
Farklı şartların çelişkileri farklı şekillerde ortaya çıkar ve politikayı farklılaştırır. Yol açıcı doğru politika, çelişkilerin görünmeyen doğasını ve öncelik sonralık sırasını, değişim seyrini doğru gören, onların çözümüne doğru önerilerle yaklaşan politikadır. Bu, göründüğü gibi kolay değil, zor ve alengirli bir sanattır.
Emperyalistlerin, dünya pazarlarının paylaşımı için kendi aralarında girdikleri savaş şartlarının politikası, bir emperyalist gücün, emperyalist olmayan bir ulusa karşı saldırı savaşı şartlarından farklıdır. Burada emperyalist güç, saldırdığı ulusun pazarlarını hammadde kaynaklarını ve iş gücünü ele geçirme veya bu kaynaklardan daha fazla pay alma, ulusu uyruk duruma düşürme veya onun uyrukluğunu daha bir derinleştirme amacını taşır. Bu durum, emperyalistlerin dünya pazarlarını ele geçirmek için kendi aralarında yürüttükleri savaşlardan farklıdır. Bu egemenlik alanını genişletmek isteyen ağa ile evini ve toprağını savunan köylünün durumunu andırır bu biraz.
Birinci durumda baş çelişki, emperyalizm ile saldırıya uğrayan ulus arasındadır. Bu baş çelmenin baş düşmanı da doğal olarak saldırgan taraftır. Bugün ezen ve ezilen milliyetlerden oluşan İran’ın, dünya halklarının baş düşmanı Amerikan emperyalizmi ve onun Orta Doğu‘daki ortağı durumunda olan soykırımcı Siyonist İsrail egemenlerinin saldırılarına karşı direnişi, haklı ve desteklenmesi gereken bir direniştir. Bu direniş, sadece İran’ı savunmakla kalmıyor, aynı zamanda Orta Doğu‘daki Amerikan üslerine ve İsrail egemenlerinin genişleme arzularına darbeler indiriyor ve tüm dünya halklarına, Amerikan üslerinden arınmaları gerektiğini hatırlatıyor. Saldırganlar, amaçlarını gizlemiyorlar, İran petrollerine el koyacaklarını açıkça beyan ediyorlar. İran’ı bu isteğe boyun eğmemesi durumunda, Taş Devri’ne geri göndereceklerini açıkça ilan ediyorlar. İran, Musaddık ruhuyla direniyor.
Küresel sermaye içinde çok uluslu emperyalist tekellerin bölgeler ve emperyalist olmayan uluslar üzerinde, doğrudan veya dolaylı, açık veya gizli hegemonya çatışmalarını öne sürerek, emperyalist olmayan bir ulusun saldırıya uğramasını emperyalistler arası bir çatışma olarak değerlendirmek hatadır. Bu hatayı genellikle, saldırıya uğrayan ulusun egemen sınıflarının zalim geçmişine bakanlar, o geçmişi merkeze alanlar işliyorlar ve şöyle diyorlar: Napolyon saldırgan, Çar ise zalimdir; Japonya saldırgan, Çan Kay Şek ise zalimdir; İtilaf Devletleri saldırgan, soykırımcı İttihat ve Terakki kalıntısı Müdafa-i Hukuk ise zalimdir; biz bu savaşta taraf değiliz, her ikisine de karşıyız; silahlarımızı, ayırım yapmaksızın savaşan her iki tarafa da aynı anda yöneltiriz.
Bu sorunlu yaklaşımı burada yeniden tartışacak değilim. Yıllarca tartıştım. Bıktım artık. İnsanın, İran’da tüm canlılara, doğaya ve yaratılan değerlere yönelik bu hayasız saldırı karşısında suskun veya tarafsız kalması, aklın alacağı bir iş değil. Dünya savaşı, artan emperyalist saldırılar karşısında sergilenen suskunlukların, tarafsızlıkların birikimi sonucunda ortaya çıkar.
Ülkeye boyunduruk ve yağma arzusuyla saldıran emperyalist bir güce karşı kendi bağımsız yapısını koruyarak, direnen tüm güçlerle birlikte direnmeyen bir güç, halkların güvenini kazanamaz. Geçmişteki büyük işçi devrimlerinin bıraktığı mirastan kopmakla kalmaz, düşünsel ve moral gücünü de zayıflamış olur. Bizde, iki yüz yıllık bir geçmişe sahip olan çok güçlü bir “Garpçılık” akımı var. Bu akım, reform ve yenilik isteyen liberal aydınlar başta olmak üzere, yenilenme ve ilerleme yanlısı olan tüm bir kuşağı derinlemesine etkilemiş, batı değerleri ile şu veya bu şekilde donatmış, malul hale getirmiştir.
Tüm yenilikler, güzellikler, kalıcı değerler Batı’dadır. Doğu’da bir numara yoktur. Batı ileri, Doğu geridir. Batı ışığın, Doğu ise karanlığın mekanıdır. Anlayış budur. Anlayış bu olunca, Doğu’da emperyalizme karşı yükselen her sakallı, sarıklı direniş karşısında sadece emperyalizmi bulmaz, aynı zamanda söz konusu bu kesimin çok önemli bir bölümünü de bulur. Batıcılar, yani eski ve özellikle de yeni tanzimat kuşağı, Batı’nın kültür değerlerini çok iyi bilir ama Yunusları, Fuzulileri, Sayad Novaları, Baba Tahiri Üryanları, Firdevsileri, Nizamileri, Molla Camileri, Hafızları, Sadileri, Ömer Hayyamları, Tagoreleri, Lu Xunları pek bilmez. Ve bundan dolayı zeminini yitirenlerin zemin arayışı, uyruk düşünme tarzı ve özgüven sorunu komünist hareketi de şu veya bu ölçüde etkileyerek sürüp gider.
“İran’ı Taş Devri’ne geri göndereceğiz” diyen; kütüphaneleri, üniversiteleri, tarihi eserleri bombalayan saldırganlar, Taş Devri’ne göndereceğiz dedikleri o büyük uygarlığın yıkıntısı altında kalırlar mı kalmazlar mı, bunu zaman gösterecek. Her uygarlık yıkıntısından sadece emperyalistler değil, tüm dünya sorumludur. Her insan sorumludur. Ve kolay bir iş değil, güçlü bir uygarlığı Taş Devri’ne geri göndermek. Taş Devri, göndereni de çeker kendi içine. Mevcut dünyanın yakıcı gerçekliğidir bu.









