
Dünya Sağlık Örgütü’ne göre her üç kadından biri, hayatının bir döneminde fiziksel ya da cinsel şiddete maruz kalıyor. Birleşmiş Milletler’in verilerine göre yılda yaklaşık 50 bin kadın, “yakın ilişkide olduğu” erkek tarafından öldürülüyor. Türkiye’de ise Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun verilerine göre kadın cinayetleri son birkaç yılda yüzde 85 artmış durumda. Bu rakamlar bizce sadece istatistik değil; sistemin aynası.
Kadına yönelik şiddet, şiddeti yapanın suçunu hafifletmek ve dolayısıyla da serbest kalmasını sağlamak amacıyla bireysel öfke patlaması olarak gösterilir ama bu özü itibarıyla toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin, patriyarkanın ve “eril güç” algısının bir ürünüdür. Erkeğe üstünlük, kadına itaat biçiminde öğretilen roller, binlerce yıldır farklı biçimlerde ama aynı mantıkla yeniden üretiliyor. Kimi yerde din, kimi yerde gelenek, kimi yerde “aile onuru” bahanesiyle. Yani coğrafya değişse de zihniyet ve sonuç değişmiyor.
Kadın cinayetleri yalnızca kişisel, ruhsal ya da rastlantısal şiddet eylemleri midir, yoksa daha büyük bir stratejinin parçası mıdır? Özellikle ülke genelindeki sistematik örüntülere baktığımızda, büyük stratejinin bir parçasıdır.
Toplumsal kontrol aracı olarak kadın bedeni otoriter ve muhafazakâr politikalarla kadının kamusal alandaki yerini ve özgürlüğünü sınırlamak için kullanıldı. Kadınların hedef alınması, yalnızca o kadınların hayatını sonlandırmakla kalmadı; hareket özgürlüklerini, eğitim haklarını, çalışma ve toplumsal yaşama katılımlarını da baskıladı. Bu sayede toplumun geniş kesimlerine mesaj verildi, korkutucu ve ayar verici bir etki oluşturuldu.
Ekonomik ve ideolojik bağlamda ise Kapitalist düzen içindeki cinsiyetçi iş bölümü, patriarkal normların ekonomik olarak sürdürülmesini sağlar, kadınların ev içi emeği görünmez yapar. Çalışma yaşamındaki güvencesizlik ve düşük ücretler bağımsızlaşmayı engeller. Aynı zamanda siyasal İslamcı söylemlerle harmanlanan politikalar, kadının “aile içi rolünü” yücelterek kamusal yaşamdan çekilmesini teşvik eder. Bu üçlü (kapitalizm-patriyarka-siyasal İslam) birlikte düşünüldüğünde, kadına yönelik şiddet yalnızca toplumsal bir sonuç değil, politik ve ekonomik hedeflerle uyumlu bir araç olarak da görülebilir ve yine ihmal ve örtbas mekanizmaları kullanılarak Rojin Kabaiş örneğinde görüldüğü gibi, adli süreçlerde gecikmeler, raporların tam açıklanmaması, soruşturmaların etkin yürütülmemesi ve medyanın kısıtlanması, örtbas etmenin göstergeleri olarak gündeme gelir. Bu tür bilinçli kurumsal örtbaslar, faili meçhul veya üstü kapatılan cinayetlerin toplumsal etkisini artırır; korku yayar ve itirazın ya da direnişlerin önünü keser.
Rojin Kabaiş’in kayboluşu ve sonra bulunan cansız bedeni, yalnızca bir genç kadının trajedisi değil; uzun süredir Türkiye’de gündemde olan kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetleri tartışmasını yeniden alevlendiren bir cinayet oldu. Soruşturmaların yavaş yürütülmesi, bilgi akışının kısıtlanması, medyada ve basında paylaşılan içeriklere getirilen erişim yasakları ve gazetecilere yönelik soruşturmalar, olayı bireysel bir adli olay olmaktan çıkarıp, kadın bedeni üzerinden kamuoyunu dizayn etmeye yönelik politik bir alan haline getiriyor. Rojin dosyasına ilişkin sosyal medya paylaşımlarına getirilen erişim engelleri ve olayın haberleştirilmesine dair medya ve muhabirler üzerinde başlatılan soruşturmalar, muhalif/eleştirel gazeteciliğin susturulmasına yönelik mesajlardır.
Rojin, üniversite eğitimini sürdürmek için şehir dışından gelen, yurtta kalan genç bir kadındı. Onun hikâyesi de tıpkı diğer kadınlar gibi ne yazık ki bu ülkede giderek sıradanlaştırılmaya çalışılan kadın cinayetlerinin zincirine eklenmek isteniyor. Ailesinin adalet talebi ve kadın örgütlerinin mücadelesi sayesinde Rojin’in adı görünür oldu. Ancak tam da bu görünürlük arttıkça, devletin baskı mekanizmaları da devreye girdi: Medyada erişim engelleri, haberlere getirilen sansürler, dosyanın hızla “intihar” dosyası olarak kapatılma çabası, bu sistemin ve iktidarın kadına ve kadının hayatına verdiği önemi göstermiş oluyor. Soruşturmaya dahi gerek duymadan dosyayı kapatma çabası patriyarkanın her alana nasıl sirayet ettiğini gösteriyor. Hukuktan, medyaya kadar kadın cinayetinde bütün resmî kurumlar iktidarın ayarına uygun davranmakta.
Bu yalnızca bireysel basit bir “olay” değil. Bunu kapitalist sömürü ve patriyarkanın toplumsal stratejisinin bir parçası olduğunu görmeliyiz. Kadınların mücadelesine karşı kurulan sistematik bir sessizleştirme politikasının parçası olarak okumak gerekir. Sistemin bütün kurumlarıyla ürettiği şiddet kadına yönelik şiddeti sistemli hale dönüştürüyor. Noeliberal politikalarla derinleşen ekonomik güvencesizlik, aileye ve kadına yüklediği görünmez emeğin değersizleştirilmesi, devletin şiddet uygulayanlarla kurduğu çıkar ilişkileri, militer kültürle şekillendirdiği reis erkek normları ve cezasızlık durumu bu öldürücü pratiği yaratıyor.
Çünkü bu ülkede kadınların özgürlük talebi bastırıldığında, aslında toplumun tümünün eşitlik ve özgürlük mücadelesi hedef alınmış olur. Kadın bedeni ve yaşamı, toplumsal itaatin sınırlarını çizmenin en etkili araçlarından biri haline getirilir. Bu, olayı sıradanlaştırma ve toplumsal hafızadan silme stratejisinin parçası olarak okumak, görünür ama birbirine eklemlenmiş bir şiddet stratejisinin farkına varmamızı engeller. Eğer hedef gerçekten toplumun geniş kesimlerini dizginlemekse, kadınların özgürlük talebini; dolayısıyla toplumun tamamının eşitlik ve özgürlük taleplerinin bastırılması, bunun en etkili yollarından biri olarak kullanılır. Rojin’in adı bu yüzden yalnızca anılmamalı, nedenleri, mekanizmaları ve sorumluları gün yüzüne çıkarılana kadar mücadele sürdürülmelidir.
Tüm bu yazdıklarımıza göre stratejik bir saldırı karşısında yapılması gereken örgütlü gücü büyütmek. Sistematik olarak yürütülen ve bugün daha doğru bir tanımla kadın kırımı olarak belirleyeceğimiz şiddet sarmalına karşı özgür ve örgütlü alanları açarak kapitalizm ve patriyarkanın sadece kadına değil tüm halklara ve haklara yönelik kapsamlı saldırılarını teşhir etmek zorundayız. Bu da sürekli bir mücadele ile mümkün olabilir. Tüm gericiliğe, beslediği zihniyete, kullandığı araçlara ve yöntemlere karşı merkezileşmiş bir mücadele ancak kurtuluş yolunda ilerlemeyi sağlayabilir.







