
Erdoğan’ın Trump ile görüşmesi, görüşme öncesi oğul Trump üzerinden randevu için deşifre olan görüşme sonrasında, “diplomasi zaferi”, “barış süreçlerinde aktif rol” “iki iyi dostun dünyanın kaderi için kurduğu güçlü iş birliği” manşetleriyle maskelenen “milli çıkarların” akıbeti, ABD-”TC” arasında imzalanan anlaşmaların mahiyeti ortaya çıktıkça berhava oldu. “TC” egemenler sistemi açısından, siyasal-ekonomik teslimiyet belgesi niteliğindeki bu anlaşmaların imzalanmasının bir tarafında, “TC” komprador iş birlikçi tekelci burjuvazinin emperyalist sermaye karşısındaki yapısal çapsızlığı varken, diğer tarafında Erdoğan’ın hem siyasal süreçte hem de yolsuzluk-hırsızlık ve kara para trafiğinde oluşturduğu büyük kişisel servette işlediği suçlara dair efendisinin hazırladığı “yargılama” dosyasının açık baskılanması vardır. Yani “ulusal ve milli” nakaratlarla çıkılan yolda, büyük ozan Garip Şahin’in dizelerindeki gibi, “süt dökmüş uyuz kedinin” el pençe teslimiyetiyle mola verilmiş oldu. Mola verilmiş diyoruz, çünkü “TC”nin iktisadi-siyasal niteliğinin emperyalist güçlerle var olan bağımlılık ilişkisi, daha derin boyunduruk zincirlerine amadedir ve süreç bunun kapsamlı projelerini uygulamakla ilerleyecektir. Söz konusu durum yeni değil ama, Erdoğan- Trump imzasıyla açılan akit, ABD emperyalizmi başta olmak üzere, emperyalist sermayeye verilen yeni tavizleri, yeni kaynak aktarımlarını içermektedir.
Kapitalizmin genişleme ve merkezileşme trendinin tabii sonucu olan Emperyalizm, sermayenin aşırı kar hırsını besleyen bileşenlerde düşme eğilimi yaşadıkça, bunu aşmak için bir yığın yol arayışına girer. Bunalım-kriz ve bunların yarattığı savaş hali sermaye güçleri arasında çelişkiyi şiddet yolu ile aşma yöntemi iken, ekonomik programlarla büyük sermaye tekellerinin emek ve doğal değerleri semirmesi, kriz halinden çıkışın başka projeleridir. İktisadi ve hegemonya krizinin at başı gittiği günümüz koşullarında, emperyalist bölgesel savaşlarla tesis edilmeye çalışılan hegemonya, ekonomik talan politikalarıyla paralel işleyen bir süreçtir. Ve ekonomik politikalarda, makineleşme, üretimin daha küçük üniteler halinde parçalanması, esnek çalışma- işçilerin çalışma koşullarında ve ücretlerde baskılama, mal-sermaye ihracı, hammadde-enerji-doğal kaynak ithalatı, ticaret yolları dahil jeo-politik coğrafyaların kontrolü vb. gibi tüm bileşkeler, emperyalist tekellerin ihtiyaçlarına göre belirlenmektedir. Buna paralel olarak, emperyalist güçlerin iç pazarda kendi sermaye denetimi zayıflatacak, ihraç-ithal ikileminde rakip sermayeye avantaj sağlayacak sonuçları engellemek için, yeniden gümrük duvarları örmeye yönelmektedir. ABD’nin Çin başta olmak üzere, birçok ülkeye karşı arttırdığı gümrük vergileri, bu duruma açık örnektir. Ve emperyalist tekellerin acentesi niteliğindeki iktidarlar burjuva devlet garantörlüğü ile bu sürecin hukuksal köşe taşlarını döşemektedir.
Bilgi teknolojisindeki gelişmeler, ulaşım ve iletişim teknolojisindeki ilerlemeler, güncel olarak yapay zekâ, veri altyapıları gibi kullanıma sokulan bilimsel keşifler, doğal zenginlik kaynakları ve bu kaynakların kullanımı konusunda daha yeni olanaklar yaratıyor, yüksek teknolojinin açtığı geniş alanlardan nadir elementlerin kazandığı stratejik önemle sermaye bu kaynakları denetimine alma evresine geçiyor.
Bugün “TC” iktidarının genel olarak emperyalist güçlerle ve özel olarak ABD ile gerçekleştirdiği anlaşmalar, emperyalist sermaye hareketi sürecinin işleyişi olarak anlaşılmalıdır. Erdoğan’ın ABD ziyareti ve Trump görüşmesi akabinde, ticari anlaşmalarla Türkiye pazarının ABD emperyalizmine sunulması, savaş ve yolcu uçaklarının satın alınımı, dahada önemlisi MAPEG’in 30’u aşkın ilin topraklarını, doğrudan ABD maden şirketlerinin yatırımlarına açması, karşılıklı işleyen ekonomik bir süreç değil, bazı tavizler uğruna kaynakların sermayeye talanıdır. Özetle klasik sömürgecilik süreci gibi ülke kaynakları ve emek gücü, emperyalist sermayeye altın bir tepside sunulmuş oluyor. Özellikle nadir toprak elementleri üzerinde emperyalistlerin stratejik planlarının bir ayağı olarak, coğrafyamızın zenginlik kaynakları talana açılmıştır. Devlet eliyle verilen maden arama ruhsatları, sadece talan belgeleri değil, aynı zamanda ekolojik yıkım belgeleridir. Ve Erdoğan, bazı siyasal tavizler koparma adına, halkımıza ait olan bu kaynakları haraç mezat satmanın baş aktörüdür. Erdoğan dönemi olarak 2008-2025 yılları arasında, emperyalist tekellere verilen maden arama ve işletme ruhsatı, 400 bini geçmiş, piyasa politikaları adı altında emperyalist tekellerin doğal zenginlik kaynaklarına çökmesinde yeni bir süreç başlamıştır.
Türkiye-Kuzey Kürdistan genelinde, tarım alanı, ormanlıklar, imar alanları, mera alanları gözetmeksizin, insan yaşamını ölümcül düzeyde tehdit eden kimyasal yöntemlerle açık olarak maden işletmeciliği 100 bin hektar alanın üzerinde sürdürülmektedir. Kamu yararı, çevre ve insan yaşamını koruma ilkesinin terk edildiği bu faaliyette, halkın değerleri olan doğal kaynaklar, yabancı sermayeye devredilmiş durumdadır. Kuşkusuz “TC” ekonomik niteliğinde bu yeni bir durum değildir. “TC”nin kuruluşundan bu yana ülke zenginlik kaynakları, emperyalist sermayenin birikimine sunulmuştur. Ama bugün açısından durum birçok boyutu ile daha kapsamlı ve sermayenin sınırsız hareketine amadedir. Bir diğer farklı boyutta şudur. Emperyalist tekellerin çıkarlarına fetva çıkaran AKP- Erdoğan şürekasının madencilik politikaları, finansal sömürüden pay karşılığında dış sermaye girişine dayalı olmasının yanında, oluşan ranttan pay alarak doğrudan hammadde kaynaklarına fiili emperyalist kontrol sağlama temeline dayanmaktadır. Kritik mineraller (lityum-kobalt-nikel) konusunda emperyalist danışmanlık kuruluşlarının raporlarında da ortaya konulduğu gibi, “süper bölge” olan Türkiye-Kuzey Kürdistan’ın emperyalist sermayenin arzına göre paylaşımı ve Trump’ın maden işletmeciliğine dair özel başlık açması, bu gerçeklik düşünüldüğünde şaşırtıcı değildir. Yani Erdoğan, somut olarak son Trump görüşmesiyle, ülke doğal kaynaklarını, “barış ve demokrasi için bölgesel iş birliği”, “ekonomik büyüme” fantezileriyle emperyalist tekellere devrediyor. Tekçi iktidarı ve yiyicileri, hırsız ve rantçı şürekası için aldığı ekonomik pay karşılığında, halkın değerlerini yağmalıyor. Zeytinliklerini, üretim ve yaşam alanlarını korumaya çalışan halkın meşru iradesini şiddetle bastırması ise, aldığı rantı koruma ve emperyalist sermayenin güvenliğini sağlamak için ortaya koyduğu siyasal teslimiyettir.
Emperyalist sermayeye göbekten bağımlılığı orta yerde dururken, Trump ile yapılan anlaşmaları, “milli menfaatlerin” ileri düzeyde temsili olarak vaaz eden Erdoğan, iktisadi ve siyasal olarak kaygan olan zemini sağlam gibi göstererek, en basit anlatımla halkı aldatıyor. Her şeyden önce şuna açıklık getirelim. “Milli menfaatler” eşittir, ezilen ve sömürülen halkların menfaatleri değildir. Burjuvazi, iktisadi ve siyasal çıkarlarını, “ulusal çıkarlar”, “milli menfaatler” adı altında lanse ederek ezilen ve sömürülen yığınları kendi politikalarına göre konsolide etmektedir. Erdoğan’da, “TC” komprador iş birlikçi tekelci sermayenin siyasal aktörü olarak, iç ve dış alanda temsil ettiği sınıfın çıkarlarına göre belirlediği her politika, “TC” burjuvazisine iktisadi-siyasal avantajlar üretebilir ama bunun, ezilenlerin lehine sonuçlar yaratacağı anlamına gelmez. Aksine “TC” burjuvazisinin emperyalist sermaye ile girdiği her ilişkilenme, işçi sınıfı ve halın tümü için daha fazla yıkım anlamına gelmektedir. Komprador iş birlikçi tekelci sermayenin çıkarlarını, emperyalist talandan aldığı payı, “milli menfaatler” adı altında, halkın çıkarları olarak tarif etmek, burjuva çarpıtmadır. Her şeyden önce, ezenlerle ezilenlerin, ortak çıkarı yoktur. Sınıf antagonizmasının ayrıştırdığı farklı çıkarlar, siyasal-iktisadi hedeflere de niteliğini verir.
Sermaye birikiminden pay kapma, yıkım ve talandan rant devşirme, siyasal bazı tavizler koparma bağlamında, “TC” burjuvazisi açısından Trump ile yapılan anlaşmaların bazı karşılıkları olabilir. Ama ezilen ve sömürülen halkımız için bu anlaşmalar, sadece daha fazla sömürü ve yoksulluk anlamına gelmemekte, halkımızın ortak değeri olan doğal zenginlik kaynaklarımızın yağmalanması ve ekolojik dengenin yıkılması anlamına gelmektedir. Doğa halkındır. Doğal zenginlik kaynakları halkındır. Burjuva ulus devlet olarak sınırları çizilmiş toprak parçası üzerindeki tüm değerler halkın malıdır. Burjuva egemenlik, meşru olmayan araç ve yöntemlerle, sömürülenlerin emek değeri gibi, halkın doğal zenginlik kaynaklarını da gasp etmiştir. Bu zorba el koyma yöntemiyle denetimine aldığı tüm kaynakları, kapitalist iktisadi ilişki içinde, bağımlısı olduğu tekelci sermayeye peş keş çekmektedir. Bu ilişkilenmede, iktisadi çapı gereği emperyalist tekel sermayesi karşısında zayıftır. Ekonomik olarak tıkanan damarlarını, emperyalist sermayeye olan bağımlılık ilişkisiyle baypas etmektedir. Bu ilişki, tekelci sermaye iş birliğini derinleştirmekte, siyasal iradesini de ipotek altına almaktadır. Kurulan her emperyalist masa da atılan “kuyruğu dik tutma” cakaları, ortaya çıkan sonuçlarla deşifre olmakta, ipotek altına alınan siyasal irade emperyalist siyasetten aldığı icazet kadar yol almaktadır. Genel anlamda emperyalist güçlerle ve özel olarak son süreçlerde ABD emperyalizmi ile Erdoğan aktörlüğünde “TC”nin geliştirdiği ilişkiler ve vardığı anlaşmalar, iktisadi-siyasal olarak kısaca açmaya çalıştığımız bu çap kadar pazarlıklar gücüne sahiptir. Esas yan, ABD emperyalizminin stratejilerine entegre olmak için verilmiş tavizlerdir, efendisinin biçtiği role uyumlu kılınmış bir diyettir.
Trump’ın Daha Büyük Savaş Hazırlığını Örtmede Kullandığı “Barışçı” Söylemle Bölgesel Güçlere Vermek İstediği Rol!
Trump, daha büyük savaşa hazırlık ve ABD’nin bölge stratejisine alan açmak için geliştirdiği “Trump Barış” doktrini ile, bir strateji geliştirmiştir. “TC” başta olmak üzere, bölgesel devletleri bu stratejinin bir parçası haline getirmek için, çıtayı yüksek tutmakta, ABD hegemonyası yaymaktaki bu kurguya dahil olmasını istediği güçleri, “minnet” duygusuyla dahil etmektedir. Diplomaside kullandığı kaba üslup ise, terbiyeden mahrum bir insan davranışı değil, bilinçli tercih edilen “müttefiklerini” ezerek yanına çekme siyasetidir. Ortadoğu’daki önemli güçleri ABD jandarması haline getirmeye çalışan Trump ve kayyım valisi Barrack, bu siyaseti şöyle özetliyor: “Ortadoğu’da ulus devlet, modern manada demokratik ülke yok. Aşiretler, şeyhler, krallar ve diktatörler hüküm sürüyor. Dolayısıyla onlarla ilişkimiz demokratik ulus devletleri ile olan ilişkilerimiz gibi olmaz. Onlarla konuşurken, anlaşırken eşitimiz gibi konuşmayız. Çıkarlarımız için konuşuruz. İstediklerimizi de yaptırırız. Yapmayanı da ezeriz.”
Ortadoğu’daki “barış” havarilerinin “yeniden kıymet” kazanmış büyük dostu diye dizilen methiyelerin sarhoşluğuyla pastadan pay kapma hevesinde Trump’ın kapısını çalan Erdoğan, tabii ki tayin edilen bu yaklaşımdan muaf değil. Pazarlıkta uysallaştırmak için “büyük dost” nişanesi verilmişti ama çıplak gerçeklerin dili daha baskındı. Aşağıda, Erdoğan-Trump görüşmesi öncesi ve sonrası ABD cenahının söylemlerinden yaptığımız bu derleme durumu yeteri kadar açık ediyor: “Erdoğan Trump ile görüşmek için yalvarıyor. Demokratik gibi görünüyor ama otoriter…Seçim hilelerini çok iyi bilir….Bizden meşruiyet istiyor. F-35, F-36 istiyor… Erdoğan’dan bir şey daha istedim. Yaparsa- ki yapar akıllı adamdır- düşüneceğim” …
Trump’ın, bu pazarlıkta Erdoğan’a karşı elini güçlendiren sadece iktisadi-siyasal güç olma meselesi değildir. Aynı zamanda Erdoğan’ın amel defteri de Trump’ın elindedir. Daha sonra iktidar dalaşında düşmanlaştığı Gülen dönemi dahil, tüm siyasal komplolar ABD’nin bilgisindedir. Özellikle iç politikada hasımlarını alt etme komploları, seçim hileleri, siyasal-hukuksal darbeler, kontra çeteler yoluyla gerçekleştirdiği katliamlar vb. ama amel defterinin içeriği bununla sınırlı değil. Kara para aklayıcılığı, mafya-kumar-bahis baronlarıyla kurulan ilişkiler ve elde edilen rant, gizli ve açık (Vakıf-sosyal kurumlar eliyle) yöntemlerle yurt dışına transfer edilen servet, yolsuzluk-hırsızlıkla oluşturulan kişisel (ailece) sermaye gibi başlıklarda, Trump adeta Erdoğan’ın kara kutusudur. İşte Erdoğan’a el pençe çektiren, bu ikili durumdur. Bundan dolayı, Trump’ın Erdoğan’dan istediği de teslimiyettir, istediklerini yaptırma biçimi de… Özetle istenen, yeniden planlanan BOP projesine taşeronluktur. Gazze planı, Suriye dizaynı. Akabinde, İran, Lübnan, Irak yeniden düzenlenen BOP projesine göre hizaya getirilecektir. “TC” bunda aktif rol alacaktır ama bunun için, özellikle Rusya ile sürmekte olan ilişkilerini kesecektir. İsrail ile didişmeyecek, Rojava sorununda çizilen çerçevenin dışına çıkmayacaktır.
Trump ile Görüşmeyi Bir Tutku Haline Getiren Erdoğan Nazarında “TC” Egemenler Sistemine Biçilen Rol, ABD İle Yapılan Anlaşmaların Özetidir
Ama Erdoğan üzerinden planlanan bu rol, kendi içinde önemli açmazları da barındırmaktadır. Özellikle iç politikada Erdoğan’ın nazarında gündeme gelen “meşruiyet”, sadece Erdoğan’ın emperyalistlerle ilişkilenmede “aşmaya” çalıştığı bir sorun değil, aynı zamanda Colani tarzı, ABD’nin de “düzeltmek” istediği bir imaj meselesidir. ABD’nin Ortadoğu’ya atadığı vali olan Barrack’ın ifade ettiği gibi, “mesele sınırlar, S-400, F-16, F-35 ya da imzalanması gereken birkaç ticari anlaşmadan öte meşruiyet meselesidir. Trump dahice O’na (Erdoğan’a) meşruiyet vermeliyim dedi. Ve olanda bu” … FETO darbe girişiminin (ki bu girişimin planlanmasında Erdoğan’ın saç ayaklarından biri olduğu gelişmeler tarafından teyit edilmiştir) bahane olduğu sivil darbe süreci, açık faşizm koşulları ve buna uygun oluşturulan “hukuk”, yargı-ordu-polis-devlet bürokrasisi eliyle geliştirilen kapsamlı saldırılarla sürdürülen faşist egemenlik, burjuva çizgide dahi devletin birçok işleyişini tasfiye etmiş, “illegal-kontra” çalışma tarzı, Erdoğan iktidarının “hukuku” olmuştur. Seçim hileleri, siyasal komplolarla gerçekleştirilen siyasi “yargılamalar”, bu “hukukun” bazı başlıklarıdır. Yani içte ve uluslararası alanda, Erdoğan burjuva hukuk çerçevesinde “meşruiyetini” yitirmiş bir figürdür. Tıpkı Colani gibi, burjuva ilişkilerin çamaşırhanesinde yıkanmalı, üstündeki kirler burjuva siyasetin ihtiyaçlarına göre gizlenmelidir. Trump tarafında ağırlandığı Oval Ofis, her şeye rağmen kabul edilmesi boyutu ile Erdoğan için bir minnet, ABD’nin ekonomik-siyasal hegemonya stratejisine tam uyum garantisiyle ayar veren kozmik mekân olmuştur.
Tüm bu girdaplar içinde, Trump, Erdoğan’a sadece vermek istediği görevlerin çerçevesini çizmemiştir, aynı zamanda bu görevler için ödenmesi gereken bedeli de kurulan ilişkilenmede belirlemiştir. Onurlu duruş zaten burjuva sınıf niteliğinde aranmaz. Ama ezilen-sömürülen halkın cebinden alınan vergilerle, emek sömürüsüyle emperyalist tekellere yaratılan sermaye birikimine, daha fazla sömürü, daha fazla yoksullukla yeni kalemler yaratılmıştır. Son bütçe planlaması, bu başlık için son derece çarpıcı örnektir. Devletin halka karşı zorunlu görevi olarak eğitim, sağlık, sosyal projelere ayrılan bütçe sert bir şekilde geriletilirken, savaşa, devlet bürokrasisine, sermaye güvencesine göre bütçe planlanmıştır. Burjuva egemenlik sisteminden halkın lehine bir bütçe planlaması beklemek, burjuva egemenlik niteliğini kavramamaktır. Bu doğru. Ama bu denli eşitsiz bir bütçe planlaması, sermaye tekellerinin rant alanını besleyen bir ekonomi planlaması, ezilenlerin tüm birikimlerini yağmalamasıyla öne çıkmıştır. ABD ile yapılan anlaşmalar akabinde devreye konulacak ekonomik programın önceli olması özelliğiyle bütçe planlaması, “TC”nin “ulusal” servetten, doğal zenginlik kaynaklarından, emperyalist tekel sermayesine sunduğu devasa “sarfiyat” programıdır. Erdoğan daha Trump ile “anlaşmalar” masasına oturmadan, ABD ürünlerine ek vergileri kaldırmıştı. Ardından, BOTAŞ eliyle, LNG (Liquefied Natural Gaz- daha anlaşılır tanımı ile Sıvılaştırılmış Doğal Gaz) ithalatına imza attı. ABD ekonomisini canlandırmayı, kriz haline çare olmayı Milli Görev olarak benimseyen Erdoğan, uluslararası sicili bozuk olan Boeing tipi yolcu uçaklarından 225 adet sipariş vermeyi de yapılan anlaşmaların “başarısı” olarak sundu. ABD ile yapılan “sivil nükleer iş birliği” maden işletmeciliği yanında, talan ve yıkım projesidir.
Rusya’dan S-400 füzelerinin alınması ve Ortadoğu’daki süreçlerde “TC”nin emperyalist güçler arasındaki ikili tutumları üzerine ABD emperyalizmi tarafından “TC”ye uygulanan CAATSA (ABD’nin Hasımlarıyla Yaptırımlar Yoluyla Mücadele Etme Yasası) yaptırım hükümleri açık iken, F-35, F-16 projeleri, bundan sonra “TC”nin bölge siyasetinin ABD tarafından hizaya getirme vaadi olarak gündemdedir. Yani “TC” iktidarının tekçi diktatörü Erdoğan, verdiği birçok tavize karşın, vaatlerle avutulmuş, istekleri bazı koşulları yerine getirme şartına bağlanmış (Rusya’dan petrol ve doğal gaz alımının toptan kesilmesi gibi) ABD tarafından önüne konulan ekonomik-siyasal programın zaman geçirilmeden hayata geçirilmesi tüm ilişkilerin temel garantörü olarak belirlenmiştir. Yani Erdoğan’ın eli boş. ABD emperyalizmine ödediği diyeti, iç siyasete “Milli çıkarlarımız” olarak satıyor.
ABD ve Bölge Siyasetinde “TC”nin “U” Dönüşleri!
Emperyalist çıkarlara dayalı düzen, ekonomik-siyasal ve askeri olarak emperyalist aktörlerin hedeflerine ayarlıdır. Ana ekseni, sömürü, yayılma, talan, savaş ve çatışmadır. “Barış”, sadece daha güçlü savaşlara hazırlığın molasıdır. Yani burjuva siyasal aktörlerin ağzında “barış” eğreti durur, tutarsızdır, yalandır. BM gibi güvenlik konseyinden, diğer tüm iktisadi-siyasal birliklere kadar, emperyalist güçlerin oluşturduğu tüm oluşumlar, savaş ve işgal konseyleri olarak görev yapmaktadır. Bugün askeri işgal ve bölgesel çatışmalarla, ezilen ulusları boğazlayan, katliamlar yapan her işgalci güç, (farklı emperyalist kutuplarla olması sorunun niteliğini değiştirmez), emperyalist dünya üretimidir. Bu bağlamda, bölgesel düzeyde yayılan emperyalist savaşlar, emperyalist güçlerin icazeti ile işgaller gerçekleştiren bölgesel güçler, yayılmacı siyasetin ayaklarıdır. Savaşı, çatışmayı yaratan güçlerin gerçek anlamda “barış” sağlamaları, eşyanın doğasına aykırıdır. Gerçek barış, ezilenlerin haklı savaşlarının ürünüdür ve barbarlığın kurumu olan BM Güvenlik Konseyi başta olmak üzere, emperyalist kurumların, dünya ezilenlerine vaat ettikleri “barış”, kendi siyasal-ekonomik politikalarının, bu araçla sürdürülmesidir. Özetle, savaş aktörlerinin kendi içindeki pazarlıklarına sahne olan son “BM Güvenlik Konseyi”ne “barış müzakereleri” atfetmek, burjuvazinin sahtekarlığıdır. Bu gibi toplantılarda örgütlenen savaştır, savaş aktörlerinin rolleridir. Yani “savaş baronlarının” ortaklığından, insanlığın başına bela gerici savaşlar çıkmaktadır.
Son “BM Güvenlik Konseyi” toplantısı da “barış” adı altında ABD’nin bölge siyaseti ve bu siyasette görev alacak bölge ülkelerine Trump’ın salladığı parmak damgasını vurmuştur. Rusya ve İran’ın bölgede etkisinin kırıldığı tarihsel süreç, Trump’ın hamleleri için güçlü zemin oluşturuyor. Bu tarihsel fırsat, İran ve Rusya’nın nüfuz bölgelerine girmek için avantaj. Ama bunun için “arka bahçeyi” sağlama almak gerekiyor. “Arka bahçenin” dizaynı ilk adım olarak ABD’ye direnç gösteren silahlı güçlerin tasfiyesidir. İkinci adım, ABD’nin hegemonyasına uyumlu bir irade oluşumu ve üçüncü adım olarak bölgesel iktidarların bu stratejiye uygun konumlandırılması ve askeri-diplomatik rol dağıtımıdır. “Trump “Barış” projesinin özeti budur. Yani ABD ve “müttefiklerini, daha büyük bir savaşa hazırlama stratejisi.
Bu plan gereği önce Gazze “barış” planı devreye konuldu. Hamas, silah bırakacak. Özetle teslim olacak. Blair’in başında olduğu bir heyet ile, Filistin yapılandırılacak. Bu heyet Filistin’in kaderi hakkında hiçbir yetkiye sahip olmayacak. Ambargonun kaldırılması vaadi ile halkın temel gıda ihtiyaçlarını organize eden bir belediye gibi faaliyet sürdürecek. Bu nitelikle “tanınan” Filistin devletinin, ordusu-silahı olmayacak. Yani Filistin ulusunun tüm direniş güçleri tasfiye edilecek, ABD emperyalizminin bölgedeki üssü haline getirilecek. “Koruyucu güç” İsrail. Suriye, ABD’nin siyasetine uygun, İsrail’ in askeri gücü ile yeniden dizayn edilecek. “TC” İsrail ile sürtüşmeden burada rol alacak. HTŞ üzerinden “TC’nin yaptığı kışkırtmalar son bulacak, ABD stratejisi, bölgede rol almak isteyen her güç için tartışmasız kabul edilecek. Lübnan’da Hizbullah ya askeri operasyonlarla imha edilecek ya da Hamas gibi silah bırakarak tasfiye edilecek. Yemen’de Husiler, Irak’ta Şiiler, geriletilecek-bölgeye müdahale gücü yok edilecek. Ardından İran’da rejim düşürülecek ve Kürt sorununun “çözümü” ile (ana yönelim Kürt Ulusal mücadelesi öznelerini silahsızlandırarak), bölge “barış”ın hakimiyetinde “cennet” olacak! Güncellenmiş BOP projesinin özeti bu. Bu başlıkların her biri tarihsel ve güncel olarak bölgedeki çatışmaları dinamitleyen başlıklar. Ve ABD’de tüm bunları savaş ve çatışma hali ile icra edecektir. Yani aktüel olan barış değil, savaş durumudur. Yani, Trump’ın “barış” planı, ABD ve İsrail’in yayılmacılığına direnç gösteren, bölge siyasetiyle uyumlu olmayan her gücü savaşla tasfiye planıdır.
Erdoğan’ın “Gazze’deki insanlık felaketine son vereceğiz” gazelinin açık ifadesi, “Trump’ın küresel barış vizyonuna” uymaktır. “Ortadoğu Barışı” adı altında piyasaya sunulan savaş sürecine, bazı pazarlıklarla bir şeyler koparabilirse ne ala…
Çünkü kirli pazarlıklarla oluşan “dostluğun” maliyetleri, iktisadi ve siyasal olarak Erdoğan’ın çapını aşmaktadır. 2002’den bu yana “Filistin” üzerinden attığı insanlık naralarının bakiyesi, İsrail’e sunduğu hizmetler olmuştur. Ama bu yeni sürece yeterli değil. Kolay değil. Hem 23 yıllık iktidar sürecinin devamını isteyeceksin, hem de bölgede rol talep edeceksin. İç iktisadi-politik süreç darmadağınık. Talan ekonomisi ile çökülecek kaynak kalmadı. Yoksulluk-işsizlik çığ gibi büyüyor. Açık faşizm koşulları ile burjuva nitelikte hak-hukuk-adalet- dahi yok. Yani burjuva devletin ana kolonları çökmüş, Erdoğan’ın tekçi terörü, yönetim tarzının hukuku haline getirilmiş. Hem sınırların ardında hem de Türkiye-Kuzey Kürdistan sahasında, iktidarın politikaları patinaj yapıyor. Suriye’de kurulan denklem, “alt yayılmacı güç” olarak kendini ortaya koyan “TC” açısından “kırmızı çizgilere” dokunuyor. Kürt ulusal hareketi ile kurmaya çalıştığı “müzakereler” süreci, bölgesel gelişmelerin baskılanmasına havale edilmiş ve planladığı tasfiye politikasına göre bile “yasal-hukuksal” adımlar atamıyor. Yani iktidar çıkışsız.
Bundan dolayı masanın diğer tarafında oturan egemen ses “aptal olma” diye uyarıyor. ABD ile süren görüşmeler trafiğinde, “Cumhur ortağı” Bahçeli’nin, “ABD-İsrail şer koalisyonuna karşı en uygun seçenek ‘TRÇ’ ittifakının inşa ve ihya edilmesidir” çıkışıyla pazarlık gücünü arttırma hedefi de boşa düşüyor. İsrail’in Gazze’deki soykırımına, icazet makamlarının çizdiği çerçeve, Erdoğan’ın görev talimnamesi oluyor. Rusya’ya karşı ABD ve İngiltere’nin derin istihbarat-askeri güçlerini örgütleme, Ukrayna ve Ortadoğu’da planlanan askeri güce gönüllü asker verme ve ABD’nin bölge yayılmacılığı için İsrail üzerinden öngörülen jeopolitik bölge işgalini kabul etme, dahası bunun bir parçası olma, çıkış olarak görülen “Doğu kapısını” kapatma koşulu ile görevler bütünü ortaya konuluyor.
Kaba ve züppe tarzla bir “uşaklaştırma” çizgisi uygulayan Trump, aba altında gösterdiği sopa ile Erdoğan’ı hizaya getirmiştir. Suriye yönetimi ve Kürtlerin özerk yapısının tasfiye talebi, bölgesel gelişmelere havale bir vaat olarak kalırken, Hamas ve Hizbullah’ın silahsızlandırılması ve İsrail’in bölge planında “TC” savaş mevzilerine çekilmesi, verilen ayarın özüdür. Her söyleminde İsrail saldırganlığına karşı duruşu üzerinden toplumu konsolide etmeye çalışan Erdoğan, İsrail’in saldırganlık projelerine destek veren konumdadır. Bu destek ikili askeri-ticari anlaşmaların ötesinde, bölgedeki stratejik konumlanmaya dairdir. ABD’nin İsrail’e verdiği rol icabı, plan açıktır. Şam ile Golan Tepeleri arasındaki bölge ABD’nin hegemonyasını güçlendirecek biçimde parsellenecek. Her bölgede farklı güçlerle askeri güç ve donanım kurularak, ABD-İsrail merkezli denetim sağlanacak. “Kuvvetlerin Ayrışması Anlaşması” ile kurulan tampon bölgeler, ABD ve İsrail’in yayılmacılığı hedefine göre genişletilecek, bu gibi “tampon” bölgelerde sadece ABD’nin izin verdiği askeri güçler konumlanacak. İsrail’in Şeyh Dağı, Golan ve Şam’ın güneybatısındaki askeri varlığı korunarak, İran’a uzanan bir koridor (önce hava sonra kara) açılacak…
ABD’nin İsrail nazarında ileri sürdüğü bu gündemlerin karşılığı, bölgede varlığını sürdürmeye çalışan güçleri de içine alan “güvenlik anlaşmalarıdır. Yani ABD, İsrail jandarmalığında Güney Suriye’yi, İsrail dışında silahlı ve askeri güçten temizleyip, hava ve kara hareketinde geniş bir alanı inisiyatifine almış olacak. Bu durum Suriye’de üs kurmaya çalışan Erdoğan için sert bir geri adım. Bu duvara toslayan Erdoğan, Rojava üzerinde pazarlıkları kızıştırmak istemektedir. En azında Kürt özerk yapısını dağıtmak, zararın karı. Trump, “istediklerimi yapmana” bağlı diyerek bura merkezli bir çatışmayı ertelemeyi, güncel olarak Gazze meselesine kilitlenmeyi öne çıkarmış durumda. Trump, Erdoğan, Colani, Netanyahu gibi savaş aktörlerini, ABD çıkarlarına uygun yan yana getirip, İsrail saldırganlığını temin edecek zemini yakalarsa, bölgesel süreç daha farklı noktalara evrilecek, “TC’nin bazı istekleri karşılık bulacaktır. Tersi durumda Erdoğan’ın elinde sadece efendisi ABD ye sunduğu hizmet kalacaktır.
“Gazze Planı”nda ABD’ye Direnç Gösteren Tüm Güçlerin Silahsızlandırılması Görevi “TC”ye Verilmiştir!
Tüm bu kirli pazarlıkların ardında, Gazze’de süren İsrail soykırımının gölgesinde, Şarm el Şeyh’te, “barış” cambazları sahne aldı. Gazze’deki soykırımın azmettiricisi Trump, askeri güçle İsrail’in işgal edemediği bölgeleri “sulh” yolu ile devralmasına, onlarca ülke lideri gibi, “TC” diktatörü Erdoğan’ı da dahil etti. Emir-kul ilişkisinde Trump “Gazze Planı” ruhunu iki ülke lideri üzerinden beyan etti. Erdoğan’ı “çetin ama Amerikan Başbakanının her isteğini yapan lider” olarak “onore” etti. BAE temsilcisine “Para- daha çok para” diyerek azarladı. Erdoğan, “arabuluculuk” rolü ile Hamas’a planı kabul ettirmişti. Karşılıklı esir takasları; güçlerin silahsızlandırılması, savunma ve saldırı alt yapısının imha edilmesi, Hamas’ın olmadığı teknokratlar yönetiminin kurulması, ABD denetiminde uluslararası güç konuşlandırılmasının ön adımlarını ifade ediyor. Gazze soykırımı konusunda hiçbir tutum almayan Erdoğan, “Gazze planının” görevlerine sadık kalmıştır. Trump’ın takdir ettiği buydu.
Tüm bu adımlara paralel olarak, söz verildiği gibi ne katliam duruyor ne de Gazze halkını açlığa mahkûm eden ambargo son buluyor. “Ateşkes” anlaşmasına karşın, İsrail belirli aralıklarla Gazze’de Filistinlileri katletmeye devam etmektedir. “Ambargo”, güvenlik tehdidi gibi ucu açık bir “tedbirle”, pratik olarak uygulanıyor. Sonuç, İsrail’in, işlediği insanlık suçu tartışma konusu olmadı bile. “Gazze planı” bu sicili temizlemenin aracı aynı zamanda. Ve bundan sonra İsrail’in saldırganlığı ve yayılmacılığına, “Gazze’deki insanlık dramına duyarlı” Erdoğan’da garantördür.
“Gazze planı”, hedef güç dengelerini mi bozar? Hedef güç dengeleri mi? “Gazze planı”nı sonuçsuz bırakır sorusunun cevabı bölgesel gelişmelerde saklı. Ama açık olan şu ki, “Gazze planı” yeni çatışmaların taşlarını döşüyor. Bitti denen Hamas’ın ateşkesin ilk anlarından itibaren gövde gösterisi yapması, belirli yerlerde kontrolü ele geçirip İsrail adına çalışan çeteler suçlamasıyla cezalandırmaların yapılması, işgal tamamıyla kalkmadan silahları bırakmama tavrı, “Gazze planı”nda yarılma yaratan birinci durum. “TC” gibi her gücün bölge üzerindeki çıkar hesapları, “Abraham anlaşmalarının” “uyumlu bölge devletleri kadar uyumsuz bölge devletlerinin varlığı, planın kendi içindeki derin çelişkileri. Aynı kesitte, “Gazze planı”, Filistin ulusunun hiçbir ulusal hakkını tanımıyor, gündem yapmıyor. Plan, ABD yayılmacılığının bir adımı olarak “Büyük İsrail” düşü için yapılması gerekenleri ortaya koyuyor. Her seferinde ihlal edilmiş “ateşkeslerden” bir yenisi devreye konuluyor ama, plan ne işgali bitiriyor ne de katliamları. Ve Erdoğan, ABD tarafından böyle bir planın garantörü olarak tayin edilmiş. Trump’ın elindeki amel defterinde yazılı olan günahların yarattığı teslimiyette sınır tanımayan Erdoğan, güncellenmiş BOP’un komutanı olmaya pek hevesli…
“TC” İktidarının Yeniden Yapılanma İhtiyacı, Kurumsal Devlet Terörünü Tahkim Ediyor!
AKP-MHP iktidar kliği, iç ve dış gelişmelerin kıskacında, siyaseti yeniden yapılandırma ihtiyacıyla baş başa. Ama mevcut çelişkiler yumağında yeniden yapılanamıyor. Çünkü ekonomik ve siyasal istikrarsızlık, iktidar siyasetinin yapılanmasında devasa engeller çıkarıyor ve tıkanan damarlarını açacak adımlar atamıyor. Derinleşen ekonomik krizin yarattığı yoksulluk, tüm toplumsal kesimlerde derin bir itiraz olarak dışa vuruyor ve sermayeyi palazlandırma ile müşkül rejim, toplumsal refahı “iyileştirecek” adımlar atamıyor. Devrimci muhalefet yeterli düzeyde olmasa da toplumsal hoşnutsuzluklarla buluşma riski karşısında, “güvenlikçi” siyaset, devlet terörüyle tahakküm, iktidar için “çıkış” yolu oluyor. Terör ve şiddetle iktidar tahkimi, artık kendisini sürdüremiyor. “Yeniden yapılanma” birincil olarak bu ihtiyaçtan hasıl oluyor. Diğer yandan ABD’nin, uluslararası alanda ve Ortadoğu’da değişen hesapları ve “TC”ye verilen rol, yeniden yapılanmayı ihtiyaç haline getiren bir diğer etmen. Burjuva “reformlarla” süreci aşma mecalinden yoksun hâkim sınıflar, iç ve dış politik süreçteki tüm rollerini baskı ve şiddetle tahkim ediyor, burjuva muhalefet dahil, tüm toplumsal muhalefete terör estiriyor. Zor aygıtlarıyla ayakta duran rejim, kendi içinde ve toplumsal iklimde çürümeden başka bir şey üretemiyor ve bu kendini tekrar, kuralsız zor yolu ile iktidarda kalma pahasına, terör uyguluyor, iktisadi yağma politikalarında sınır tanımıyor. Tam da bu kesitte.
PKK’nin Türkiye-Kuzey Kürdistan’dan Gerilla Güçlerini Çekme Adımı Ne Anlama Geliyor!
Bir yanda Kürt ulusal mücadelesiyle kurduğu “müzakere” köprüsü, diğer yanda toplumsal muhalefete karşı geliştirdiği kuralsız saldırılar, esasta iktidarın kapanan çıkış yollarını ifade ediyor. “Terörsüz Türkiye” sloganı, ülke sathında sürdürülen devlet terörü olarak topluma geri dönüş yapmış durumda. Ama Kürt ulusunun davet edildiği “Milli kardeşlik ve dayanışma” şöleninde, iktidar daha bir adım atabilmiş değil. PKK’nin, 12. kongre ile silah bırakma ve sembolik silah yakma adımlarına karşın, iktidar, Selahattin Demirtaş başta olmak üzere rehin tutulan Kürt siyasetçileri hapishaneden çıkaracak adımları atamazken, “11. yargı reformu” denen paket, rejimin daha baskıcı yönelimlerine yasal dayanak olmaktan öte anlam içermemektedir. Bu iktidar açısından bir kriz halidir ve kriz, iç ve bölgesel gelişmelerden beslenmektedir. Kürt ulusal mücadelesini tasfiye etme üzerinde strateji belirleyen AKP-MHP faşist koalisyonu, bölgesel ve iç cephede avantajlı hale gelecek konumunu güçlendirmeden, “müzakere” sürecini işletmeye niyetli değildir. Yani “TC” iktidarı, tekçi-inkâr ve imhacı paradigmasından vaz geçmiş değildir. Dayattığı, bu paradigmaya entegrasyondur. “Barış” havarisi Bahçeli, son çıkışı ile bunu açıkça beyan etmiştir. PKK’nin direnç gösteren bazı açıklamalarına ağzını açan Bahçeli, tehditler savurarak, tarafların atılan adımın değerini bilmeye davet edilmiştir. Rojava özerk yapısına, ABD’nin Suriye merkezi yapılanmasına koşulsuz entegrasyon yolu gösterilerek, Kürt ulusunun bölgedeki tüm ulusal demokratik statüsünü tasfiye etme emelleri ortaya konulmuştur. Yani PKK ve Öcalan, başlayan sürecin selameti adına ne kadar geriye çekilirlerse çekilsinler, tekçi üniter yapı daha fazla tavizler beklemekte, Kürtlerin elindeki pazarlık dinamiklerini zayıflatmak istemektedir.
Tam da bu tıkanıklık ortamında, PKK’den yeni bir “tarihi adım” geldi. “TC” iktidarının “terörsüz Türkiye” projesine ve bölgesel siyasetine can simidi olacak bir adım… PKK bunu sürecin önünü açmak olarak ifade etti. Bu aynı zamanda sürecin tıkandığını kabul etmektir. PKK sürecin neden tıkandığı konusunda iktidarı eleştirmekten dahi yoksun bir siyasetle, “Terörsüz Türkiye” için bir özveride daha bulunuyor. KCK Yürütme Konseyi Üyesi Sabri Ok ve Vejin Dersim tarafından okunan açıklamada, 12. kongre kararları gereği, Türkiye-Kuzey Kürdistan sınırları içindeki HPG ve YJA-Star gerillalarını “Medya Savunma Alanlarına” çekmeye başladıklarını duyurdu. Ve bu adıma karşılık, sürecin ilerlemesi için iktidardan gerekli hukuki-siyasal düzenlemelerin yapılması talep edildi. Kuşkusuz Kürt ulusunun kaderi açısından, bu paradigmanın mahiyeti geniş bir değerlendirme konusu. Ki gazetemizde buna dair birçok değerlendirme ve eleştiriler yapıldı. Komünistlerin görevi bununla sınırlı olmadığı gerçeğinden hareketle, devam eden bu sürece pratik-politik-teorik yaklaşımlarımız ihtiyaç dahilinde ortaya konulacaktır.
Bu yazımızda belirli sınırlamalarla pratik adımı değerlendirmeye tabii tutacağız. Tarafların başlattığı bir süreç üzerine, süreci tıkayıcı olan tarafı teşhir etmek, her ilişkilenmenin doğal refleksidir. Sürecin stratejik kırılgan mahiyetini, Kürt ulusal mücadelesini tasfiye etme boyutunu, “Barış ve Demokratik Toplum” projesinin niteliğini cepheden eleştirmemize karşın, kurulan “müzakere” sürecinin en yalın hukuku dahi dikkate alındığında, adım atması gereken “tıkayıcı” olan taraftır. Ve PKK’nin, süreci tıkayan iktidarın hesapları üzerine bir değerlendirme yapmadan, “Ortadoğu’da yaşanan çatışma ve savaşların Türkiye’nin ve Kürtlerin geleceğini çok ciddi biçimde tehdit eder hale geldiği için bu adımı atıyoruz” açıklamasıyla, daha geri pozisyon alıyor.
Açıklamadaki “Türkiye” geleceğini, “TC” egemenler sisteminin geleceği olarak düzeltelim. Ve can alıcı soru. Milli zulüm uygulayan “TC” egemenler sistemi ile milli zulme uğrayan Kürt ulusu, eşit demokratik koşullar oluşmadan, işgal kalkmadan, geleceğe dair nasıl bir kader birliğine sahip olabilirler. Bölgesel siyasette Kürt ulusunun bölgede oluşan ulusal demokratik statüsünü dağıtmayı, PKK ile kurulan “müzakere” köprüsünün yeşil lambası olarak gören inkarcı-imhacı-tekçi bir zihniyetle oluşan ortak pay da ne? Bir hedefi Suriye Demokratik Güçleri’ni HTŞ’ye entegre ederek tasfiye etmek olan, diğeri Kuzey’de Kürt ulusunun desteğiyle iktidar sürecini uzatma olan Erdoğan ve şürekasıyla, hangi bölgesel tehlikelere, hangi dinamiklerle ortak tutum alınıyor. Süreç beklenen dönüşümü vaat etmiyor.
İktidar, ekonomik program ve yargı ayaklarıyla, iktisadi olarak sermaye talanını, siyasal olarak tekçi zihniyetini, tüm toplumsal muhalefeti susturma amacıyla daha ileri düzeyde kurumsallaştırmaya çalışıyor. Savaşa kaynak yaratma, sermayeye talan alanları ve rant yaratma temel ayağı üzerinden planlanan bütçe, işçi ve emekçilere, yoksul yığınlara kemer sıkmayı salık veriyor.
“Reform” olarak lanse edilen 11. yargı paketi, toplumsal sosyal- sınıfsal-kültürel-cinsel- farklılıklara demokratik alan açma yerine, var olan baskıcı rejim anlayışını “yasal” güvenceye kavuşturmaktadır. “Toplumsal Güvenlik” safsatasıyla sunulan düzenleme, kadınları, çocukları, LGBTİ+ bireyleri cihatçı anlayışın ahlakıyla kuşatmaktadır. Mevcut TCK’nın 225. maddesinde yer alan “Hayasızca hareketler” yargılamaları için cezai yaptırım arttırılmakta, “doğuştan gelen biyolojik cinsiyet ve genel ahlaka aykırı tutum ve davranışta bulunan ya da teşvik eden, öven ya da özendiren kişiler” ve “aynı cinsiyetteki kişilerin nişan ya da evlenme törenleri” suç kapsamına alınmaktadır. Kadınların miras hakkından menedilmesiyle örülen bu süreç, kadınların, LGBTİ+’ların bedenleri, kimlikleri üzerinde kurulan baskı ile bir başka evreye taşınıyor. Faşist iktidarın sistematik bir biçimde inşa ettiği, toplumda kadın cinayetleri, taciz ve tecavüzlerle, sosyal travmaya dönüşen gerici zihniyetini, yasal statüyle kalıcı hale getirmeye çalışıyor. Son tahlilde “yurttaşlığı” iktidar yönelimlerine açık hale getiren bu paket, iktidarın kendisini yapılandırma anlayışını ortaya koymaktadır.
Burjuva muhalefete çekilen operasyonlar, TELE-1’e kayyım atanması ve Merdan Yanardağ’ın göz altına alınmasıyla yeni bir boyut kazanmıştır. Fabrikada hakkını arayan işçi “terörist”, barınma hakkını arayan halk “dış güç kışkırtması”, bilimsel eğitim isteyen öğrenci “casus”, akademisyen, gazeteci, çiftçi “Milli Birlik” düşmanı. Skandal yöntemlerle asker-polis-yargı üçgeninde kuralsız baskılarla sindirilmeye çalışılan toplumsal muhalefet gerçeği ortada iken, iktidardan bir dönüşüm beklemek, iktidarın sınıfsal kimliğinden bihaber, burjuva orta yolcu anlayışların beklentisidir.
Sadece bu kısa başlıklar, Kürt Ulusal Hareketi’nin “yeni paradigma yanılgıları” konusunda önemli referanslar vermektedir. “TC” iç ve dış politikada kendisine alan açmak için askeri çatışma pozisyonunu öteleyerek, “müzakere” ile zaman kazanmak istiyor. Esasta kulaklarını Suriye’deki gelişmelere kabartmış durumda. SDG ile HTŞ arasında yapılan son görüşme, “TC” açısında boşlukta kalan bazı gündemlerde yeniden denklem kurma şansı veriyor. Erdoğan, Colani’nin ABD elinde esas güç olması için çaba sarf ediyor. SDG’nin HTŞ’ye entegre edilmesi, özerk yapının tasfiyesi esas beklenti. Ama bu ikisi olmazsa dahi, askeri gücün merkezi otoriteye bağlandığı silahsız bir “özerk” yapı, kötünün iyisi. ABD ile yapılan son anlaşmalar ışığında, gelişmelere paralel olarak ABD’den de “TC”yi “memnun” edecek bir adım bekleniyor. Eğer ABD, Ankara’nın kaygılarını dikkate alarak HTŞ ve SDG’yi bölgede konumlandırırsa, Kuzey’de bazı hukuksal adımların atılması gündeme gelir. Hukuksal adımlar diyoruz. Zira Kürt ulusunu mücadeleye sürükleyen nedenlerden çok, yaşanmış savaşın sonuçları üzerinden bir “müzakere” sürdürülmektedir.
“TC” iktidarından umulan bu beklentilerle örülmeye çalışılan süreçlere karşın, Türkiye-Kuzey Kürdistan ezilen halklarına karşı geliştirilen baskı-şiddet-sömürü-talan ana yöndür. Tekelci sermayenin talanıyla kol kola, doğal zenginlik kaynakları ve toplumsal emeğimizi gasp eden tekçi faşizm, iç ve dış politikada emperyalist tahakküm kışkırtıcıdır, kirli savaş aktörüdür. “Mili çıkarlar”, “ulusal kalkınma hamleleri” olarak ileri sürülen siyasal-iktisadi projeler, emperyalist tekel sermayesinin coğrafyamız ve bölgedeki çıkarlarından başka bir anlamı yoktur. Ezilenlerin tüm bu projelerde payına düşen, sömürü-baskı-yoksulluk ve açlıktır. Buna karşı mücadele, faşizme, kapitalizme, emperyalizme ve emperyalist savaşlara karşı mücadeledir.
Bu yazı Halkın Günlüğü Gazetesi‘nin Kasım-2025 tarihli 54. sayısında yayımlanmıştır.









