Connect with us

Ekoloji

Ekin Su yazdı | İklim Krizinin Sorumluları Üzerine-1

İnsanları ekolojik tercihler yapmaya özendirmek, sorunu bireye indirger. İklim krizinde yalnızca insanlar sorumluymuş ve insanların alışkanlıkları ile bunlar giderilebilirmiş gibi bir algı yaratır. Aynı zamanda bireye indirgeme problemi sorunun kaynağını anlamamızda yanılgıya uğramamıza neden olur.

Yaz aylarında hep işitmekte olduğumuz klişe sözleri, bu yaz ayında da duyuyoruz; “Bu yaz her zamankinden daha sıcak olacak”mış!

 Birçoğumuz bunun nedenini ‘küresel ısınma’ olarak adlandırıyoruz. Peki gerçekte durum ne? Küresel ısınma her yaz sıcaklığı arttırıp buzullardaki buzu eritiyor mu?

Sera gazlarının giderek artmasıyla beraber “Küresel Isınma” kavramının kullanımı da arttı. Sera gazlarının artması insan hayatında önemli değişiklikler yaratmaya başladı. İklimin değiştiği gibi insan yaşamı da değişiyordu. Günümüzde küresel ısınma kavramını yaşadıklarımızı biraz daha kapsaması açısından ‘küresel iklim değişikliği’ şeklinde kullanmaya başladık. Küresel ısınma kavramı yalnızca sıcaklığın artmasını kapsıyordu, devlet odaklı bilgilendirmeler böyleydi; oysa iklimin kendisi değişiyor.

Hepimiz biraz farkındayız bu iklim değişikliğinin ama bunun için ne yapıyoruz veya ne yapmalıyız konusu oldukça tartışmalı. Zaten bu kadar tartışmalı olmasa şu zamana kadar çözülürdü diye düşünüyorum. İklim değişikliği bütün dünyayı etkiliyor ve değişiklik bütün insan, hayvan ve bitki yaşamını içeriyor.  Bizzat insan yaşamından sorumlu olan devletler- hayvan ve bitkiden bahsetmiyorum bile- insan yaşamı için gerekli sağlıklı havayı, suyu, toprağı, beslenmeyi vs. sağlamak zorundalar. Oysa bugünkü dünyanın hemen tüm devletleri bu temel gereksinimleri para ve kâr doğrultusunda yapıyorlar. Örneğin insan içtiği suya, yediği aşa para öder. İnsan yaşamı kar doğrultusunda değerlidir onlar için. İnsan yaşamına bu ölçüde bakan devletler, elbette doğada yaşayan canlıları da doğanın kendisini de düşünmeyecektir. Onu da bir meta olarak görüp sömürmektedir.  Şu anda olan budur.

Kapitalist devletler doğayı meta olarak görür ve ondan kâr elde etmeye çalışır. Oysa doğa kendi halinde giden ve var olan bir şeydir. Kendi düzeni vardır ve bu düzene dokunulduğunda her şeyi yenilemek, düzeltmek zorundadır. Devletler doğayı ve doğadaki canlıları kendi çıkarına kullanır. Çeşitli projeler geliştirir ve ekonomiyi geliştirmek ‘’canlandırmak’’ adına faaliyetlerde bulunur. Türkiye’de de buna çokça şahitlik ederiz. Maden sahaları yaratarak, barajları yaparak bunu gösteriyor. Devlet ormanları katlediyor, sermayedarlara doğayı peşkeş çektiriyor. Köylüler ise, barındığı, beslendiği ve ürettiği topraklardan mahrum bıraktırılıyor. Havası kirletiliyor, suyu kirletiliyor, besini kirletiliyor… Köylü karşı çıktığında ise  devletin sert müdahalesine maruz kalıyor. Oysa köylünün savunduğu kendi yaşamı. Ancak kendi yaşamında dahi söz sahibi olamıyor. Kendi ürettiğinden tüketemiyor, içtiği suya, yediği aşa para ödüyor. 

İklim değişikliği artık genel bir kriz haline gelmiş durumda. Bunun için çok farklı öneriler ve değerlendirmeler söz konusu. Bu kadar değerlendirmeye karşın ekolojistler ve çevreciler ortak bir paydada buluşamıyor. Bunun sebebi ise çözümü farklı noktalarda görmeleri. Kimi ekolojistler veya çevreciler sorunun kaynağını devlette veya sermayede aramaz. Çözümü bireye indirger. Sistemsel kaynağı ve siyasal sorumluları göz ardı eder.

Sosyal medyada da sık gördüğümüz ‘ekolojik tercihler’ özendirmesi de burada durur. Birey, kendi plastik atıklarını azaltabilir. Atık çıkartma noktasında tüketim alışkanlıklarını azaltabilir, kısa duşlar alarak su kullanımını azaltabilir, bitkisel beslenmeyi tercih edebilir veya dişlerini bambu diş fırçası ile fırçalayabilir. Bu örnekler çevreci yaklaşımlardır, günü kurtarmaya yetebilir ancak dünyayı kurtarmak için yeterli “eylemler” değildir.

İnsanları ekolojik tercihler yapmaya özendirmek, sorunu bireye indirger. İklim krizinde yalnızca insanlar sorumluymuş ve insanların alışkanlıkları ile bunlar giderilebilirmiş gibi bir algı yaratır. Aynı zamanda bireye indirgeme problemi sorunun kaynağını anlamamızda yanılgıya uğramamıza neden olur. Salt insanı suçlamak ‘bu düzen böyle gelmiş böyle gider’ algısını pekiştirmektedir. Öte yandan bunun sorumlusu bizzat sistemin kendisidir. Bireye indirgenen sorunların çoğundan şirketler sorumludur. Faturayı yoksul halka yükleyip sorumluluğu üstlenme çağrısının yapılması büyük haksızlıktır. Bu haksızlık da devletin sermayedarın sorumluluklarını örtülemeye yaramaktadır.

Kalıcı etkiler yapmak istiyorsak sorun temelini bulmalıyız. Halk toplu taşıma kullanmaya itiliyor, öte taraftan zengin sınıf lüks yatlarıyla geziyorlar. Meselemiz iklim krizi ise iklim krizine yönelik çabalarımız varsa zengin sınıfın yarattığı kirliliğe odaklanmak gerekiyor. İklim krizinde de günah yine işçinin oluyor. İklim Krizi Sanayi Devrimi ile giderek pik yapmaya başlıyor. Sanayi Devrimi’nde kapitalist üretim tarzı benimseniyor geleneksel üretim tarzının yerini alıyor. Bu noktada insanın yaşam şartları da değişiyor. Ancak o zamandan bu zamana kadar sorumlu aynı kalıyor yalnızca etkileri değişiyor. Asıl yapmamız gereken kapitalist üretim tarzını terk etmektir. Çünkü sınırsız üretim, tüketimi de beraberinde getiriyor. Tüketim ise bu dünyanın sonunu getiriyor.

Özetle; nereden bakarsak bakalım sonuç ve sorumlu karşımızda duruyor. Ama bu sorunun mağduru milyonlarca insan henüz sorumluyu göremiyor.

Ekolojistler veya çevreciler olarak çözmemiz gereken ana problem ekolojik felaketin faillerini görmektir. Buna zorunluyuz.  Bu sorunu çözdükten sonra atılacak adımları belirlemek daha kolay hale geliyor. Aslında mesele çok açık. Hangisinden yana olmalıyız: Doğayı koruyan köylüden yana mı yoksa bilinçli/bilinçsiz sermayenin sırtını sıvazlayan taraf mı?



Ocak 2026
PSÇPCCP
 1234
567891011
12131415161718
19202122232425
262728293031 

More in Ekoloji