Connect with us

Makale

Linç ve İktidar

Kapitalizmin neoliberal, Anglo-Sakson devlet modeliyle tüm bu kirli işler çok daha açıktan, “güvenlik” ve “savaş şirketleri” eliyle, “yasal” olarak yapılıyor artık. Böylece, bir yandan sivil tetikçiler iktidarın alt kademelerine dahil edilirken, öte yandan devletin “hakem” rolü tahkim edilmiş oluyor

linç1

İngilizce lynch sözcüğünden türeyen linç kelimesinin, 1810’da Virginia eyaletindeki -siyahileri ve yerlileri halktan saymayan- yasadışı “halk mahkemeleri”nin kuruluşuna önayak olmuş William isimli Amerikalı bir yüzbaşının soyadına referansla bütün dillere girdiği biliniyor.

“Bugün linç, elmalı turta kadar Amerikalıdır” tezindeki doğruluk payına bakarak bir yanılsamaya kapılmamak gerekiyor.

Siyahilere, Meksika ve Güney-Amerika yerli ve melezlerinden oluşan göçmen topluluklara karşı hâlâ işlenen şiddet suçları, günümüz Amerika’sını soykırım ve linç edimleri üzerine inşaa eden beyaz-Anglo-Sakson-Protestan egemen azınlığın eseri olduğu bir olgu, kuşku götürmez bir hakikattir. Ama aslında linç (yargısız infaz) pratiği, çok daha eskiye dayanan sosyopolitik, sınıfsal ve kültürel bir dünya gerçeğidir.

Kökleri semavi dinler coğrafyasındaki teokratik diktatörlüklerin recm uygulamasından ve Avrupa Ortaçağındaki  “dinsiz” ve cadı avına varan linç dehşetinin çoklu nedenleri, bir kültürel coğrafyadan diğerine değişiklik gösterebilen farklı tezahürleri vardır kuşkusuz. Bununla birlikte, bu vahşi eyleminin özü ne trajiktir ki -diğer yırtıcı canlılarda dahi görülmeyecek denli- evrensel ve sistematiktir.

Sıklıkla ibret-i âlem olsun diye gerçekleştirilen bu tip eylemlerde kurbanın meramını anlatmaya, kendini savunmaya zamanı yoktur. Şok bir saldırıyla başlayan şiddetin dozu ölümcüldür.

Engizisyonun cadı avından modern kapitalist zamanlardaki soykırımlara uzanan zaman dilimi linç pratikleriyle doludur. 21. yüzyıla ise yeni şiddet dalgaları ve tıka- basa nefret, sınıfsal gerilim ve silah doldurulmuş bir dünya ile girdi insanlık. Dahası, fiziksel linç hareketlerine caydırıcı/kalıcı çareler bulamadan bu kez de sanal alemin linç sarmalı içinde buldu kendini…

Görünen odur ki, karmaşık bir süreç içinde oluşan ve toplumsal yaşamın her hücresinde rastlanabilen fiziksel ve psikolojik linç/şiddet olgusunun nedenselliğini, en derinlerdeki kaynaklarını sorgulamak, kalıcı çözümler için zorunlu zihniyet ve uygarlık dönüşümünü başarmak, günün ve geleceğin insan nesillerinin sırtına yüklenmiş çok ağır bir yüktür artık.

Linç ediminde baş aktör

Zararsız görünüşlü önyargılarla başlayıp kin ve nefrete vardırılan farklılık korkusunun birikerek şiddete dönüşmesinde sivil/kitlesel bir yanın olduğu aşikâr.

Sivil şiddet olgusunun oluşum ve gerçekleşmesinde halk katmanlarını oluşturan hiçbir topluluğun pür ve masum olmadığı da çıplak bir gerçektir.

“Tanrı, din, namus/ahlak” gibi feodal norm ve töre güdümlü geleneksel motiflerle, ezilen inanç gruplarına ve kadınlara karşı işlenen cinayetler bu gerçeğin bildik kanıtlarıdır.

Şiddet ve onun en vahşi türevlerinden biri olan linç uygulamalarına (özellikle de psikolojik planda) iktidarın olduğu her yerde rastlanabiliyor: Ailede, şirkette, toplumsal cinsiyetçi koşullanmada, dini ve politik tarikatlarda, spor, sinema, aşiret ve inanç dünyasında, medya tekellerinin küresel tahakkümünde ve nihayet, kurtlaştırılan bireydeki erk saplantısında.

Egemen olma hırsına, farklılık korkusuna, tecavüz ve yağma dürtüsü gibi faktörlere sosyal dokunun neredeyse bütün hücrelerinde rastlanması olgusu, devletin, şiddetin ve bunun için gerekli olan nefretin üretilmesi, sokağa taşırılmasındaki başat rolünü yadsımaz. Hatırlamakta yarar var: Gerçekleşmesinden 26 yıl sonra 6-7 Eylül “olayları”nı zamanın özel harp dairesi (kontrgerilla) başkanı emekli orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu, “Özel Harp Dairesi’nin başarılı bir operasyonu” ve “muhteşem bir örgütlenme” diye tanımlamıştı. Aynı röportajında Yirmibeşoğlu, “halkı galeyana getirmek için Kıbrıs’ta cami yaktıklarını” itiraf etmekten de geri kalmamıştı.

Devletin karanlık dehlizlerinden çıkan pek çok canlı varlığın bir zaman aşımından sonra tezgahlanan kitlesel linç hareketlerinin iç yüzünü anlatmaları, kurbanların ve muhaliflerin bir ömür boyu süren feryatlarından daha etkili olabiliyor ne acı ki.

Devlet(ler)in neyin ve kimlerin elinde birer egemenlik aracı olduğunu, onun asli misyon ve işlevlerini ısrarla gözden kaçırmaya çalışan eski ve “yeni” teorilerin/postmodern kent masallarının, otorite hürmetkârı aydınların suç ortaklığını boşa çıkarmak bakımından da çok kıymetlidir sözkonusu itiraflar.

*

Devlet iktidarı, iktidar olmanın yalnızca bir biçimi ve hiç şüphesiz kontrol ettiği güç ve manipülasyon araçları, sahip olduğu yasal ve yasadışı şiddet tekeli bakımından insanlığın başına bela en tehlikeli  biçimidir.

Hiçbir “demokrasi” ve ahlak peçesi, hukuk maskesi devlet(ler)in karanlıktaki yüzünü gizleyemiyor. Varlığını filli veya sanal tehdit altında hisseden devlet örgütlenmesinin linç, işkence ve “faili meçhul” cinayet mekanizmalarını hangi metodlarla hareke geçirdikleri bir sır değildir.

Klasik yöntemi milliyetçi histeriyi hazırlamak, “dini ve milli hassasiyetleri” pek yüksek “vatanperver” güruhları ayaklandırmak olan devletin, birey ve toplulukları nasıl birer canavara dönüştürebildiği, kabarık sicilinden de yeterince biliniyor.

Türkiye’de linç denilince, 6 Kasım 1922’ de yaşanan Ali Kemal olayı,  Haziran-Temmuz 1934 tarihleri arasında  Trakya Yahudilerini hedef alan şiddet eylemleri, 6-7 Eylül olayları, yakın geçmişin Maraş, Malatya, Çorum gibi kentlerde Alevilere ve son 30 yıldır ise Kürt kalkına karşı girişilen saldırılardır ilk akla gelenler. Oysa Osmanlı/Askeri Cumhuriyet devamlılığı içinde yaşanan linç gerçeğinin bilançosu çok daha vahim ve boyutları çok daha geniştir. Bu hakikatin özü, “devletin/milletin bekası” gibi “hassasiyet”ler taşıyan resmî tarihçilere bakılarak anlaşılamaz.

Bir halklar ve uygarlıklar mezarlığına çevrilen coğrafyamızdaki linç eylemlerinin gerçek çapını, nedenlerini ve asli faillerini anlamak için yalnızca deforme tarih yazımına değil, Ermenilerin, Asuri, Ezidi, Pontus ve Ege Rumlarının, Kızılbaşların, Koçgiri ve İç-Dersim’in, kendi topraklarında esaret altında tutulan Kürt halkının kollektif hafızasına da başvurmak gerekir.

Linci, yalnızca futbol sahalarını muharebe alanına çeviren holiganların eylemlerine, “suçüstü yakalanan hırsızlara, davayı kaybeden avukatlara, hastası ölen doktorlara” karşı girişilen saldırılara indirgemek, bu tip linç girişimlerinin dahi en derinlerdeki ekonomik, sosyopolitik ve sınıfsal nedenlerini, asıl fail(ler)i gizlemeye yarıyor.

Bütün bu filli ve potansiyel sonuçlarda asli sorumlunun ‘devlet’ adı altında örgütlenmiş güç sahibi kastlar olduğunu kavramamak, bu olgusal gerçeği bulandırmak hedef sınıf ve toplulukları savunmasız bırakıyor.

Barış ortamında ve özgür halk oylamasıyla kurulan bir tek devlet örneği yoktur. Günümüzdeki devletlerin doğumları da çoğunlukla şiddetli iç savaşların sonucunda, sınıfsal gerilimlerin yüksek tansiyonu içinde gerçekleşmiştir. Yani şiddet devletin gen kodlarında zaten vardır. Ordu, polis ve bekçi kuvvetlerinin “yasal” şiddetiyle yetinmeyen devlet(ler), gereğinde kendi hukuklarını da askıya alarak, bütün kirli/gayrimeşru işlerini paramiliter gruplara, azmettirdikleri sivil güçlere yaptırır(lar).

Kapitalizmin neoliberal, Anglo-Sakson devlet modeliyle tüm bu kirli işler çok daha açıktan, “güvenlik” ve “savaş şirketleri” eliyle, “yasal” olarak yapılıyor artık. Böylece, bir yandan sivil tetikçiler iktidarın alt kademelerine dahil edilirken, öte yandan devletin “hakem” rolü tahkim edilmiş oluyor.

 “Kanlı yüzyıl” olarak kayıtlara geçen 20. Yüzyıl; sömürgeleştirme saldırıları, iki dünya savaşı, 250 dolayında iç savaş, bir düzineyi aşkın büyük soykırım ve sayısız toplu katliamla, yaklaşık 143 milyon insanın yaşamına mâl oldu. Diğer canlılara ve toplamda doğaya karşı işlenen suçlar da dahil, lincin her türüne tanıklık etti 20. yüzyıl.

Ama ne trajiktir ki yaşananlardan, dünyayı harabeye çevirenlerin yenilgisinden, halkların kasaplarına suç ortaklığı yapmaktan, sistem bütünlüğü içindeki ideolojik-politik tuzaklara düşme naifliğinden kalıcı dersler çıkarılamadı.

Her şey kaldığı yerden devam ediyor sanki.

Bu durumda, yarım kalan 20. yüzyıl devrimlerinin, daha yolun başında politik yenilgiye uğrayan 68 dünya gençlik hareketinin, anti-kapitalist, anti-sömürgeci halk hareketlerinin mirasçılarının da karşı mücadeleye kaldıkları yerden devam etmeleri tarihsel bir sorumluluk, bir boyun borcu haline gelmiştir.

Elbette bu karşı duruşu yeni tipe bir sosyalizm ve Komün perspektifiyle  güncellenerek.



Nisan 2026
PSÇPCCP
 12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
27282930 

More in Makale