
Türk milliyetçilerinin neredeyse son yüzyıla yayılan Turan ve Kızıl Elma hayalleri üzerinden giriştikleri savaş ve etnik dizaynlar başta Ermeni, Helen Ulusları olmak üzere pek çok soykırım ve milyonlarca insanın yaşamını yitirmesi ile sonuçlanmıştı. Bu faşist doktrin bugün de egemen oldukları bölgelerdeki tüm etnisiteleri sistematik olarak yok etmeye devam ederken farklı devletlerin hakimiyetinde azınlık, göçmen statüsündeki Türk etnisitesi içinde çoğu zaman “Yunan Zulmü, Çin Vahşeti, Avrupa Barbarlığı” gibi lokal insanların kültürel, ekonomik durumlarından bağımsız popülist siyaset malzemesi üretmeye çalışmaktadır.
Elbette ki Türk hakim sınıfları devletinin kendi coğrafyasındaki diğer ulus ve inanç topluluklarına yönelik uyguladığı milli baskı ve şovenizm başka ülkelerdeki azınlık, göçmen Türklere yönelik ayrımcılığı meşru ve haklı kılmaz. Bu konuda komünist tavır her türden şovenizme her koşulda amasız fakatsız karşı olmaktır.
Bir sorunu doğru tanımlamadan doğru bir çözüm metodu geliştirmek mümkün değildir. Ulusal sorun söz konusu olduğunda, ulusal azınlık, diaspora, sömürge ulus vb. pek çok kavram bugün bazen bilinçli bazen meseleye hakim olmamaktan fikri bir karmaşaya yol açacak biçimde kullanılmaktadır. Emperyalistler çoğu zaman kendi aralarındaki çıkar savaşımlarını karşıtları için yıpratıcı olabilecek “Ulusal Hareketleri” destekleyerek vekalet savaşları ile sürdürmüşlerdir. Doğu Türkistan ya da Sincan Uygur Özerk Bölgesi de Çin ve İngiliz-ABD Emperyalizmi arasında son 70 yıldır buna benzer bir çatışmanın arenasına dönüşmüş durumdadır.
Türki dillerin konuşulduğu geniş coğrafya tarihte ilk farsça kaynaklarda Türkistan olarak tanımlanmıştır. Doğu Türkistan bu yönüyle bir siyasi sınırları ifade eden bir alandan daha ziyade Mezopotamya, Anadolu, Makedonya gibi pek çok etnisitenin bir arada yaşadığı coğrafi bir alana denk düşmektedir. Bugün Doğu Türkistan sorununun temel aktörü olarak karşımıza çıkan ve nüfusun %47’sini oluşturan Uygurların tarihi gelişimine baktığımızda 6.yy’da Göktürk hakimiyetine karşı Çin’lilerle ittifak yapan Göktürklerin yıkılmasında kilit rol oynayan Uygurlar 744 yılında ilk bağımsız devletlerini kurmuşken 751’de de Çin ve diğer Türki topluluklara karşı Arap işgalcileri ile ittifak yaparak büyük bir kırımın parçası oldular.
Bu ittifakla siyasi ve ticari anlamda zenginleşen Uygurlar 840 yılında Kırgızlar tarafından yıkılan devletleri sonrasında bir daha bağımsız siyasi bir yapı oluşturamadı. Arap işgali öncesi Mani inancına sahip Uygurlar’da 10.yy’da başlayan İslamlaşma 16.yy.da neredeyse tüm Uygurların İslamlaştırılması ile sonuçlandı.13.yy’da ki Cengiz Han Moğol istilacılığı dışında Uygurlar 1100 yıl Çin etkisinde bir yaşam sürdürdüler.1930’lu yıllarda Çin’de iktidarda bulunan Milliyetçi Parti (Komintag) ile ÇKP arasında şiddetlenen savaşın yarattığı otorite boşluğunda 1931 yılında merkezi hükümete karşı başlatılan isyan sonrası şeriat esasına göre bir anayasası olan Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti ilan edildi.
Çin merkezi devletine karşı İngiltere ve Türkiye’den yardım isteyen bu devlet aldığı olumsuz yanıtlar sonrası Sovyetler ’den yardım istediyse de 6 Şubat 1934 yılında Komintag generallerinden savaş ağası General Ma Chungying tarafından varlığına son verildi.
Bundan sonrası süreçte Uygurlar içinde iki çizgi belirginleşti. İlki baskın ve belirleyici olan Sovyetlerde eğitim alan ve SBKP üyesi olan Saifuddin Azizi ve SSCB yanlısı aydınlardan Abdulkerim Abbasov olan, ikincisi ise daha güdük olan İslami ve Komintang’la işbilirliği arayışında olan yerel gericilerin çizgisiydi. Sovyet Devriminin hükmettiği alanlarda Uluslara yönelik kendi kaderini tayin ilkesi kapsamında ayrılma hakkı ve gönüllü birlik siyaseti Uygur aydınları arasında büyük sempati toplamıştı.1944 yılında Sovyet vatandaşı Kazakların başlattığı Kızıl ordunun desteklediği ve Uygurlarında katıldığı isyan sonrası Komintag denetimdeki pek çok bölge ele geçirilirken sayısı 50.000 civarı olan Doğu Türkistan silahlı güçleri ve Komintang güçlerinin Eylül 1945’de karşı karşıya gelmesi ve Komintag’ın Sovyetlerden arabuluculuk talebi sonrası bölgenin siyasi yapısı Merkezi Hükümet ve Doğu Türkistan güçlerinin katılımı ile Sincan Eyalet Birleşik hükümeti olarak değişiyordu.
1 Ekim 1949 Çin Devrimi sonrasında Birleşik Hükümetin temsilcileri Mao tarafından Halk Siyasi Danışma Konferansına davet edilmişlerdir. Komünist eğilimleri açık ve bazıları Sovyet vatandaşı olan heyetin uçağı konferans öncesi Aralık 1949’da kaza sonucu düşüyordu. Bu kaza bölgenin Çin’le bütünleşmesini engellemek için yapılmış bir sabotaj olabileceği gibi sıradan bir kaza da olabilir fakat konu üzerindeki sır perdesi bugün de kalkmış değildir. Yeni temsil heyetinin dahil olduğu- katıldığı konferans sonrası bölge Çin Halk Cumhuriyetine dahil olmuştur.
Devrim Sonrası Çin’de ve Asya’da Yaşanan Temel Siyasi Değişim
Nüfusunun %90 kırsal alanda yaşayan ve geri kalan alanlarda geri üretim araçları ile sanayi üretim yapılan Çin, devrim öncesi başta İngilizler olmak üzere emperyalistlerin ucuz iş gücü ve hammadde deposu durumundaydı. Merkezi hükümet işbirlikçi ve faşist karakterde Komintag iken çok geniş bir coğrafyayı kapsayan ülkede pek çok savaş ağası lokal iktidarlar kurmuştu.
Doğu Türkistan’daki siyasi atmosferde Çin geneliyle benzer durumdaydı. Ülke 1954 yılında ilk Anayasa yapılana kadar (Bu anayasa büyük oranda 1936 SSCB anayasasından esinlenerek yapılmıştır) Halk Siyasi Danışma Konferansında kabul edilen ortak kararlarla yönetilmişti. 400’den fazla etnik topluluğun bulunduğu Çin’de devrim sonrası 55 etnik topluluğa resmi ulusal azınlık statüsü verilirken 5 Ulus ise Özerk biçimde örgütleniyordu.(Zhuang, İç Moğolistan, Tibet, Sincan Uygur, Ningksia) Bu özerk bölgelerin anadilde eğitim, güvenlik gücü kurma, yerel yasa çıkarma, ülke genelindeki eğitim kurumlarında kontenjan sahibi olma, örgütlenme özgürlüğü gibi hakları anayasa ile güvence altına alınıyordu.
Çin Halk Cumhuriyeti siyasal sistemi kapitalist sistemin temsili ve halkın geri bırakılması sebebiyle kolayca burjuva demagoglarca maniple edilebildiği sandık diktatörlüğünden farklı olarak doğrudan demokrasiden beslenen Halk Meclisleri üzerine inşa edilmişti. Köy ve kentlerde komitelerin temel çekirdeğini oluşturduğu bu meclislere 18 yaşını dolduran her vatandaş ÇKP üyesi ya da komünist olma şartı olmadan katılma hakkına sahiptir. Tek adaylı seçimleri engellemek için komite üye sayısının iki katı adayın seçimlerde aday olması zorunluluğu olan sistemde gizli oy açık sayım ilkesi uygulanıyordu.
Yasama ve denetim, karar alma, yöneticileri atama ve görevden alma hakkına sahip yerel halk meclisleri Eyalet ve Özerk Bölge meclislerini seçerken bu meclislerde en üst organ olan Ulusal Halk meclisini seçiyordu. Mao sonrası yaşanan geriye dönüşle mevcut siyasi sistemler içerisindeki en demokratik ve katılımcı yönetim biçimi olan Halk Meclisleri, kapitalist restorasyonun yolunu açmak için hakim revizyonist çizgi tarafından içi boşaltılarak yok edilmiştir.
Türkiye’nin iki katı büyüklüğünde bir coğrafi alanı kapsayan Doğu Türkistan, Çin topraklarının 1/6’na denk gelmekte ve en büyük özerk bölgeydi. Devrim sonrası Sincan Özerk Bölgesi (Xinjiang Uygur Özerk Bölgesi ) olarak adlandırılan bu bölge ülke genelindeki pamuğun %90’nı doğalgazın ise %30’nu karşılamaktaydı. Sincan ismi imparatorluk döneminden kalma olduğu ve Yeni Sınır anlamına geldiği için biz yazımız içinde bölgeden Doğu Türkistan diye bahsedeceğiz. 1949’da gerçekleşen Çin devrimi ile emperyalist sömürüden kurtarılan bu geniş coğrafya emperyalistler cephesinde büyük rahatsızlık yaratmıştı.
Bir yandan ABD öncülüğünde Birleşik Emperyalizm Ordusu NATO 1949’da kuruluşunu ilan ederken, 1950 yılında işgal edilen Kore ile Çin Halk Cumhuriyetine gayrı-resmi savaş başlatılıyordu. ABD Başkanı Truman’ın kongreden talep ettiği özel yetkiler sonrası 50 Milyar USD’lik bir bütçe Asya’da yükselen sosyalizm mücadelesini bastırmak için savaşa ayrılıyordu.1955 yılında ise ABD destekli güçlerce başlatılan ve 1963’de ABD güçlerinin doğrudan dahil olduğu Vietnam savaşı ile ikinci bir savaş cephesi ile doğrudan sosyalist devletler hedef alınıyordu.
Gerek Vietnam gerek Kore’de başarı elde edemeyen dünya genelinde itibar kaybı yaşayan emperyalistler azınlık uluslar üzerinden pek çok plan inşa etmekteydi. Doğu Türkistan’da 1950, 1953, 1958, 1962, 1965 ve 1968’de altı kez provokasyon girişiminde bulunan emperyalistler diğer yandan da işbirlikçilerinin eğitimi için yoğunlaşıyordu.1949 Çin Devrimi sonrası yıkılan Komintang Hükümetine yakın 2000 Uygur ailesi ile birlikte Doğu Türkistan’ı terk edip Türkiye’ye sığınıyordu. Bunlar 1934 yılında yıkılan İslam Devleti’nden sonra gelen ikinci dalga sürgünlerdi. Bu sürgünlerin erkek çocuklarının bir kısmı Türk Devletince Harp Okullarına yerleştiriyordu. TSK’dan 1977 yılında Tuğgeneral Rütbesi ile emekli olan Mehmet Rıza Bekin’de bu çocuklardan biriydi.1949 yılında Almanya’da Askeri İstihbarat,1953’de Amerika’da Subay Muhabere ve 1959’da Amerika’da Stratejik istihbarat eğitim alan bu subay 1990’da ABD tarafından köpürtülen muhalefetin önemli figürlerinden olacaktı.
SSCB’nin çözülmesi ve tek kutuplu dünya sonrası emperyalistlerin Balkanlar ve Asya’da tahakküm kurma siyasetleri kapsamında Rıza Bekin 1992’de İstanbul’da Doğu Türkistan Vakfını kuruyor ve Türkiye, Almanya ve çeşitli Avrupa ülkelerinde düzenlenen kurultaylarla 10 yıl kadar devam eden örgütlenme çalışmaları sonrası 2004 yılında Erkin Alptekin başkanlığında Sürgünde Doğu Türkistan Hükümeti ilan ediliyordu. Bugün bu hükümetin başkanlığını 2006 yılından beri ABD’de yaşayan Rabia Kadir sürdürmektedir.
Gülen hareketi ile fazlasıyla benzerlik gösteren bu oluşum için tipik bir CİA güdümünde paravan organizasyon diyebiliriz. Gülen Hareketi ne kadar “Ezilen İnanç Hareketi” ise Sürgündeki Doğu Türkistan Hükümeti o kadar “Ezilen Ulus” hareketidir. Trump yönetiminin 15 Mayıs 2020’de senatodan 27 Mayıs’ta da Temsilciler Meclisinden geçirdiği yasa ile Çin Hükümetinin Doğu Türkistan’da inanç özgürlüğünü kısıtladığı gerekçesi ile gerekli görülen Çin vatandaşlarının ABD’de ki mal varlıklarını dondurulması vize kısıtlaması yasalaşıyordu. ABD Dışişleri Bakanı Pompeo ise 29 ekim 2020’de Endonezya’da İslami örgütlerin düzenlediği etkinlikte yaptığı konuşmada ‘Din özgürlüğü için en büyük tehdit Uygur Türklerine yapılan Çin baskısıdır” diyordu.
Çin ve ABD arasında devam eden ekonomik savaşta yükselen tansiyona paralel gelecekte bu meselenin daha fazla gündeme gelmesi kuvvetle muhtemel görünüyor. Uygur hareketinin bir parçası yukardaki aktörler oluştururken diğer parçasını da El Kaide ve IŞİD’ten sonra en büyük Selefi örgüt olan Türkistan İslam Partisi (Doğu Türkistan İslam Hareketi) oluşturmaktadır.1988 yılında kurulan Çin, Afganistan, Pakistan ve Suriye’de etkin olan sivillere yönelik pek çok suç işleyen 39 sivilin öldüğü Reina Katliamında faili bu örgüt ne tesadüftür ki 20 Ekim 2020’de ABD Terör örgütleri listesinden çıkarılıyordu.
Buraya kadar ortaya konulanlar ışığında Doğu Türkistan’ın siyasi temsilciliğine soyunan aktörler için herhangi bir ilerici misyonları bulunmadığını söylemek zor olmayacaktır. Peki Sosyal Emperyalist Çin bu konuda tamamen masum mudur? Mao’nun ölümü sonrası iktidarı gasp eden Deng Şiao Ping’in Çin’i kapitalist dünyanın bir parçası yapma siyasetinin ilerleyen yıllarda gelişerek devam etmesi sonrası bugün Çin ekonomi ve siyasetine yön veren ana fikir “nasıl daha fazla sermayeyi Çin’e çekebiliriz ve nasıl daha fazla zenginleşebiliriz?” olmuştur. Devrim sonrası işçi sınıfının sahip olduğu pek çok hak nasıl gasp edilmişse ulusal haklarda bundan nasibini almıştır. Anadilde eğitim hakkı başta olmak üzere pek çok hak sınırlanmış ve asimilasyon, Han milliyetçiliği günlük hayatın sıradanlığı arasına girmiştir. Şeffaflıktan ve denetimden uzak politikalarla sorunu çözmeye çalışarak daha da içinden çıkılmaz ve karmaşık hale sokmuştur.
Ulusal Sorunda Komünistlerin Tavrı
Ulusal sorun komünistlerin gündemine ilk olarak 2. Enternasyonal Londra (1896) Konferansından itibaren üç farklı tezle girmiştir. İlki Polonya milliyetçilerinin tezi olan yegane çözümü bağımsız devlet olarak gören yaklaşım iken, İkincisi Rosa Luxemburg “büyük bir kapitalist pazar olmadan sosyalizm kurulamaz bundan dolayı ayrılma kesinlikle kabul edilemez” yaklaşımıydı. Üçüncü yaklaşım ise Kautsky tarafından ortaya konan Kendi Kaderini Tayin Hakkıydı bu ilke daha sonra Kautsky tarafından terkedilse de Lenin tarafından savunulmuştur.
Komünistler, Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkını ayrı devlet kurma temelinde savunur. Fakat bu konuda ayrılma hakkını savunmak ile ayrılmayı savunmak arasındaki ayrışımı gözden kaçırmamak gerekir. Komünistler açısından ayrılığın savunusu için kriter işçi ve emekçilerin bu ayrılıktan çıkarı olup olmadığı meselesidir. Değerlendirmelerini bu çıkara göre yapar siyasal ve pratik anlamda buna göre konumlanırlar.
Lenin, Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı adlı eserinde bu meseleyi şöyle ortaya koyar:
“Her nerede, uluslar arasında zora dayanan bağlar görürsek, biz, her ulusun ayrılma gereğini vaaz etmeye asla kalkışmadan, her ulus için, kendi siyasal kaderini serbestçe tayin etme hakkını, ayrılma hakkını azimle ve kayıtsız şartsız savunuruz. Bu hakkı savunmak, tanımak ve ondan yana olmak, ulusların hak eşitliğini savunmaktır, zora dayanan bağlara karşı çıkmaktır, hangi ulus olursa olsun, onun siyasal ayrıcalıklarına karşı savaşım vermektir, ve bu yüzden de ayrı ayrı ulusların işçileri arasında tam bir sınıf dayanışmasını geliştirmektir.”
Tüm ulusal ayrıcalıkların kaldırıldığı Sovyetlerde komünistler devrim sonrası özerklik ve federasyon içeren bir birliğin siyasetini gütmüş olsalar dahi ayrılma hakkını kullanmak isteyen Finlandiya’nın bu talebi üzüntü ile karşılanmış fakat kendi kaderini tayin hakkı kapsamında koşulsuz şartsız tanınmıştır.
600 yıl İsveç 108 yıl Rus Çarlık toprağı olan Finlandiya Sovyet Devrimi ile bağımsız bir devlet olmuştur. Doğu Türkistan meselesinde CİA beslemesi ya da cihadist mevcut siyasi aktörlerden bağımsız bölgenin tam hak eşitliği temelinde ayrılma hakkını tanıyan ve halklar arasındaki düşmanlığı teşhir eden bir siyaset izlenmelidir. Sorunun kaynağı olan emperyalizm ve sosyal emperyalizm elbette ki sorunun çözüm mekanizması olamaz.









