Connect with us

Makale

Anton Ekmekçi Yazdı: Politik Primatlar ve Platonun Mağara Sendromu

Resmi tarih ve ideoloji, tüketim pazarının jeolojik, siyasal, toplumsal, hukuki ve bürokratik tamamlayıcı ve tümleyici bir öğesi olmaya doğru evrilirken, toplumsal cinsiyet anlayışının belirlenmeciliğinde tezahür eden kadın erkek ilişkilerinin kendisi, ürettiği ihtiyaçlar, beklentiler, normlar ve arzular anlamında, bu tüketim ve mülk üretim pazarının bizzat birer nesnesine dönüşmektedirler. Toplum bir doğal kültür endüstrisi gibi, cinselliğin doğasal rolü ile oynamaya devam ederek, toplumsal alt yapıdaki üretim ilişkilerinin hükmü ve sürekliliği lehine suni yapısallık üretir.

Modern insan uzun zamandır, adeta hayata dair gerçek çelişkilerin ve görüngülerin belirginsizleştiği bir gölge oyununa yazgılanmıştı. Gölgelerin, gerçek dünyadaki fenomenlerin doğrudan birer yansıması olduğuna dair yanılsama, onların kendinlik bilincinin, nesnel dış dünya ile ilişki temelinde oluştuğuna dair başka bir yanılsamaya dönüşüyordu. Bilimde, sanatta, eğitimde ve iletişimdeki gelişmelere rağmen, dışarısı olmayan mutlak ve kapalı bir dünyanın sakinleri olmaya doğru evirilen bir zamane insan gerçekliği demek yerinde olur.

Güncel sınıfsal uzlaşmaz çelişkilerin ve toplumsal tarihin materyalist yasalarının gizlendiği bir yabancı bilinç, uzaya fırlatılan uyduların, akademik kürsülerin, burjuva sanat çevrelerinin, politikacıların, sosyal ve dini vakıfların, kültür kurumlarının ve uzman teknokratlar sınıfı gibi sisteme dair bütün üst yapı kurumlarının iş birliği ile kitlelere durmadan pompalanır. Yerküreye bir mantar gibi yayılan düşünce kuruluşları (Think Tank), sömürünün artırılması için belli çıkar grupları lehine, abartma ve istatiksel yanıltmalar şeklindeki teknikleri ustaca uygulayarak bilgiyi manipüle ederler. Büyük şirketlerin, hükümetlerin ve devletlerin finanse ettiği bu düşünce kuruluşları, jeo-politik, eğitim, sosyal politikalar, politik strateji, kamu politikası, savunma sanayi ve kültür alanlarında entelektüel fikirler üreterek kapitalizme hizmet veren uç ocaklar olmakla birlikte, tüketici halkın karar mekanizmasını etkileyecek metodolojik araştırmalar yapmakla da meşhurdurlar.

Sömürünün bir modern entelektüel dil ile gizlenmesinde, şirketlerin yönetim kurullarının karar altına aldığı hedefleri gerçekleştirmek için strateji oluşturma görevini alan CEO’ların özgün rolleri vardır. Asli görevi, şirketi sadece sahip olduğu ürünlerinin günümüz pazar değeri üzerinden değil, henüz reel olarak üretmediği malların gelecek zamanlarının pazar değerleri üzerinden bile ne pahasına olursa olsun kâr ettirmeye yeminli bir akıl, yine bu kapitalist üretim, dağıtım ve pazarlama süreçlerinin toplumda yarattığı fay kırılmalarını gizleme görevini üstlenmektedir. Sermayenin ürettiği bu entelektüalizme göre, “Şirketler elbette kâr etmelidir ama kâr bir amaç olmaktan çok, işin doğru yapıldığının bir kanıtıdır.” şeklindedir.

Şirketin amacının sadece kâr olduğunun ve yine sadece hissedarlarının menfaatleri için var olduğunu ustaca reddederler. Çünkü bunlara göre hissedarlar dışında şirketlerin, çalışanlar, tedarikçiler, bayiler, müşteriler, sendikalar ve kamuoyu gibi paydaşları vardır. Böylelikle maliyetleri azaltıp en çok kâr yapma gibi temel Kapitalist felsefenin gizlendiği anlayış, Platonun mağara metaforundaki insan sendromunun modern versiyonunu oluşturur.

Platon’un “Devlet” adlı eserinde, bir mağaranın içinde doğmuş, dış gerçek dünyadan habersiz ve yüzleri mağara duvarına dönük birbirine zincirlenmiş bir grup insan oturmaktadır. Arkalarındaki mağaranın çıkışında bir duvarda nesneler ve geçen insanlar vardır. Arkadaki duvarın üstünde yanan bir ateş vasıtasıyla bu insanların önündeki mağara duvarına gölgeler ve belli belirsiz semboller düşmektedir. Bu insanlar bu gölgelerin gerçek fenomenler olduğunu ve yine gerçek dünyanın içinde olduklarını zannetmektedirler; taki, içlerinden birisi arkasına bakıp ve zincirlerinden sıyrılarak mağara çıkışına gidene kadar.

Zincirinden kurtulan insanın, ateş, nesneler ve güneş ilişkisini kavrayıp soyutlaması süreci, yani aydınlanması ve geri dönerek diğerlerini uyarması karşısında gördüğü gerici reaksiyonu ayrıyeten güncellemek gerekiyor. Her ne kadar Filozof Platona göre, gerçek dünya da idealar dünyasının bir yansıması olsa da diyalektik ele alış ile konumuza iyi bir aydınlatıcı örnek olabilir. Kimlik, prestij, statü, haz ve birçok toplumsal konumlanışın, tüketim maddelerinin ihtiyaç fazlası tüketimi üzerinden belirlendiği çılgın hayatlara yazgılanmış yığınlar, kendinlik duygusunun nesneler ile yer değiştirdiği, şeyleşme, değersizleşme ve anlam kaybı üzerinden bir büyük yabancılaşmanın batağına hızla saplanmaktadırlar. Doğumu, dünyaya gelmeyi, özel teşebbüsün hüküm sürdüğü bir evrensel şirket gibi algılayan ve bunu bir fırsat gibi görüp öylece yaşayan hayatların, rekabetin, güvensizliğin, ötekileşmenin, yalnızlık ıstırabının, mutsuzluğun ve kaderciliğin perçinlediği güçsüzlüğün girdabında, parçalanmış ruhlar mezarlığı doğmaktadır.

Resmi tarih ve ideoloji, tüketim pazarının jeolojik, siyasal, toplumsal, hukuki ve bürokratik tamamlayıcı ve tümleyici bir öğesi olmaya doğru evrilirken, toplumsal cinsiyet anlayışının belirlenmeciliğinde tezahür eden kadın erkek ilişkilerinin kendisi, ürettiği ihtiyaçlar, beklentiler, normlar ve arzular anlamında, bu tüketim ve mülk üretim pazarının bizzat birer nesnesine dönüşmektedirler. Toplum bir doğal kültür endüstrisi gibi, cinselliğin doğasal rolü ile oynamaya devam ederek, toplumsal alt yapıdaki üretim ilişkilerinin hükmü ve sürekliliği lehine suni yapısallık üretir. Kapitalist modernitenin ve dolayısıyla mülkçü uygarlığın değerleriyle sınıfsal bir çatışma ihtiyacı edinemeyen cinsiyete dayalı özgürlük anlayışının, ölümden sonra bir kişi için yas tutmanın gereksizleştiği, kapitalist tüketim pazarındaki kitlelerin aynılaşma değerlerine hangi bilinç ile karşı koyacağı meselesi belirsizleşecektir.

Tarihsel zorunluluk ilkesi gereği, bir komünist hareketin kültürel/sanatsal etkinlik üretim ve sunumunun bile Avrupa’da yaygın olduğu gibi bazen cüzi bir ücrete tabi tutulduğundan hareketle, bu ilişki biçiminin sonuçlarının devrimci araç ve gereçlere koşullandığı gerçeğine rağmen, ticaretin, malların ve meta ilişkilerinin ruhunun hemen yanı başımızda dolaşmadığını kim iddia edebilir? Yakın geçmişe kadar devrimci hareketin ürettiği yurt dışı enkazının önemli bir kısmı bu bahsettiğimiz ilişkilerin arasından doğmuştur. Bahsettiğimiz, Avrupa Kapitalizminin toplum üzerindeki yabancılaştırıcı ve yozlaştırıcı etkilerinden daha farklı kavramlaştırılması gereken bir alandır. Burada söz konusu olan, bizzat bizim birbirimizle olan ilişkilerimizin evrimiyle ilerleyen, bizim sorumluluğumuzda ürettiğimiz bir süreçtir.

Geleneğimizin Sosyolojik ve örgütsel formasyon tarihi, ideoloji ve politika üretmede devrimci diyalektiğin, tıpkı Biyoloji de ki gibi bir mekanizmaya benzer şekilde çalışma yetisi kazanmadığı zaman, ticaret ve mülk yasalarının insanı yeniden ele geçirdiğine dair tecrübelerle doludur.

Bu yeniden ele geçirilme süreci, Sosyolojik süreçlerde genellikle klasik tarzla olurken, yönetsel formasyon süreçlerinde ise daha karmaşık ve kuramsal yollardan gerçekleşmektedir. Bu hayata dair sanrılarımız, illüzyonlarımız ve absürt hayallerimizi bir kenara bırakırsak, hareket ve oluşa dair hiçbir şey nesnel dünyanın dışında seyretmez. Toplumsal hayatta tıpkı maddeler gibi aynı gerçeklik içinde vardırlar ve nesnelerin dünyasına dair bütün süreçler ile kavramlar üzerinden kuramsal etkileşim içerisindedirler. İnsan çoğunluğu, tıpkı Platonun mağarasında ki gibi duvarda slayt olarak izledikleri hayatın, tarihsel maddeci arka planından habersizdirler. Kuşaklar ilerledikçe, gerçeğin ters yüz edilmiş simülasyonu üzerinden, gerçeğin kendisini açıklayan modellemenin, yine gerçeğin bizzat kendisi olduğuna inanan yığınların sayısı artmaya başlar.

 Modern zamanlarda, Platonun mağara metaforunu güncelleyen çift başlı ejderha, toplumsal cinsiyetçilikten mustarip insanların mülke rağmen “Kadınlık ve Erkeklik” tanımlamaları ile doğal yaşamın ve bilincin başlangıç noktası sanrısına tekabül eden resmî tarih ve ideolojilerdir. Değişken, akışkan ve dinamik bir zaman mekân tarihselliğinde, toplumsal iş bölümünün farklılaşması ve evrimi ile gelişen süreçlerin çıkarımsama ve kabullenişlerini doğasal ve ebedi yasalar olarak algılayan çağdaş insana tepeden dayatılan tek bir ideoloji, zorunlu olarak kabul ettirilir. Resmi bir tarih kurgusuyla, toplumsal bilincin araçsal mekanizmasına dönüştürülen resmi ideoloji, böylece gelecek kuşakların tarihsel parçalanmasının ve kopuşunun bir tezahürü olarak, fetişleşen nesneye, özgür aklın seyreltisine ve oradan da gittikçe adeta uzay/zaman ötesinde bir ideye ulaşır.

Sonuç olarak ekleyeceğimiz şudur ki, Platonun mağara sendromu, sadece toplumsal aydınlanmanın değil, aynı zamanda devrimci aydınlanmanın aydınlanmasının metodolojik bir metaforuna koşullanılabilinir.



Şubat 2026
PSÇPCCP
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
232425262728 

More in Makale