük burjuva ve revizyonist oportünist kuşatma altında olduğumuzun bilincinde olmalı ve buna karşı uyanık bulunmalıyız. Komünist uyanıklığı elden bıraktığımız andan itibaren, adım adım bataklığa doğru kaymamız kaçınılmaz olacaktır. Aralarında uzlaşmaz çelişmeler taşıyan sınıfların ideolojileri, siyasetleri, ahlakları arasındaki çelişmeler de uzlaşmazdır; proletarya ile burjuvazi, proletarya ile küçük burjuvazi arasındaki çelişmeler, son çözümlemede, çözüm biçimleri farklı da olsa uzlaşmaz sınıf çelişmeleridir. Proletaryanın dışındaki bütün sınıf ve tabakalar, tarihi konumları ve eğilimleri ele alındığında, gerici ve tutucudurlar.
Kimi tarihi dönemlerde, ulusal burjuvazinin, küçük burjuvazinin, özellikle de köylülüğün ve hatta feodal kalıntıların devrimci bir rol oynadıkları, oynayabilecekleri gerçeğini inkâr etmiyoruz. Humeyni gericiliğinin bir zamanlar Şah’a karşı mücadelede oynadığı rol, ilerici, devrimci bir niteliğe sahipti; birçok Afrika, Latin Amerika ülkesinde bugün ulusal burjuvazi, kır ve şehir küçük burjuvazisi devrimci görevler yüklenmiştir. Türkiye-Kürdistan küçük burjuvazisi, özellikle son on yılda devrimci, ilerici bir güç olarak kendisini ortaya koymuştur. Ancak, gerek geçmişte, gerekse bugün dünyamızda yaşanan birçok örneğe bakarak, ulusal burjuvaziyi, kır ve şehir küçük burjuvazisini, bütün tarihi zamanlar için ilerici ve devrimci saymak, proletaryanın devrimci rolünü kavramamak, Marksist-Leninist ölçüleri bir kıyaya atmak demektir. Emperyalizmle, işbirlikcileriyle keskin çelişmeler içinde olan burjuvazi, küçük burjuvazi, onlarla mücadelesinde köklü çözümlerden, yani emperyalizmin, kapitalizmin kökten yok olmasından, özel mülkiyetin kaldırılmasından yana değildirler. Onlar, son çözümlemede, tarihin tekerleğini durdurmak, özel mülkiyeti korumak için çaba sarfederler. Proletarya ve proleter devrimcileri, onların sosyalizme, komünizme karşı olduklarını bilir; ama onlara, özellikle de küçük burjuvaziyle birlikte yürümeye özel bir önem verir. Onların göreceli devrimci yanlarını değerlendirmeye çalışır; onları etkileme ve sosyalizm doğrultusunda eğitme, ikna etme, görevlerini ihmal etmez. Proletaryanın küçük burjuvaziyle demokratik devrime taraftar bir sınıf olarak elinden tutması, onun tarihi eğilim karşısındaki gerici karekterini değiştirmez. Biz, kimi zaman geçici yol arkadaşlarıyla güvenilmezlerle bile birlikte yürümesini öğrenemezsek, görevlerimizi başarıya ulaştıramayız. Ancak biz, hem Marksist-Leninist ideolojiyi benimsediğimizi söylüyor, hem de Marksizm-Leninizme yabancı anlayış ve düşüncelerle, tutum ve davranışlarla aramıza kesin sınırlar çizmiyorsak, onlarla uzlaşıyorsak ve bu sınıfların etkilerini şu ya da bu biçimde içimizde barış içinde taşıyorsak, ister bilincinde olalım, ister olmayalım, bu Marksizm-Leninizm ideolojisi ve siyasetini sulandırmak, onu bozmak demektir.
Yabancı ideolojileri sadece dışarda değil, esas olarak kendi içimizde aramalı, onlara karşı sürekli uyanık olmalıyız. Sulandırılmış, eklektizmin revizyonundan geçmiş “Marksizm-Leninizm”, proletaryanın bilimsel ideolojisi olamaz. Bu, küçük burjuva eklektizmidir ki, proletaryayı gelişme yolunda alıkoyar, onu sinsi sapmaların labirentlerinde çıkmaza sokar. Onu, acı deneylerini yaşadığımız gibi, küçük burjuva sağ ve “sol” oportünizminin yıkıntıları sonucu umutsuzluğa, burjuva kuyrukçuluğuna, revizyonist yozlaşmaya ve faşizm karşısında çaresizliğe götürür. Yabancı siyaset ve ideolojilerin bataklığında kıvranan bir proletaryaya da “çağımızın en devrimci sınıfı” adını vermek yanlış olur. Proletarya ancak, kendi sınıfının bilimsel dünya görüşüne göre, yani Marksizm-Leninizme göre hareket eder ve Marksizm-Leninizmi çağımızın koşulları elverdiği oranda geliştirebilir, zenginleştirebilirse en devrimci sınıf adına layık olur. Burjuvazinin, küçük burjuvazinin yedeğinde hareket eden, onların düşünceleriyle hareket eden, onların düşünceleriyle donatılmış bir proletarya, tarihi görevini yerine getiremez. Bu temel ilkeyi gerçekten kavrarsak hangi dev zorluklarla karşı karşıya olduğumuzu, çevremizi kuşatan, hatta içimize kadar sızmış olan yabancı ideolojilerin yarattığı olumsuzlukları, yalpalamaları, çürümeleri, çaresizlikleri daha berrak görebilir ve çözüm yollarını bulabiliriz.
Proletaryanın sınıf mücadelesine devrimci bir nitelik vermek zorundayız. Bunun için de, öncelikle kendimizi tutarlı proleter devrimciler, komünistler haline getirecek teorik-pratik çalışmaları sürdürmek zorundayız. Birçoğumuzun yaptığı gibi, kendi dışımıza ateş yağdırıp, en keskin devrimci havası atarken, kendi içimizdeki oportünizmle, revizyonizme kardeş kardeş yaşayarak komünist olunmaz. Marksizm-Leninizmi, gerçekten burjuva, küçük burjuva, feodal ideolojilerin, revizyonist, oportünist ideolojilerin inkârı temelinde, birbirine düşman sınıf ideoloji ve siyasetlerinin karşılıklı savaşı sonucunda kazanmış olsak bile, bu sağlıklı bir başlangıçtan başka bir anlam taşımaz. Sınıf mücadelesi sürekli ve kesintisizdir. Bir an bile durmaz. Durduğumuz an, denizin ortasında yüzmeyi bırakmış bir kazazedeye benzeriz. Kendimize “Marksist-Leninist”, “Komünist” adını vermekle iş bitmiyor, yeni başlıyor. Kimin kazanacağını mücadele belirleyecektir. İyi bilmeliyiz ki, bir ideolojinin kabulü, zıtlar mücadelesinde bir evrenin sonucu, yeni bir evrenin başlangıcıdır. İçinden geldiğimiz sınıf ve tabakaların alışkanlık ve eğilimleri, yeni kazandığımız ideolojik silahların uykuya daldığı, uyanıklığını yitirdiği anlarda hemen ortaya çıkar, can bulmaya çalışır. Devrimci mücadelenin zayıfladığı, yenilgiye uğradığı dönemlerde, tek tek kişilerde de çözülmelerin, yıkılmaların kendini nasıl gösterdiği ortadadır. Yineleyelim ki, sonuç itibariyle kimin kazanacağı savaş alanlarında belli olacaktır. Marksizm-Leninizmden sapmalar ve ulaşılan noktalar, çeşitli örnekleriyle önümüzde duruyor. İşte Rusya, işte Çin, işte Doğu Avrupa halk demokrasilerinin bugünkü durumu… İşte sürgünde ve ülkede yılığınlığa kapılmış, kendi içlerinde çökmüş binlerce eski “proleter devrimci”… Kendilerinin çökmesiyle yetinmeyip, başkalarını da çökertmek için sinsice çalışmalar sürdüren, kendilerine suç ortakları arayan bir sürü dönek… Ancak bu döneklere, proletaryanın devrimci davasından dönen kişiler olarak bakmamak gereklidir. Çünkü onlar, hiçbir zaman proletaryanın davasına içtenlikle inanmadılar ve bu uğurda savaşmadılar… İşte biz yeni bir dönemi devrim ve demokrasi mücadelesi adına değerlendirirken, yeni tipte bir örgütlenmenin yollarını ararken, bu tiplere karşı uyanık olmalı ve onları çevremize sokmamaya çalışmalıyız. Ve hatta, kendi içimizde, kararsız, eli titreyen ne kadar insan varsa, hepsini ayıklamalıyız.
Proletarya, kendisini kurtarmak için toplumun diğer ezilen sınıf ve tabakalarını da kurtarmak zorundadır, dedik. Bir komünist de, kendi kurtuluşunun, proletaryanın ve diğer ezilen sınıf ve tabakaların kurtuluşu ile mümkün olacağını bilir. Küçük burjuvazinin, ve bir küçük burjuva devrimcisinin ise böyle bir sorunu yoktur; o, öncelikle kendisini kurtarmaya, “kendi efendisi” olmaya bakar. Küçük burjuva bencilliğinin, anarşizminin tersine proletarya, öncü bir sınıf olarak yalnız kendi çıkarlarını korumak, savunmak ve yalnızca kendi sınıfını örgütlemekle yetinmez. Asıl görevi, kuşkusuz, kendi bağımsız sınıf hareketini oluşturmaktır; ama aynı zamanda, toplumun diğer ezilen sınıf ve tabakalarının da çıkarlarını korumak, savunmak ve onların örgütlenmelerine yolgösterici olmak, sınıf mücadelesinin ateşi içinde onları etkilemek ve devrimci demokratik bir gelecek için seferber etmek, proletasyanın tarihi görevleri arasındadır. Proleter ideolojisini benimsemiş her devrimci, bu ilkelerden kendi tutum ve davranışları için kısa ve uzun vadeli görev ve sorumlulukları için dersler çıkartmalıdır. Bir bütün olarak toplumun ekonomik-siyasal-toplumsal-kültürel ilişkiler zincirini, ezenlerle ezilenler arasındaki ilişkileri, ezilenlerin ve ezenlerin kendi aralarındaki ilişkileri, ulusal ve uluslararası kökleri ve bağları içinde ele almadan, proletaryanın ve komünistlerin güncel görevlerini yerine getirmelerinin imkanı yoktur. Kendi içine kapanmış bir proletarya ya da kendi kabuğuna çekilmiş “proleter devrimciler, komünistler”, ancak “sosyal köstebekler” adına layıktırlar. Yani görünüşte sosyalist, sözde sosyalist, özünde ise köstebek. Köstebeklerin ise devrim yaptığı ve toplumsal gelişmelere katkıda bulundukları hiç görülmemiştir. Eğer sosyal köstebekler olmak istemiyorsak, toplumun işleyiş yasalarını kavramalı ve toplum hareketini bütün boyutlarıyla yakinen izlemeliyiz. Biz dünyayı yeniden ve yeniden değiştirmek istiyoruz. Söylemesi ve yazması çok kolaydır; proletaryanın ve komünistlerin teorilerini bir cümleye sığdırabiliriz: Burjuva Özel Mülkiyetine Son Vermek!.. Bizi, diğer sınıfların devrimci ve ilericilerinden ayıran temel özellik işte budur. Bu cümlenin içeriğini ve yükleyeceği olağanüstü görevleri, zorlukları gerçekten kavrarsak, o zaman proleter çalışmanın, kararlılığın, fedakârlığın, sabrın içeriğini de gerekliliğini de anlamakta zorluk çekmeyiz.
İçinde bulunduğumuz dönem, her zamankinden daha çok Marksizm-Leninizme sarılmamızı ve onu gizli açık düşmanlarına karşı savunmamızı emrediyor. Gerek kendi içimizde, gerek kendi dışımızda revizyonizme, oportünizme karşı, Marksizm-Leninizmin sahte dostlarına karşı mücadelenin temel ilkesi ve silahı bu olacaktır.”
Yılmaz Güney’in 1984 Yılının Ocak ayında Mayıs dergisinin 3’üncü sayısında yayımlanmış makalesidir








