Connect with us

Editörün Seçtikleri

İşçi Sınıfının Mücadele Araçlarından Biri Olan Sendikalar Üzerine- 2

Kuşkusuz, sendikalar sınıfın iktidar araçları değildirler. Ama sınıfı sistem içine hapseden araçlar da olmamalıdırlar. Sınıfın ekonomik, demokratik ve sosyal hakları için mücadele ettikleri ve sermayeden korumaya çalıştıkları kadar, sınıfa, sınıf bilinci ve kültürünü taşıyan, grev ve genel grev gibi mücadele yollarıyla sınıfı, sınıf mücadelesine hazırlayan, mücadelenin militan öznesi haline getiren politikaları olmalıdır.

Geçen sayımızda sendikalaşmanın tarihsel gelişimi ve genel olarak işçi sınıfının mücadelesindeki önemi üzerinde durmuştuk. Bu bölümde ise, esas olarak günümüz sendikacılık anlayışı ve pratiği ile sınıf sendikacılığı üzerine düşüncelerimizi okurla paylaşmak istiyoruz.

Türkiye-Kuzey Kürdistan’da, batıya nazaran sanayileşmenin oldukça geç gelişmesi (ki bunda ülkenin ekonomik ve siyasi olarak emperyalizme bağımlılığının, yarı-feodal üretim ilişkilerinin o dönem için üretimdeki öneminin vb. ciddi payı olduğunu anlamak gerekiyor), doğal olarak sanayi sektöründeki istihdam oranının da düşük seviyelerde seyretmesine yol açmıştır. Bundan kaynaklı olarak, dönem dönem bazı sendikal mücadeleler yürütülmekle birlikte güçlü bir sendikal örgütlülük oluşturulamamıştır. Esas olarak, yasal anlamda hem sendikal hakların hem grev hakkının hem de toplu sözleşme hakkının 1960’lardan itibaren elde edildiğine tanıklık ediyoruz. Tabii burada devletin sendikalaşmaya karşı yasakçı, baskıcı, faşist politikasını unutmamak gerekiyor.

1980’li yıllardan itibaren neo-liberal ekonomi politikalarının emperyalist sermayenin dönemsel politikası olarak öne çıkması ve özel sermaye adına uluslararası alanda emek cephesine çok yönlü darbeler vurması, sendikaların geleceği hakkında önemli tartışmalara yol açmıştır. Bunları şu üç ana başlık altında özetlemek mümkündür.

Birincisi; sendikalar, önemli güç kaybından ötürü işlevsiz hâle gelebilirler.

İkincisi; sendika-işveren ilişkileri, çatışma yerine iş birliği yoluna girerek güçlerini koruyabilirler.

Üçüncüsü; sendikalar kendilerini revize ederek, mevcut gelişmelere ayak uydurup varlıklarını devam ettirebilirler.

İşçi sınıfının lehine değil, uluslararası sermayenin lehine süren bu tartışmalar sürecinde, Türkiye’de bulunan DİSK dâhil sendikaların ve konfederasyonların zaman içinde etkisizleştirildiğine tanıklık ediyoruz. Bunu daha iyi anlamak için şu verilere bakmakta yarar vardır: “1999–2012 tarihleri arasında sendikalaşma oranlarına bakıldığında, OECD ülkeleri ortalamasında %20’lik bir düşüş görülürken; Türkiye’de %55’lik bir düşüş görülmektedir. 2017 yılı verilerine göre Türkiye, %8,6 ile sendikalaşma oranı OECD ülkeleri arasında en düşük ülke konumundadır.”

Bununla birlikte, toplu iş sözleşmesi konularında da Türkiye sendikalarının iyice dar bir alana sıkıştırıldığı gözden kaçmamaktadır. “2016 yılı itibarıyla toplu iş sözleşmesi aracılığıyla sendikal haklarını kullanabilen işçilerin OECD ortalaması %32,2 iken; Türkiye’de bu oran %7 düzeyinde kalmıştır.” (OECD verileri, 2016)

Bu veriler, dünya genelinde olduğu kadar Türkiye özelinde de sendikalaşma oranlarının ve toplu iş sözleşme haklarının düşük olmasının sebeplerinin sorgulanmasını gündemde tutmaktadır. Kuşkusuz, uluslararası sermayenin bekçiliğini yapan devletin faşist baskıları burada önemli bir yer tutmaktadır. Ancak bu, tek başına meseleyi açıklamaya yeterli değildir. Teknolojik gelişmelerin üretim alanında ciddi değişimler meydana getirdiğini; işçi sınıfının gövdesinin bir hayli genişlediğini, hizmet sektöründe çalışanların oranının sanayi kesiminde çalışanlardan daha fazla olduğunu; iş gücünün eğitim durumuna bakıldığında yükseköğrenimlilerin istihdam oranlarının giderek yükseldiğini görmekteyiz.

Daha nitelikli iş gücünü oluşturan bu kesimler, bireysel pazarlık gücüne sahip olmalarından ötürü sendikalara fazla ihtiyaç duymamaktadırlar. Bunlarla birlikte, özelleştirme uygulamalarının alabildiğine yaygınlaşmış olması, sosyal devlet politikalarının rafa kaldırılması, küçük ve orta ölçekli iş yerlerinin artması, kayıt dışı istihdamın artması gibi bir dizi neden bir araya gelince, sendikaların gücünün zayıflamasının nedenlerinden bir kısmını oluşturmaktadır. Yine esnek çalışma biçimlerini de hatırlatmak gerekir. Bu çalışma biçimi de sendikaların etki alanını daraltmaktadır. Esnek çalışma biçimi, normal standart iş kapsamı dışında kalan çalışma biçimi olarak adlandırılabilir. Yani düzenli bir iş yerinde çalışma yerine; kiralık olarak bir iş yerinden bir başka iş yerine istendiği zaman gönderilebilen, sosyal hakları alabildiğine kısıtlı olan, hatta çoğu zaman işsiz kalma riski bulunan, tam da işverenin istediği bir çalışma biçimidir. Teknolojinin gelişmesiyle birlikte farklı iş sahaları da ortaya çıkmaya başlamıştır. Mesela; evde çalışma, part-time çalışma, tele-çalışma gibi istihdam biçimleri de klasik sendikacılık durumunu zorlayan konulardır.

Sermayenin Azgın Saldırılarına Karşı Stratejik Yönelim

Bunların dışında daha pek çok değişim ve dönüşümden söz edilebilir. Sadece üretim alanındaki değişimden söz etmiyoruz. Toplumlardaki sosyolojik değişimden, kültürel değişimlere, hatta iklim değişikliklerine kadar tüm canlıların hayatına dokunan bir değişimden söz ediyoruz. Bu durum, sendikalaşmanın da gözden geçirilmesini beraberinde getirir. Sermayenin alabildiğine yoğunlaşması ve küreselleşme süreciyle birlikte, sendikaların da kendi örgütsel yapılarını yenilemeleri, sermayenin azgın saldırılarına karşı koyabilecek stratejik birtakım yönelimlere girmeleri gerekir. Ki bugünden, yeni sendikal anlayışların ortaya çıktığını görmekteyiz. Bunlar, üyelerine yönelmeyi esas alan “hizmet sendikacılığı” ve toplumun tüm kesimleriyle kucaklaşmayı esas alan “toplumsal hareket sendikacılığı” nitelemelerine sahip sendikalardır.

“Hizmet sendikacılığı”na Avustralya Sendikalar Konfederasyonu (ACTU) örnek gösterilebilir. Bu sendika, “üyelerine alışverişte imtiyaz sağlayan bir alışveriş kolaylık kartı çıkarmıştır. Düşük maliyetli kredi kartı, sigorta, seyahat paketi gibi tüketim kolaylıkları sağlayan bir program uygulamaya koymuştur.” Türkiye’deki memur sendikalarında da benzer uygulamalara rastlanmaktadır. “Toplumsal Hareket Sendikacılığı” ise esas olarak Latin Amerika ülkelerinde, yalnızca kendi üyelerinin çıkarlarıyla sınırlı olmayan, daha geniş bir toplumsal hedefi odağına alan bir sendikal hareket olarak ortaya çıkmıştır. Kuşkusuz, ortaya çıkan her bir sendikal örgütlenmenin tartışmalara açık bir ideolojik şekillenişi vardır. Bu makalede olmasa da ileriki süreçte bunları daha derli toplu tartışma fırsatlarımız mutlaka olacaktır.

Küreselleşen neo-liberal sermayenin saldırıları karşısında, farklı anlayışlara sahip sendikaların ortaya çıktığına ya da yeni faaliyet biçimleri geliştirdiklerine tanıklık ediyoruz. Bunun böyle olması da kaçınılmazdır. Madem ki hayatın her alanında değişimler yaşanıyorsa, mücadele araçlarının da kendilerini yenilemeleri gerekir. Başka türlüsü de düşünülemez zaten. Klasik anlamda tek bir sendikal modelin takip edilmesi, değişmez bir kural olarak görülmesi hem gelişmenin kendisine hem de diyalektik materyalizme ters bir anlayış olur. Her alanda olduğu gibi sendikalar da üretim alanında meydana gelen değişimlere ayak uydurmayı becermek, buna uygun örgütlenmek ve politikalar üretmek durumundadır. Bu, her ülkede bire bir aynı olacak anlamına gelmez. Her ülkenin kendi somut değişim ve dönüşüm gerçekliği esas alınarak sendikal örgütlülük yoluna gidilir. Amaç olarak sendikaların ortak bir paydası olsa da (işçi sınıfının çıkar ve menfaatlerini temsil etmek), izleyecekleri mücadele yol ve yöntemleri ile örgütlenme biçimleri bir ve aynı olamaz. Değişmez kurallara göre değil, somut gelişmelere göre hareket etmek durumundadırlar. Düne göre bugün nasıl bir mücadele yol ve yöntemi içinde olacağız? Çözüm önerilerimiz nedir? Daha da önemlisi, sendikalaşmayı hangi anlayış üzerinden inşa edeceğiz? Marksist bir sendikal anlayış mı, yoksa reformist, ekonomist, anarşist ya da giderek yaygınlaşan sivil toplumcu anlayışlara göre mi? Kısacası, “nasıl bir sendika” sorusu bugün herkesin sorduğu ve tartıştığı temel sorudur.

Burjuvazi, işçi sınıfının kendi örgüt araçlarını yaratmasını engellemek için bin bir yola başvurarak hep engellemeye çalıştı. Bugün de bu sevdasından vazgeçmiş değildir. Kâh sendikaları yasakladı, kâh “sınıf mücadelesi diye bir şeyin olmadığı” yalanına sarılarak, ideolojik bulanıklık yaratma yolunu seçti, kâh “kapitalizmin insanlık için son durak olduğu” saçma iddiasıyla işçi sınıfını mücadeleden caydırmaya çalıştı vs. kuşkusuz, bunların hiçbir etkisi olmadı demiyoruz. İşçi ve emekçi sınıflar üzerinde olduğu kadar, onların örgütlü gücü ve mücadele araçları olan sendikalar üzerinde de sınıf uzlaşmacı etkiler yarattı. Bu daha çok kendisini “Marksizmin eskidiği” “emek-sermaye çelişkisi değişmiştir”, “işçi sınıfı değişmiştir” doğal olarak işçi sınıfının devrimdeki rolü masaya yatırılmalıdır türünden gayri bilimsel iddialar ortaya serilmektedir. Bütün bu iddialardan kaynaklı olarak da dolaylı olarak, Marksist sınıf sendikacılığının devri kapanmıştır demeye getiriliyor.

Sınıf Sendikacılığı

Yukarıda ifade ettiğimiz farklı ideolojik anlayışlar bire bir aynı olmasa da tarihsel olarak hep vardı, bugün de devam ediyor. Hem ülkemizde hem de dünya genelinde esas olarak hâkim sınıfların hem ideolojik hegemonyası hem de fiili baskıları sonucu, sınıf uzlaşmacısı sendikal bürokratlarının yönetimde olduklarına şahitlik etmekteyiz. Doğal olarak bu durum, işçi sınıfını kendi sınıfsal mücadelesinden uzaklaştırmaktadır. Sermaye sınıflarının saldırılarına ve sendikal bürokrasisine karşı, sınıfı, sınıf mücadelesi etrafında örgütlemek önemli bir yerde durmaktadır. Yaşanan bir dizi gelişmeden kaynaklı, sendikaların somut duruma cevap olabilecek şekilde yeniden inşaları kaçınılmazdır. Zaten, işçi sınıfının mücadele tarihine bakıldığında, sendikaların sürekli kendilerini yeniden inşa ettiklerini görürüz. Diyalektik anlamdaki bu Marksist inşa süreci, sendikayı bir sınıf örgütü olmaktan çıkartan değil, tam aksine daha güçlü kılan bir zemin üzerinde inşasının sağlanması mücadelesi olmuştur.

Bir dizi gelişmenin içinde, belki de özellikle tartışılması gereken konuların başında işçi sınıfının durumu gelmektedir. Aslında uzunca bir dönemden beridir de tartışılmaktadır. İşçi sınıfı yerine “Prekari” deyimini geçirmek isteyenlerin olduğunu sağır sultan bile duymuştur. Bu kapsamlı meseleyi burada irdelemeyeceğiz. (Bahsettiğimiz söz konusu içerik, Sınıf Teorisi’nin 2022-1. sayısında yayımlanan “Proleterya mı, Prekarya mı Tartışmaları Bağlamında” başlıklı yazıda mevcuttur.) Ancak bir iki konunun altını çizmekte fayda var. İşçi sınıfının nitel bir değişikliğe uğradığını söylemek elbette aptalca olur. Ama yüz–iki yüz yıl önceki durumunu olduğu gibi koruduğu iddiası da diyalektik materyalizmle bağdaşmaz. Dün, esas olarak işçi sınıfı fabrikalardaki çalışanlarla açıklanırken, bugün artık bu gövde alabildiğine büyüdü. Hizmet sektörü, beyaz yakalıların önemli bir kısmı sınıfa dâhil oldu. Ama bu, emek ile sermaye çelişkisinin temel çelişki olma gerçeğini değiştirmez. Tam aksine, emek ile sermaye arasındaki uzlaşmaz çelişkinin daha da yoğunlaştığını gösterir. Sırf sadece bu yüzden bile sendikaların yeniden inşası gündemimize girmek durumundadır. Bu inşa, sınıfın devrimci mücadeledeki rolünü sekteye uğratacak uzlaşmacı, reformist ve ekonomist bir inşa değil, tam da sınıf sendikacılığı temelinde olmalıdır.

Kuşkusuz, sendikalar sınıfın iktidar araçları değildirler. Ama sınıfı sistem içine hapseden araçlar da olmamalıdırlar. Sınıfın ekonomik, demokratik ve sosyal hakları için mücadele ettikleri ve sermayeden korumaya çalıştıkları kadar, sınıfa, sınıf bilinci ve kültürünü taşıyan, grev ve genel grev gibi mücadele yollarıyla sınıfı, sınıf mücadelesine hazırlayan, mücadelenin militan öznesi haline getiren politikaları olmalıdır. Bunlar olmadan, sendikacılık anlamında sınıfı temsil etmek bir yana, “sarı” sendikacılığın ötesine geçilemez.Bugün, düzen içi partilerle kol kola olan, onların birer aparatları gibi çalışan sendikaların tamamı böyle sendikalardır. Ve ne yazık ki bu türden sendikacılık oldukça da yaygın bir durumdadır.

Sınıf sendikacılığı, şu temel mücadele pratiği ve mücadele politikaları üzerine inşa edilmek durumundadır.

Birincisi; kendisini sadece ücret ve çalışma koşullarıyla sınırlamayıp, toplumsal ve siyasal sorunlarla da muhatap olabilmelidir.

İkincisi; sermaye ile emek arasındaki çelişki gerçeğini görmeli ve sömürü mekanizmasına karşı işçi sınıfının çıkarlarını esas almalıdır.

Üçüncüsü; işçi sınıfının geniş kesimlerini örgütlemeyi hedefe koyup, sınıfın birleşik gücünü yaratabilmelidir. Sadece fabrikalar değil; hizmet sektörü, kamu kesimi, inşaat sektörü vb. bütün iş ve çalışma sahalarında örgütlenmeyi amaç edinmelidir.

Böylece toplum içinde yaşanan ya da yaşatılan her türlü adaletsizliğe karşı, sınıfın öncülüğünde daha güçlü bir mücadele ağının örülmesine hizmet etmiş olacaktır. Bugün ülkede yaşanan ekonomik ve siyasal krizden kaynaklı ve yine devletin, sermayedarların karşısında hizaya girerek emekçi sınıfa karşı yürüttüğü vahşi saldırılardan ötürü, sınıf sendikacılığı sınıfın acil gündemlerinden birini oluşturmaktadır. Aslında bunun koşulları fazlasıyla mevcuttur. Burjuvazinin kalemşorları bile bir toplumsal patlamanın olabileceğine dikkat çekiyor ve bundan ödleri kopuyor. Bu yüzden özellikle üç konfederasyonun (Türk-İş, Hak-İş, DİSK) sözde eylemleri, kaynamaya yüz tutan tencerenin kapağını aralamanın ötesine geçmemektedir.

Burjuvazinin İşçi Sınıfı Üzerindeki Hegemonyası

Yani sınıf uzlaşmacı bir tutum içinde oldukları gerçeğini gizleme gereği bile duymamaktadırlar. DİSK, diğerlerine nazaran biraz sınıfa yakın duruyormuş görünümü vermeye çalışsa da sendikal bürokratizmin hâkim olduğu bir kurumda sınıfın çıkarları gerçek anlamda savunulamaz. Ki burjuvazi, işçi sınıfı üzerindeki hegemonyasını bir yandan baskı, şiddet ve yasaklamalarla kurarken, bir yandan da bu sendika bürokrasisi aracılığıyla kurmaktadır. Özellikle sendika bürokrasisinin etkisi kırılmadıkça, sınıfın doğru bir temelde örgütlenmesi ve mücadelede ciddi bir güce dönüşmesi pek kolay olmayacaktır.

Makalemizi sonlandırmadan önce, bir iki noktaya vurgu yapmakta yarar var. Mesela; anarşizm sendikacılığı alabildiğine yüceltmekte, grev ve genel grevler yoluyla iktidarın devrilebileceğini, yani sendikaları bir iktidar aracı olarak görebilmektedir. Oysa sendikaların yürüttüğü mücadelelerde tarih boyunca şunu çok rahat bir şekilde görebilmekteyiz: Grevler, iktidarları devirme mücadelesinden ziyade, emek ile sermaye arasındaki anlaşmazlıkların giderilmesinin bir silahı; yani sınıf lehine şartların iyileştirilmesinin aracı olmuşlardır. Yine sendikaların toplu sözleşme oturumları bir pazarlık meselesidir. Bu eylemler, sınıfın sisteme olan tepkisini daha gelişkin kılabilir; ancak burjuvaziyi iktidardan indirmeye yeterli eylemler değildir. Sendikalar bunun ötesine geçemezler; çünkü politikleşmiş iktidar araçları değildirler. Tarihte böyle bir misyon yüklendikleri de görülmemiştir. Şu çok açık ve nettir: Sendikalar, kapitalist-emperyalist sistemin yarattığı ve işçi sınıfı ile emekçilerin aleyhine olan durumlar karşısında küçük çaplı çarpışmalara girerler. Yani örgütlü güçlerini, sınıf mücadelesinin lehine bir manivela gibi kullanırlar. Onların mücadelesi tam da bu noktada anlamını bulur.

Lenin şöyle der: “Grevler, işçilere, tüm işçi sınıfının tüm fabrika sahibi sınıfına karşı ve keyfi polis hükümetine karşı mücadelesi üzerine düşünmeyi öğretirler. Sosyalistlerin grevleri, bir savaş okulu olarak; tüm halkın, çalışan herkesin, hükümet görevlilerinin ve sermayenin boyunduruğundan kurtarılması için işçilerin düşmanla savaşmayı öğrendiği bir okul olarak adlandırmalarının nedeni budur. Fakat ‘bir savaş okulu, savaşın kendisi değildir.’” (Grevler Üzerine, Lenin, 1899)

Kapitalist sistem içinde, sistem içi partilerle kol kola girildiğinde işçi sınıfına hizmet nasıl mümkün değilse, her koşulda sendikaların partiler üstü kuruluşlar olduğunu ileri sürmek de doğru değildir. Komünistlerin, zaman zaman taktik olarak kendilerinin kurdukları sendikaların olduğunu bilmeyen yoktur. Örneğin, Sovyetler’de işçi sınıfının toplumun yönetimine katılım organlarından biri de sendikalardır. Yine Kızıl Sendikalar Enternasyonali, komünist hareketin mücadele içindeki bir aracı olarak bilinir.

Şunun altını çizmek istiyoruz: Sendikalar pekâlâ partilerle de ortak çalışmalar yürütebilir. Sadece hangi sınıf partileriyle buluştukları, sınıf açısından önemlidir. Komünistler açısından sendikalar, birer taktik mücadele araçlarıdır. Gerekliyse komünist bir sendika aracı yaratılacağı gibi, en gerici sendikalar içinde de örgütlenme çalışmaları yürütülebilir.

Sadece, sendikaların partilerle herhangi bir ilişkisinin olmaması gerektiği anlayışının yanlış ve gerçeğe aykırı olduğunun altını çizmek istedik. Bu makalede, özellikle günümüz koşullarında sendikal mücadelenin önemine ve Türkiye–Kuzey Kürdistan sosyalistlerinin bunu gündemlerine koymalarının aciliyetine dikkat çekmeye çalıştık.

Yazının birinci bölümünü okumak için tıklayın.

Bu yazı Halkın Günlüğü Gazetesi‘nin Şubat-2026 tarihli 57. sayısında yayımlanmıştır.



Şubat 2026
PSÇPCCP
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
232425262728 

More in Editörün Seçtikleri