Connect with us

Makale

Bir Ulucanlar Hesaplaşması: Büyük Davaların İnsanları Büyük Ölürler

Ben Ulucanlar katliamında oradaydım. 25 eylülü 26 eylüle bağlayan gece rahatsızlığım nedeniyle ranzamda uykudaydım. Gece yarısı uyandığımda koğuşun boş olduğunu gördüm. Koğuşta kimse yoktu. O anda beklediğimiz operasyonun başladığını anladım.

ulucanlar1

“Bir adam, yaşamak için büyük bir ideale sahip olduğu zaman gerçek bir adamdır. O zaman, parçalar halinde yaşamaya son verir -ve bir bütün olarak yaşamaya başlar. Temele indiğinizde insanı diğer yaratıklardan ayıran da budur. Bir insanın gücünü oluşturan budur.” (Nikolai Ostrovski, Selam Yaşam Ateşi.)

   Özel olarak, komünizm davasının düşmanlarının, genel olarak halk düşmanlarının döktüğü kanların, yaptığı katliam ve işkencelerin bir envanteri çıkarılsa, böyle bir arşiv ciltler dolusu bir çalışma gerektirir. Ben, bu metinde 26 Eylül 1999’da Ankara Ulucanlar cezaevinde devrimci tutsaklara karşı yapılan faşist operasyonla yapılan katliamın kendi tanıklığımla bir öyküsünü ve o gece ve sonrasında bu katliamın ben de bıraktığı izlerin bir anlatısını ve hesaplaşmasını yapmaya çalışacağım. O gece faşist devlet aygıtının militarist kuvvetleri silahsız devrimci mahkumları işkence ederek infaz ederken, sınıf düşmanlarımızın devrimcilere karşı şiddet yöntemlerinde sınır tanımayan alçak pervasızlığını bir kez daha gözler önüne sermişlerdir.

   Ben Ulucanlar katliamında oradaydım. 25 eylülü 26 eylüle bağlayan gece rahatsızlığım nedeniyle ranzamda uykudaydım. Gece yarısı uyandığımda koğuşun boş olduğunu gördüm. Koğuşta kimse yoktu. O anda beklediğimiz operasyonun başladığını anladım. Bir kaç dakika sonra iki arkadaş koğuşa geldi ve bana çatıda askerler olduğunu söylediler. Kalkıp avluya çıktığımda Yurtsever tutsakların duvar kenarında topladığını gördüm. Bir süre sonra askerin açtığı ateşte vurulan Önder Gençaslan ve Zafer Kırbıyık’ı yoldaşları bizim yanımıza getirdiler. Tutsak doktor yoldaş Ali Güvendik ikisini de muayene ettikten sonra Önder’in baldırındaki kurşunun girip çıktığını ve durumunun iyi olduğunu, fakat boynundan vurulan Zafer’in mutlaka hastaneye götürülmesi gerektiğini söyledi.

    Orada bulunan yoldaşlar, karşı koğuşa, Parti/Cephenin koğuşuna geçmeleri gerektiğini söyleyerek Zafer’i taşıyarak iki koğuş arasında bulunan gardiyan kulübesinin camından karşıya geçtiler. Önder ise yaralı olduğu için seke seke pencereden atlayarak karşı tarafa geçti. Ben pencereye kadar Önder’in arkasında yürüdüm ve o atladıktan sonra pencerenin önünde adeta donup kaldım. Önder, pencereden atlarken bana hiçbir şey söylemedi. “Sen de gel” falan demediği halde o anı hayatım boyunca hiç unutmadım. O an verdiğim karar bütün bir yaşamımın kararıydı. Kafamda cevabını aradığım büyük sorularla meşgulken, her şeyin bu gece burada bitmesini göze almalı mıydım? Tabi ki bu direniş bir devrimci için ölümü göze alarak sürdürülmesi gereken bir direnişti. Çünkü, o gece Ulucanlar’da daha sonra tüm siyasi cezaevlerinde aynı anda yapılacak olan F Tipi operasyonlarının provası yapılıyordu. Fakat, saniyeler içinde bir karar vermem gerekiyordu. Ya, kafamda yıllarca taşıdığım ve adeta benim yaşam motivasyonum haline gelmiş olan büyük soruları bir tarafa koyup, o pencereden atlayıp yoldaşlarım yanına giderek onların kaderine ortak olacaktım ya da Eyleme katılmamış olan Yurtseverlerle kalarak kafamdaki soruların yanıtlarını peşinde bir ömür yaşayacaktım.

    Ben, o gece ikinci yolu seçtim. Pencerenin önünden geri dönerek Yurtsever tutsakların yanına geldim. Bir süre sonra atılan gaz bombaları ve yaylım ateşle olduğumuz yerden başka bir yere zaten hareket edebilmemiz mümkün değildi. Gece boyunca susmayan silah sesleri ve atılan gaz bombalarıyla duvar dibinde zor soluk alarak bekledik. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Bir süre sonra, başlarında bir astsubay olduğu halde bir askeri birlik koğuşun avlusuna girerek silahlarını üzerimize doğrultup teslim olmamızı söylediler. Yurtsever tutsakların koğuş sorumlusu, kendilerinin PKK davası tutsağı olduğunu ve olayların içinde olmadıklarını söyledi. Bunun üzerine astsubay tek sıra halinde kendilerine doğru yürümemiz söyledi. Tek sıra halinde yürürken yol boyu dizilmiş askerler bize tekmeyle ve dipçikle vuruyorlardı. Sonradan tutuklu DEP milletvekillerinin koğuşu olduğunu öğrendiğim bir koğuşun önüne geldiğimizde astsubay sıranın en arkasında olan beni durdurarak adımı sordu. Ben daha yanıt vermeden, askerlerden biri “Onun adı Fikret Karavaz., O TİKKO’cu, onu vurun’’ diye bağırdı. Bunun üzerine astsubay bana, “gözlerime bak lan… Neden… neden…” diye bağırırken tam o sırada rütbesini seçemediğim bir subay gelerek, “Bunları burada niçin bekletiyorsun? Hemen içeri alın” diye astsubaya bağırınca bizi apar topar DEP milletvekillerinin koğuşuna aldılar.

    Koğuşa girdiğimizde,  bir süreliğine kesilmiş olan silah sesleri yeniden başladı ve ilerleyen saatlere kadar sürdü. Ben ranzalardan birinde uzanmış haldeydim ve hırsımdan gayri ihtiyari hüngür hüngür ağlıyordum. Orhan Doğan, yanıma gelerek sakin olmamı söyledi ama benim ağlamam duracak gibi değildi. Üstelik o sıralarda nedenini doktorların bir türlü tespit edemediği ve başımdan çocukken geçirdiğim bir kaza nedeniyle olduğum ameliyat yerinde sanki bıçak saplanır gibi hiç kesintisiz bir ağrı ile yaşıyordum ve bu ağrı cezaevinden yıllar sonra da uzun süre devam etti. Cezaevindeki hırçınlığımın ve çabuk sinirlenmemin nedeni de kafamdaki bu ağrıydı. Sabah olduğunda gerek televizyondan gerekse gelen gazetelerde “10 tutuklunun öldürüldüğü çok sayıda tutuklunun da ağır yaralandığı”nı öğrendim. Yani on devrimci öldürülmüş, diğerleri de ağır işkencelerle ağır yaralanmıştı. O geceyi bir daha unutmak asla mümkün olmadı bende. O geceyi hatırladığımda gözümün önüne gelen sahne Önder’in sekerek pencereden atladığı ve yürürken çakıl taşlarıyla döşeli zeminden çıkan ayak seslerimiz oluyor hep…

    Çünkü, o sahneden sonra Önder, ölümsüzlüğe yürüdü, bense bu cehennem dünyada kafamdaki büyük sorularla baş başa kaldım. Kafandaki sorulara yanıt bulabildin mi diye sorarsanız, cevabım, kimilerine evet, ama kimilerine hayır olacaktır. Ama tıpkı Ostrovski’nin tanımladığı gibi “Devrimci motivasyonumu ve büyük amaçların peşinde koşma arzumu hiç yitirmedim ki zaman zaman yakama yapışan umutsuzluk ve olanaksızlıklar beni çok bunaltsa da…” Şimdi, geriye baktığımda, kafamdaki büyük sorulara aradığım yanıtlarını bir kısmını bulabilmiş olmak, acaba, o gece Önder’i ve diğer yoldaşları direnişte yalnız bırakmaya değer miydi diye kendime sorsam da böyle soruya galiba hiçbir zaman ne evet ne de hayır diyemeyeceğim…

Çünkü, ben kafamdaki büyük felsefi soruların bir kısmına uzun yıllar süren arayışlar sonucunda kimi yanıtlar bulabilmiş olsam da Ulucanlar’da 25 Eylül 1999’u 26 Eylül’e bağlayan gece ölümsüzleşen yoldaşlar o teorik soruların yanıtlarının pratik mücadele içindeki kararlı tutumlarıyla zaten çoktan vermişlerdi. Bu nedenle benim, Ulucanlar hesaplaşmam o gece ölümsüzleşen ve ağır işkencelerle yaralanan yoldaşların kanıyla yazılmış olan bir devrimci direnişin herkese bir kez daha gösterdiği gibi, komünizm davası gibi büyük bir davanın insanları hep böyle büyük ölürler ve arkalarında asla silinemeyecek olan kanla yazılmış bir tarih bırakırlar.



Nisan 2026
PSÇPCCP
 12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
27282930 

More in Makale