Connect with us

Editörün Seçtikleri

Güncel Politik Panorama Işığında “TC” İktidarının Savaş Politikaları ve Kayyım!

AKP/MHP iktidarı ezilenlere karşı sürdürdüğü savaş politikasının bir biçimi olarak, yürüyüş, miting, grev, boykot, doğanın talanına karşı protestolar ve benzeri demokratik hareketlere karşı şiddet kullanarak bastırmakta, devrimci, demokratik, sosyalistleri tutuklamakta ve devrimci dinamikleri tasfiye etmek esas amaçları haline gelmiş durumda.

Yaşadığımız dünyada çok hızlı gelişmeler ve değişmeler yaşanmaya devam ediyor. Bu gelişmeler, devrimci komünist hareketlerin cephesinde olduğu kadarıyla, kapitalist ve emperyalist sistemde de yaşanıyor. Dünyanın her coğrafyasında iki zıt kutup arasındaki çelişkilerin şiddetsiz çözülmemesi sonucu her iki sınıf birbirini sindirme/yok etmek ve etki altına almak için stratejiyi güçlendiren taktiksel hamleler yapılmaktadır. Antagonist çelişkiler olarak tarif edilen bu uzlaşmaz sınıf düşmanlığı üzerinde karşılıklı planlar, projeler yapıyorlar.

Sosyalistler, gerici kapitalist tekkelerin elinde olan sermaye düzeninin yerine, işçi sınıfının önderliğinde emekçilerin iktidarının kurulması için halkın demokrasi mücadelesini örgütlemektedirler. Bu gerici sermayeyi alt etmek amacıyla yeni direnişleri yaratmak ve sermaye iktidarına son darbeye vurmak için legal/illegal, kanlı ve kansız mücadele biçimlerini birleştirerek en son savaşa hazırlanıyorlar. Burjuvazi ise iktidarını sürdürmek, gerici faşist aygıtını, kolluk kuvvetleri aracılığıyla korumaktadır. Bu uğurda paralı militer güçlerin katliam ve şiddet araçlarını sadece uygulamakla kalmamaktadırlar. Keza denetimlerindeki medya; televizyon ve burjuva gazetelerinde paralı kalemşorlar aracılığıyla yazı yazanlar, yazarlarıyla iktidarlarını yaşatmak ve sürdürmek istiyor. Bu iki kesim arasında belirli dönemlerde siyasal politik ve ekonomik kaygılardan dolayı ara tabaka olur, ancak sınıf mücadelenin keskinleşmesiyle bu ara tabaka herhangi bir tarafta yerini alacaktır/alıyor. Böylece sınıf mücadelesi daha berrak daha fazla keskinleşecektir.

Türkiye ve Kuzey Kürdistan başta olmak üzere, yaşlı dünyamızın ekseni bunu gösteriyor, ulusal ve sınıf mücadelesiyle her taraf çalkalanıyor. Sermaye iktidarı her yönüyle bir çıkmaz içindedir, bu durum kendi düşmanı yani emek cephesi ile keskinleşen mücadeleyi doğurmaktadır. Burjuvazi gelişen toplumsal mücadelenin önüne geçmek amacıyla bölgesel savaşlar, bazı ülkelerde ırkçılık, bazı toplumların aralarına dinsel ve kültürel düşmanlık tohumlarını ekerek dövüştürmektedir. Dünyamız üzerinde yaşanan o korkunç ikinci paylaşım savaşı sonrası, kapitalist ve emperyalist devletlerin sürdürdükleri yayılmacı politikalarını sürdüremez duruma geldiklerini rahatlıkla diye biliriz. Sermayenin yayılması ve merkezileşmesi bugünkü dönemde yaratılan bölgesel savaşların yeni bir dünya savaşına doğru gitme tirendi yaşanıyor. Büyük kapitalist ülkeler dünya savaşının ön hazırlıkları olarak silah üretimini daha hız verdiklerini-geliştirdiklerini, savaşa hazırlık tatbikatları bölgesel savaşlar olarak deneniyor/yapılıyor. 18 yaş üstü gençlerin silah altına (askerliğe) alma zorunluluğu şart koşuluyor. Böylece devletler militarist yapısını bu boyutuyla yeniliyor ve güçlendiriyor. Savaş üzerine inşa edilen ordular, böylece ülkelerin bütçelerin büyük bir bölümünü savaşa ayrılıyor. Mali ve siyasal olarak emperyalistlerin etkisi altında olan Türkiye ve Türkiye benzeri geri kalmış kapitalist ülkelere son yapılan G7 zirvesinde bir kez daha görevleri ve NATO ekseni içinde kalmayı hatırlatılıyor. Yani kapitalist tekeller, çok ağır bunalımda kurtulmaları için ülke içinde arka bahçesini sağlama alarak, ülke dışında saldırgan politika izliyor.

Tek bir ülkenin sorunu olmayan, dünya genelinde süren ekonomik bunalım söz konusudur. Bunun sonucunda devletler gerici faşist baskıları emekçilere karşı artırarak sistemlerini sürdürmektedirler. Tüm ülkelerin siyasal ve ekonomik belirlemesinde savaş siyaseti etkin hale geldiğini rahatlıkla diye biliriz. Bunlara biz, insanlık düşmanı, doğa ve bütün canlı varlıkları hiçe sayan bir savaş, haksız savaş siyaseti olduğunu söylüyor ve altını çizmek istiyoruz. Türk devletinin tarihte gelen rotası kirli savaşı sürdürmekti yani; soykırım, katliamdı, kısacası devlet sopasını azgın baskılarla sürdürmekti. Türk devletinin iç siyasette ve gerekse de komşu ülkelere karşı yürüttüğü politika, dış politika da izlediği siyaset, kapitalist devletlerin siyasetinde bağımsız değildir. Emperyalist sisteme bağlılığı sürdüğü sürece, kapitalist ve emperyalist devletlerin girdikleri ekonomik krizlerin faturasını Türkiye ve benzeri geri ülkelere çıkarılmaktadır. Bu gerçeklik, ekonomik bunalımları sürekli etkin biçimde Türk ekonomisine yansımakta olduğu bir gerçekliktir. Ekonomik olarak düzlüğe çıkmak için daha önce denenen tüm ekonomik politikalar başarısız olmaları işte tam da belirttiğimiz noktadan ibarettir. Ekonominin güçsüz olması, devrimci durumun olgunlaşması, yönetenlerin ise eskisi biçimiyle sistemi sürdüremez hale gelmeleri, hâkim sınıflar arasındaki çelişki keskinleşmesi, milliyet ve azınlıkların sistemle sorunları vb. yani tüm toplumsal çelişkilerin keskinleşmesini sağlamaktadır. Siyasi ve ekonomik kriz, siyasal planda hâkim sınıfların kendi arasındaki çelişki, Kürt ulusunun haklı savaşı, milliyet ve azınlıkların özgürlük mücadelesindeki çelişkiler yumağı her gün daha da boyutlanarak büyüyor. Türkiye’deki siyasal fotoğrafın mevcut durum aşağı yukarı budur. Türk devleti, bütün bu toplumsal çelişkileri hâkim sınıfların istediği doğrultuda ve sermayenin lehine çözülmesi konusunda hem fikirdir. Ancak, devletin çizdiği kırmızı çizgilerde inatla durmaya çalıştığı da bir gerçeklik! Fakat devlette hâkim olan sermaye sınıfının aralarında kısmi nüansların da olduğu açıktır. Kürt sorunun tasfiye etmek için burjuva kliklerin kendi aralarında bölündüğü de bir gerçekliktir. Bize göre burjuvazinin bir kanadı Kürt sorununu zorla-şiddetle bastırmaktan yana, diğer kanadı ise kısmı tavizleri vererek Kürt hareketini çökertme planı ve projesi içerisinde olduğunu söyleyebiliriz. Bugün ki gelişmeler hâkim sınıfların azılı faşist kanadı sisteme hakimdir. Keskinleşen ulusal ve sınıfsal çelişkilerin çözümünü kan ve baskı yöntemiyle bugüne kadar nasıl getirdiyse aynı yöntemle de sürdürmek kararındadır. Dolaysıyla Türk devletin izlediği yol haritası, ulus ve milliyetler sorununu/ işçi emekçilerin sorununu şiddet ve koyu baskılarla zapturapt altına almaya çalışacaktır.

Kürt ulusuna karşı işgalci ve katliamcı politika!

Türkiye devletinin misakı milli sınırları içinde ilhakla tutturulan Kürt ulusu ve özgürlükleri olmayan farklı milliyetlere karşı azgınca saldırı, katliam, soykırım gazetemizin yazıların da sürekli dile getiriyoruz. Dolaysıyla tekrar olmaması açısında bu soruna değinmeyeceğiz. Ancak Türk devletin sürdürdüğü azgın faşist baskılar sürekli devam ettirerek üretimi militarist ve savaş üzerinde yeniden yapılandırmaktadır. GSMH’den (Gayri Safi Milli Hasıla) savaşa aktarılan pay, savaş araçların üretilmesine ağırlık verilmesi, kapitalist ülkelerde teknik savaş araçlarının alınması, silah üretimine lojistik destek, paramiliter yapının kurulması, özel güvenlik şirketlerin ordunun denetimine alınması gibi toplumsal yapı içinde ordunun yeniden dizayn edilmesidir. Yani ileriki süreçte faşist baskılar daha kanlı biçimde emekçileri bulacaktır. Bu gelişmelerin en açık ve berrak tasavvuru Kuzey Kürdistan coğrafyasında saldırılar ve son kayyımlar biçiminde kendisini göstermektedir. Türk devletinin son 44 yıllık tarihini ele alırsak kısacası; Türkiye ve Kuzey Kürdistan da gelişen sınıfsal ve ulusal savaşın bastırılmasını halen gelenekselleşmiş savaş politikaları biçiminde devam ediyor. Milli Güvenlik Kurulunun gündeminde düşmeyen savaş çığlığı, Türk devletinin milli politikası haline gelmiş durumda. Dolaysıyla TC’nin en zayıf karnı; Kürt Ulusunun Kendi Kaderinin Tayın Hakkıdır. Bunun için ulusal savaşları, azınlık ve milliyetlerin Türk devletine karşı örgütlülüğü ve işçi emekçilerin üretimden gelen gücünü bastırarak, sindirerek kırmızı çizgilerini korumaktır. Özelikle Kürt ulusal hareketin bastırması için Türk devleti dış ülkelerden yeni denklemleri kurmaya uğraşıyor, bunun bir parçası olarak, KDP ile kurduğu kirli ilişkiler, Rusya ve NATO’dan karşılıklı beklentileri artıyor.

Türk devleti, yarattığı ırkçı kitlenin duygularını okşamak üzere izlediği, manipülasyoncu bir siyaset daha var ki o da yayılması ve ilhakçı Yeni Osmanlı siyasetidir. Ancak mali olarak güçsüz olması sonucu bunu askeri baskıcı aygıtla sürdürmektedir. NATO gölgesinde yurt dışına gönderdikleri askeri güçlerini dış emperyalist güçlerin istekleri doğrultusunda olmasını dahi iç kamuoyuna farklı yansıtmaktadır. NATO’ya girmek için Kore’ye gönderdikleri askeri güç gibi bugün de NATO’dan bazı tavizleri koparması için askeri kademesini NATO isteği çerçevesinde farklı ülkelerde yerleştirmiştir. Rusya ve ABD devletleri arasında süren çelişkilerden yaralanmak için bazı taktik ve stratejik politikaları uygulamakta ancak bu başarısız siyasal hamlenin sonucunda kendisine daha ağır fatura olarak geri döndüğünü görmekteyiz.

NATO’dan koparmak istediği tavizler Rojava devriminin boğulması ve tasfiye edilmesi için destektir. Türk devletin işgalci yol hattının önünde engel oluşturmamaları istemidir. NATO ve Rusya’yı arkasına alarak kara ve hava hareketiyle Rojava devrimini boğmak için kullandığı seçeneklerin hiçbir şimdiye kadar başarıya ulaşmamıştır. Başarı sağlamayan Türk devleti sınır dışı operasyonlar ve suikastlar düzenlemektedir. Onlarca militan suikast sonucu katledildi. Bu tek tek eylemliklerle bir ulusun varlığını ve taleplerini yok edemeyecekleri gibi geçici askeri başarılar da özgürlük isteğini ve mücadelesini söndüremez. Kürtler, o coğrafyanın en kadim halklarındandır. Medeniyetlerin tarihi bir gün hakikatler ışığında konuşulduğunda, Kürtlerin o coğrafyanın ilk kadim halkı olduğu da görülecektir.

TC ordusunun bugüne kadar karadan yaptığı askeri hareketi, ulusal kurtuluş hareketin tarafında geri püskürtülmüştür, başarılı olamamış büyük kayıp vererek geri dönmüştür. Özel beslediği kelle avcıları gerillaya karşı hiçbir başarı sağlamamıştır. Dolaysıyla tüm militarist yapıyı seferber ederek bir gecede tek adam imzasıyla halkın iradesi kayyımlarla gasp etmesi bu askeri başarısızlığın bir sonucudur. Savaşta başarı sağlamayan AKP/MHP iktidarı; halkın iradesine saldırmaktadır. En son seçimlerde DEM Parti’nin, kazandığı Hakkâri belediyesine kayyım atanması, süren savaşta Kürt halkın savaşımın sınırlarını daraltma politikasının bir biçimidir. Savaş yalnızca iki ordunun karşılıklı dizilerek biri biriyle çatıştığı bir durum değildir. Çok yönlü mücadele biçimleri ve örgüt biçimleriyle esnek politikalarla yürütülen kanlı ve kansız mücadele biçimlerin iç içe geçmesidir. Hakkâri belediyesine atanan kayyımda bu eksen içine okumak gerekiyor. Kısacası, Türk devletinin bugün izlediği siyasi ekonomik ve askeri politikası gelenekleşmiş klasik biçimi olan ezme, yok etme politikasıdır. Kayyımlarda bu politikanın bir biçimidir.

 Savaş politikasının bir ayağı olarak kayyım!

Türk devletinin tarihin derinliklerinde var olan halkın iradesini hiçe sayma, zorla baskı altına alarak yönetme politikası eskilere dayandığını yüzeyselde olsa belirtmiştik. Belirli dönemlerde bunları sinsice uzun süreye yayan stratejik planlarla yapılmakta belirli dönemlerde savaşın bir biçimi olarak devlet sopasını kullanılarak gerçekleştirilmektedir. Kayyımlar, sindirmeler ve benzeri Kürt ulusunun haklı mücadelesini bastırmanın savaş halidir. Kürt halkına boyun bükme ve itaat ettirme politikası için tüm devletin organlarını seferber ettirmedir. AKP ve MHP kliğinin ağırlıkta olduğu 10 senelik bir süreç içinde yerel yönetimlerine kayyım atanması Kürt halkın iradesinin zorla bastırarak, bağımsız özgür bir uluslaşmaya giden yollarını engelleme çabası gereği kayyım atanmaktadır.

Türk devletinin kayyımla amaçladığı iki sorun bizim için önemlidir. Birincisi biraz önce vurgu yaptığımız, ‘güçlü devlet’ olgusunu geniş kitlelere kabul ettirmektir. Kürdistan’da büyüyen toplumsal çalkantıların genişlemesini engellemek için devletin yüceliğini ve ilhakçı otoritesine, halka itaat etmesini kabul ettirmek ve halkı susturmaktır. İkincisi, demokrasi güçlerini ve Kürt ulusunun temsilcilerinin yerel yönetimleri kazanmaları ve yönetmeleri herhangi bir yerde başarısı toplumun değişik farklı coğrafyasında yaşayan emekçilerin eğitmesi ve dönüştürmesi için canlı bir pratik olmaktadır. Buradaki başarı üzerinde halkın yerel alanlarda seçimleri kazanma imkânın olduğu ve halkın kendisini yönetme durumda olabileceği gerçeği kitlelerin inanması ve görmesi canlı pratikle yaşamaları, Türk devletin sisteminde fay hatların açılması ve kırılması olacaktır. Kürt halkının, emekçilerin iradesiyle seçilen belediyelerin ekonomik ve siyasal olarak halkın iradesiyle yönetilmesi, devletin siyil hegemonyasının o alanda zayıflamasını sağlar ve ulusal bilincin gelişmesi, sınıf bilincin filizlenmesi olacaktır. Büyük devlet manipülasyonları kâğıttan kaplan olduğunu, sermaye iktidarının belediyeciliği ile halkçı belediyelerin arasındaki farkın ortaya çıkması kitleler tarafında görünmesi sağlanır, bu gerçeklik üstte vurgu yaptığımızı haklı savaşların açık alandaki siyasi potansiyelin gelişmesi genişlemesine vesile olur. Türk devleti bunu iyi bildiği içindir ki, belediyeleri hedef almaktadır. Bu gerçekliği bilen Türk devleti, sürekli yerel yönetimlerde halkın kendisiyle seçilen belediyelere kayyım atamakta, belediye başkanlarını, çalışanlarını tutuklamaktadır. Hakkâri Belediyesi’ne kayyım atanması böyle okunmalıdır ve böyle anlaşılmalıdır.

İşçi emekçilerin geçim sıkıntısı ve faşist saldırılar had safhaya ulaşmıştır. T.C tarihinde enflasyon, devalüasyon, para politikası, para kuru, zamlar vb. sorunların tartışması sürekli gündemde olmuştur. Türkiye gibi geri kalmış ülkelerde daha fazla bu sorunlar gündeme gelmektedir. Belirli dönemlerde bu sorunlar sıkça olur, belirli dönemlerde etkin şekilde halkın gündemine oturur. Bugün de halkın en fazla tartıştığı geçim sorunudur. Yıllık enflasyon %75 yükselmiştir, istihdam olmaması sonucu işsizlik 10 milyon üzerine çıkmıştır. 2024’ün ilk beş ayında fiyatlar yüzde 22,72 artmıştır. Dört kişilik bir aile için açlık sınırı 17 bin lirayı, yoksulluk sınırı 60 bin TL olmuştur. Hazine ve Maliye bakanı/Merkez Bankası başkanları sürekli değişiyor, ancak tüketim mallarına her gün gelen zamlar engellenmiyor. Türkiye Cumhuriyeti Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in, haziran ortasında açıkladığı tasarruf paketi ve vergilendirme politikası geçmişte olduğu gibi sermaye sınıfını sevindirmiştir. Sıkı para politikası ile emekçilerin alım gücünü geriletmiştir. Daha fazla tüketim kredileri kullanan kişilerin kredi faizlerinin yüksek olması sonucu milyonlarca kişinin icralık olması yoksulluk sınırın genişlediğini gösteriyor. Yoksulluk sınırı her gün sürekli artıyor, açlık sınırı içinde yaşayan sayı genişliyor. Asgari ücretlerin kısmı yükletilmesi sürekli enflasyon altında kalmıştır. Kısa süre içinde asgari ücretle alınan ek gelir erimiştir. Kısacası, işçi, köylü, çiftçi, öğrenci, memur, emekli sosyal hayatını devam ettirmek için en kötü ekonomik koşullar içinde yaşamak zorunda bırakılmıştır.

Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da yapılan anketlerde, anketlere katılan her bir bireyin bağıra bağıra sistemden, yani yönetenlerden rahatsız olduğunu söylemektedir. Her toplumsal kesimin tartıştığı geçim sorunu bu anketlerle de anlaşılmıştır. AKP/MHP iktidarı emekçilerin demokratik ve ekonomik talepleri için yaptığı grevleri ve protesto hareketlerine karşı şiddetle cevap vermektedir. İşçilerin üretimden uzaklaştırma, tutuklama, polis ve jandarma dipçiği ile ezmeye çabalaması bir kereye mahsus olmadığını, süreklik arz ettiğinin altını çizmemiz gerekir. İşçi ve emekçiler yaşam mücadelesi verirken, sermaye iktidarı emekçilerin sırtında azami kâr elde etmekte sermayesini sürekli büyütmektedir. Bankaların kar oranı her sene yükseliyor. Sanayi sermayesi işçilerin iş gücünü ucuz ücretle satın alarak, daha fazla kendisi için çalıştırarak artı değer sömürüsünü büyütmüştür. Çiftçinin tarladaki ürünleri nerdeyse bedavaya alınmaktadır. Üniversiteyi bitiren öğrenci mezuniyetine denk düşen iş bulmadığı için emeğini kapitalistle ucuza satmak zorunda bırakılmıştır. Kadınların toplum içinde ikinci baskıları yalnız siyasal atmosferde yaşamamaktadır, üretim içinde erkeklerle aynı iş yapmalarına rağmen kapitalistler düşük ücret ödeyerek kazanç sağlamaktalar. Tüm bu gelimeler, geniş kitlelerin geçim sıkıntısından dolayı 31 Mart seçimlerde AKP’nin siyasi etkisi kitleler içinde gerilemiştir. Ancak sermaye sınıfı AKP’nin yerini dolduracak yeni gerici aktörleri sahneye çıkarıyor. Üstte belirtiğimiz gelişmeler üzerinde halkın kendi gerici siyasal etkileri içinde toparlamak ve örgütlemek için hâkim sınıflar birbiriyle yarışmaktalar. Halka şirin görünerek emekçilerin haklarını savunduğu söyleyerek halkın taleplerini savunduğu görünümü verilerek, karşılıklı biri birlerinin kısmi kirli elbiselerini ortaya çıkararak kitleleri herhangi bir burjuva partisi içinde toparlamak isteyeceklerdir. Gerçekte ise aralarında süren çelişki siyasi ekonomik rant kavgasından başka bir şey değildir.

AKP/MHP iktidarı ezilenlere karşı sürdürdüğü savaş politikasının bir biçimi olarak, yürüyüş, miting, grev, boykot, doğanın talanına karşı protestolar ve benzeri demokratik hareketlere karşı şiddet kullanarak bastırmakta, devrimci, demokratik, sosyalistleri tutuklamakta ve devrimci dinamikleri tasfiye etmek esas amaçları haline gelmiş durumda. Bir mayıs yürüyüşünde Taksim Meydanı’na çıkanları şiddet kullanarak tutuklaması faşist devletin kitlelerin en geri taleplerini dile getirmesine bile tahammülsüzlüğün göstergesidir. Kitleye önderlik edenleri hapishanede rehin tutarak direnişleri tasfiye etme cabasından en küçük bir esneme göstermiyor.

Türk devletin saldırıları, sadece bunlarla sınırlı değil; devletin hâkim olduğu tüm askeri araçları ve yetiştirdiği, eğittiği tüm kolluk kuvvetlerini seferber ettirerek savaşla sonuç almak istemektedir. Küçük bir gerilla birime yüzlerce kolluk kuvvetleri askeri savaş araçları, savaş uçuklarıyla saldırmaları bunun göstergesidir. İkincisi: Toplumsal atmosferi zehirlemek için sosyal medyanın üzerinde yalan haberlerle devrimcileri ulusal hareketi kınayan aleyhine haber yapan havuz medyası bilinçsiz kitlelerin üzerinde siyasal etki soncu, kirli savaşa direk yardımcı olmaktır. Üçüncüsü: Devrimci literatürü ve isimleri kullanarak, komünistleri ve yurtsever önderleri ve onların sahip olduğu kurumlara karşı kin ve öfkeyi kusmakta ve algı operasyonu yapmaktadır. Bu propaganda şekli CIA tarafında İkinci Emperyalist Dünya Savaşı sonrası SSCB’ye karşı ağırlıklı olarak kullandığını biliyoruz. İkinci Emperyalist Dünya Savaşı sonrası laboratuvarlarda sahte belgeleri ve bilgileri üreterek komünistlere karşı anti propaganda kampanyasını açmışlardır. Türk devletin en fazla kullandığı yöntem budur. Her üç alanda belirtiğimiz karşı devrimci saldırlar, faşist devletin devrimcilere kaşı savaşı büyütmedeki ısrarını gösteriyor.

Hakim sınıflar arasında süren dalaş!

Bu sorunlar gazetemizin geçmiş sayısında geniş kapsamlı olarak ele alınmıştı. Yazımızın bütünlüklü olması açısında bir paragraf burada eklemek istiyoruz. T.C kuruluşundan itibaren iktidar da olan burjuva kılığı ile iktidar da olamayan sermaye partilerin arasında sürekli bir iktidara hâkim olma mücadelesi olmuştur. Bugün de hâkim sınıflar arasında süren çelişkinin CHP ve iktidar arasında görünmesi hangi burjuva kliğin halkı yöneteceği sömüreceği ve arka planda hangi emperyalist devletin siyasi ve ekonomik politikasının uygulanacağı kavgasıdır. Kitleler içinde etkisini kaybettiren AKP yerine CHP’nin iktidara taşımanın çabasını sürdüren kapitalistler kendisine en iyi uşak hangisinin olacağı gerçeği üzerinde rekabet sürdürmektedir. CHP’yi ‘sosyal demokrat’ olarak değerlendirdiği Avrupa sermayesini arkasına alarak iktidar olma çabası Avrupa devletlerin sürekli rüyası olmuştur. İleride CHP yöneteceği iktidar Avrupa devletlerin sermayesi ve sistemleri doğrultusunda olacaktır. CHP’nin yönümüzü Avrupa’ya çevirelim demeci, Avrupa kapitalist devletlerin bekçiliğini yapmasının sonucudur.

Bugün sınıf mücadelesinin boyutu!

Geri kalmış ülkelerde ekonomik ve siyasi istikrarsızlık ve krizden dolayı sürekli devrimci hareketin üzerinde yükseldiği devrimci durum sürekli olmuştur. Yazımızın içinde ezilenlerin derin öfkesi ve hâkim sınıfların yönetemez durumda oldukları, kendiliğinden gelişen hareketlerin olduğunu vurguladık. Fakat bu objektif gelişmelere uygun devrimci kurumların ve sosyalist kurumun kendiliğinden gelişen hareketlere siyasi ve pratik olarak önderlikte zayıf oldukları gazetemizin farklı sayılarında değinmiştik. Devrimci durumun iki yönlü avantajları ve dezavantajları bugün görünmektedir.

Birincisi; birleşik devrimci mücadelenin doğru ilkeler temeline ileri taşıyarak, silahlı mücadelenin tecrübeleri ve deneyleri üzerinde ayağa dikilmesi açısında Kürt Ulusal hareketin var olması önemli bir avantajdır. İkincisi; Türkiye Kuzey Kürdistan coğrafyasında ezilen yoksul halkın parlamentoda ve düzen içinde beklentisi halen ağırlıktadır. Bu durum emek cephesi açısından en büyük tehlikedir. Lakin, emek cephesi dağınık ve örgütsüzdür. Bu durum son seçimlere öncelikle bakış açısı ve kitlelerin katılım oranı bunu göstergesidir. Dolaysıyla legal alandaki mücadele ve örgütleme biçimlerini küçümsememek gerekiyor. Fakat bu legal olanakları ve çalışmaları devrimci hareketin dinamiklerini güçlendiren kitleler içinde siyasal propagandasını yayan politik bilinci kitlelere taşıyan organlar ve mücadele biçimleri olmalıdır. Ancak belirli dönemlerde legal olanaklar amaca dönüştürülmüştür. Kısacası; devrimci hareketin içinde bulunduğu durumun zayıf olduğu gerçekliğini kabul ederek hareket edilmelidir. Durumu olduğu şekliyle tanımlamayı başarmayan bir sıçrama yapamaz. Geleceği inşa edenler, geçmiş zaaf ve kazanımlarını masaya yatırarak üzerinden gelecek inşasını sürekli kılabilirler. Emek cephesinin, inişli çıkışlı tarihi vardır. Büküntüler ve yükselen sınıf hareketi dalgası bu tarihsel gerçeğin yasasıdır. Süreç dinamiktir ve ezilenler bu kuşatmayı kıracak güce sahiptir.

Bu yazı ilk olarak Halkın Günlüğü Gazetesi’nin Temmuz 2024 sayısında yayımlanmıştır.



Ocak 2026
PSÇPCCP
 1234
567891011
12131415161718
19202122232425
262728293031 

More in Editörün Seçtikleri