Connect with us

Makale

Ortadoğululaşmadan Beslenmek -12 | Emperyalist Sermayenin Afrika Boyutu

Kapitalist sermaye güçleri Ruanda’nın yansıra bütün Kara Afrika ülkeleri üzerinde egemenliği sağlayıp kendine bağımlı hale getirdikleri açıkça görülmektedir. Sözü edilen bu şirketler tüm acımasızlığıyla bile bile halkları yokluk ve yoksulluğa terk ederken ve sınır tanımaz bir kâr hırsı ile bugünde yoksul ülkeleri sömürmeye devam etmektedirler.

Uluslararası sermayenin gücü kapitalizm olduğundan var olmuştur; kapitalizm ise sermayenin sınır tanımaz sömürü ve kâr endeksli hareketinin yoğunlaşmasıyla ideolojik varlığını bu yapı üzerinde bina etmiştir. Bu ilişki bütünü sınıflı toplumların oluşmasıyla (17.-18. yüzyıllarda) birlikte “gücü” elde tutan ve onu “bir” kuralsızlıkla sahiplenen siyasal bir yapının sürekliliği belirleyici olmuştur.

Kara Afrika’nın son 400 yıllık tarihi geçmişi “üç aşamalı” olarak bir ilişki sürecinde halklar dövülerek ve kırbaçlanarak bugünün kıta ülkeleri olarak kırık dökük bir kimlik ontolojisine evrildi. 

Afrika’nın “üç aşamalı” dış bağımlılık sürecine evrilmesi:

a) 400 yıllık sömürgecilik ilişkisinin toplum üzerindeki sosyal, kültürel, psikolojik ve iktisadi etkisi “ulus bütünlüğü” önünde en büyük bariyer olmuştur. Bu etkileşim ve dönüşümle ülkede yaşayanlar inanılmaz bir güvensizlik içerisinde bölünmeye neden olurken ve daha da önemlisi aşağılanma kompleksiyle günlük yaşamları adeta tüketilen toplum bireyi olmaya dönüştürüldü. Bunun en bariz örneğini son iki yüz yıllık zaman diliminde ırkçı “beyaz rejimin” dayanılmaz yaptırımları olmuştur. Kıta genelinde toplum bütünselliği “tüketilirken”, bunun sonucu irade birliği sağlanamaz oldu. Bu dönüşüme bağlı olarak “ulus birliği” yerine “bölgesel feodal güç temsilcilerinin” yönetim otoritesi belirleyici olmuştur. Siyahilerin tek taraflı olarak “ırkçı beyaz rejimin” geçmiş tutumunu hedef gösterir olmuş olsa da- kıtada çok daha “mağduriyet” duygusu üzerinden bir kimlik arayışına yönelmiştir. Bugünkü yönetim yapılanmasındaki olumsuzluğu tümden geçmişe bağlamak gerçek bir yaklaşım olamaz, tarihsel gerçekleri görmezden gelmek elbette mümkün değildir. Mevcut durumda feodal “bölgesel otorite” ile ülke yönetimine devam edilmesi halen önemli istem ve talepler arasında yer almaktadır. Uzun vadeli sürdürebilirliği olmayan bu yönetim(ler) anlayışı, “yeni” iç savaşlara gebe bir toplum potansiyelini taşımaktan başka bir şansı olamaz. Ulus birliğine dayalı değişim ve dönüşüm seçeneği noktasında Marx’ın aşağıdaki “sınıf bilinci” değerlendirmesi pek önemlidir.

Marx’ın 1848-1850 yılların Fransa’sında süren yoğun işçi sınıfı mücadelesi için bazı öngörülerde bulunur. Avrupa’da işçi sınıfı önderliğinde bir toplumsal dönüşümün yaşanacağı beklentisinde olur -ve ancak işçi sınıfı hareketi kanla bastırılırken kıta genelinde de yeteri düzeyde bir destek veya dayanışma sağlanamaz olur. Bu duruma atfen birçok sol görünümlü sosyal demokrat temsilcileri ve anarşist çevreler Marx’a yönelik yoğun eleştiride bulunurlar (1) (Bu konu çok kapsamlı ve de farlı bir yazı konusu olduğundan detayına değinmeyeceğim). Marx gelen eleştirilere verdiği yanıt son derece önemliydi; “umutsuzluğa” kapılmanın bir anlamı yoktur der. “İnsanlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar, ama keyiflerine göre değil ve ne de seçtikleri koşullar içinde yaparlar”. “Devrimlerde ölülerin dirilmesi, eskileri taklit etmek değil, (…) yeni savaşımlarla ancak devrim ruhuna hizmet edilir”. (2)

Bu bağlamda Afrikalıların belli yaşanmışlıkların gölgesinde “mağduriyet” duygusuna sığınarak yeni bir toplum yaratmak gerçekçi olamaz. İçinde yaşadığımız dönemin tarihsel sürecine denk düşen koşullarda sınıfsal bilinçle Afrika “ulus birliğini” sağlamak ve de sahiplenmekle ancak onurlu bir yaşam koşulu mümkün olacaktır. Dünya kapitalist sistemi, yaşadığı bunalımların yükünü Afrika’ya veya bir başka kıtaya yüklediği sürece, insanlık ne özgür ve ne de bağımsız olur. Marx’ın deyimiyle insanca yaşamanın tek çözümü antikapitalist bir mücadeleyle “devrim ruhuna hizmet eden savaşımlarla” mümkün olacaktır. Marx, “tarih bir tekerrürden ibarettir” derken, toplumsal değişim tarihsel materyalizm (olgular) ve onun tarih bilimiyle anlayıp kavramak bir zorunluluktur. Antiemperyalist antikapitalist bilinç ve perspektifle tam bağımsız bir toplum ancak Afrika’da özgür olacaktır.  

b) Sömürgeciliğin neden olduğu iç savaşlar ve bunun sonucu yaşanan toplumsal istikrarsızlık, yüz yıllar sonrasında da Afrika için en büyük travma olmuştur. Kıta üzerinde yaşayan halklar kurtuluşu bölgesel, dinsel ve mezhep eksenli bir arayışla varlık gücünü sürdürür duruma zorlanır duruma getirilmiştir. ‘Bana dokunmayan yılan bin yaşasın’ anlayışı adeta bir yaşam tarzına dönüştü. Bu bölünme ile bütünlük sağlanamaz iken, dış müdahalelerin yolu daha da açılmış ve kıta halkına hükmetme noktasında kolaylık sağlamıştır. Bu “yeni” toplumsal yapı bir yandan işbirlikçilerin ve diğer yandan da dış güçlerin işine yaramıştır. Kaçınılmaz olarak bu yapı sonucu kıtada sömürü ağı daha yaygın hale gelmiş ve ülkelerin birer birer işgal edilmesi için bire bir fırsat olmuştur.

c) 70’li yıllardan sonra yabancı sermayenin kıtaya önem vermesi ve sömürü düzenin içselleşmesi ile birlikte, topyekûn bir bağımlılık ağının oluşmasını sağlamıştır. Bundan böyle Afrika’da eski ilişkiler üzerinde kapitalist sistemin varlığı farklı bir yöntemle kaçınılmaz duruma gelirken -ve fırsat kollayan işgalci güçler kıtada kontrolü sağlamış olurlar. Buna bağlı olarak sömürgeci güçlerin kıta üzerindeki plan ve programı “kalıcı” olmayı hedeflemiştir. Bu uygulama özünde emperyalist güçlerin Kara Afrika’ya ilişkin “jeopolitik”, “jeostratejik” ve “jeoekonomik” yaptırımların büyük bir denge projesidir. Bu durum, emperyalist ülkelerin başka kıtalara yönelik yaptığı müdahalelerden farksız olarak bir benzeri olmuştur.

Yokluk yoksulluk, istikrarsızlık ve yoğun dış borç batağında olan Afrika ülkeleri geleceğe dair hiçbir iyileşme perspektifi gözükmüyor ve her şey dünden daha kötü bir yolda ilerlemekteler. Kıta açıkçası dış borçlanmalarla beslenir hale gelir. Ekonomik baskılar toplumsal bunalımı yoğunlaştırırken, siyasal baskıda gücünü artırarak dış bağımlılığı daha da pekiştirir olmuştur. Tipik Friedman modeli olarak bilinen ekonomik baskı sistemi (yoğun dış borçlanma), sonuçta siyasal ve askeri darbe rejimlerin görev alanını genişletmeyi amaçlar olmuştur. Bu anlayışla halkın karşı tepkisinin etkisiz kılınabileceği düşünülür. Bu “güç” konsepti ile günümüz Kara Afrika’sında en yaygın bir şekilde ülke rejimleri yönlendirilmektedir. Bununla ülkelerin kaderi emperyalist güçlerin sermayesi ile yönetilir, emredilir, denetlenir ve de kontrolde tutulur bir ilişki ağı içine hapsedilmiştir.

Afrika’da dış bağımlılık, ırkçılık ve toplumsal baskılar sonucu ayrışmalar öylesi bir konuma gelmiştir ki, siyahiler tepkilerini şu sözlerle dile getirirler:

“Beyazlar sabah yataklarından kalktıklarında siyahiler yatağı düzeltir, giydikleri elbise ve çorapları siyahiler yıkar ve ütüler. Kahvaltıları siyahiler hazırlar ve ancak beyazlar siyahilerle aynı masada yemek yemeyi reddederler”. (3)

Yüzyıllara sığmayan Afrika sömürgeciliği

Bir ülkede demokratik oluşumlar güçlü ise; mevcut siyasal ve iktisadi baskılar karşısında mutlaka ama mutlaka ciddi bir etkisi olur. Sistemi bir bütün olarak değiştirmeye gücü yetmese bile, caydırıcı etkisi bir “umut” olarak hissedilir. Bu nedenle devrimci-demokratik oluşumların örgütsel yapısı toplumun yoksullarına umut ve adaletsizliğe karşı olmanın da direnci demektir. Eğer bir toplum örgütsüzlüğüyle kapitalist sisteme angaje olmuşsa ve emperyalist güçlerden umut bekliyorsa, bu, o halkın ezenler tarafından sistematik olarak aşağılanması artık sıradan bir alışkanlık haline gelmiş demektir. Kapitalist sistemde acıma duygusu olamaz, çok daha kâr endeksli “bir” büyümenin arkasından gider. Eğer dünyanın bir yerinde doğal felaketler sonucu ülkeler bazında yardımlar yapılıyorsa, bunu aktive eden ve hayata geçirenlerde şüphesiz yukarıda sözünü ettiğimiz sivil toplum oluşumlar olmuştur. Kaçınılmaz olarak ülke yöneticileri ve belli sermaye çevreleri de (çıkarları gereği) bu dayanışmada yer almasını sağlamıştır. Bunu yapmak zorundalar; çünkü köprüler, yollar ve tüm lojistik olanak ve yapılanmalar öncelikli olarak kapitalist sistemin işleyişi için gerekli olmuştur.

Afrika zengin bir kıtadır, ancak 47 ülke insanı büyük yokluk ve yoksulluk içinde hayatını sürdürmektedir. Kıtanın inanılmaz zengin kaynakları var, bu potansiyel dış aktörlerce kendi ülkelerine taşınırken, geride neler oluyor diye kimsenin ciddiye aldığı veya hesap verdiği de yoktur ve de olmamıştır. Sanayileşmiş Batı ülkelerinin Afrika’dan aldıklarıyla (çaldıklarıyla) ve yaptıkları yatırımlar arasında kıyaslanmayacak bir boşluk vardır. Bu ekonomik modelle, Afrika adeta yoksullukla beslenmeye terkedilmiş, büyük bir eşitsizlik ve adaletsizliğin hüküm sürdüğü bir yaşam alanıdır. Afrika ülkeleri 2015 yılında 144,3 milyar euro dış borç alır. Acı olanda, aynı yılda 181,3 milyar euro Afrika’dan çıkışı yapılır. Para çıkışının trafiğinde yer alan güçler ise uluslararası şirketlerdir. (4) Daha önce de belirtiğimiz gibi; bu şirketlerin esas amaçlarının Afrika’daki yoksulluğu sonlandırmak veya açlığa çare bulmak olmamıştır. Onlar, çok daha kâr ve talepten fazla üretim yapmak isteyen uluslararası finans çevreleridir.  

2015 yılında Afrika’yı yöneten iktidarlara 29,3 milyar euro borç yardımı yapılırken, sadece bu borç miktarına 16,1 milyar euro faiz ödenir. Dolayısıyla Batı ülkelerinin Afrika’ya “destek yardım” söylemleri tümden bir kandırmacadır. Afrika halkını iliklerine kadar soyan bu uluslararası tekeller, hükümetleri tarafından “yardım” yapıyorlar söylemi (!) ile açıktan korunmuşlardır.  Ve daha da önemlisi, bu tekeller hükümetleriyle iş birliği halinde ilgili Afrika ülkelerine az vergi vermek için zaman zaman başvuruda bulundukları bilinir. (5) Bir yandan Afrika’yı yoğun borçlanmalarla etkisiz hale getirirken, diğer yandan da emperyalist güçler mevcut zenginlikleri en acımasız bir şekilde yolunu bulup tüketmeye devam ediyorlar.

Kapitalist sermayenin Afrika boyutu

Afrika’nın en büyük 500 şirketinin 2014 yılında hesaplanan hasılatı 623 milyar euro olmuştur. 2015 yılında bu şirketlerin ihracatta elde ettikleri gelir ise 207 milyar euro olarak kaydedilir. İhracatı yapılan ürünlerde mineral ve petrol başta gelmektedir. Bu ürünler özellikle Batı’nın yansıra Amerika, Kanada ve diğer birçok emperyalist ülkelere satılır. Sadece Güney Afrika’da tespiti yapılan mineral yataklarının değeri 2,2 trilyon euro olarak saptanmıştır. Ayrıca Demokratik Kongo Cumhuriyetinde henüz işletilmemiş ve tespiti yapılmış mineral yataklarının değeri ise 21,4 trilyon euro olarak biliniyor. Bu dehası yeraltı zenginlikleri yabancı şirketlerce işletilirken, bunun yerli halka yoksulluktan başka bir geri dönüşü olmamıştır. Batılı ülkeler Afrika’daki yerli işbirlikçileriyle sağladığı anlaşma ve protokoller sonucu, Batı şirketlerine ayrıcalıklar sağlanmış ve çok az vergi ödemeye tabii tutulmuştur. Üretim yapan şirketlerin ve de ortaklıkların emperyalist ülkelerden oluşması ile, sermaye çıkışı daha da elverişli konuma gelmiştir. Afrika ülkelerinin üretimdeki payı akıllara durgun düşüklükte, üretimin çeşitlik bazında bu oran yüzde 20 ile 5 arasında değişmektedir. Bu yoğun sömürü düzeni ile Afrika halkının zenginlikleri açıktan yağma talan ediliyor. (6)   

Afrika halkı ciddi bir şekilde soyuluyor ve elde edilen sermayenin önemli bir bölümü tereddütsüzce yurtdışına çıkış yapıyor. Bugün itibarıyla Afrika’da yaşayan 165 bin zenginin toplam sermayesi 767,7 milyar eurodur. 2016 yılında Afrika’da yaşayan 24 ailenin serveti ise 71,4 milyar euro olarak kaydedilmiştir. Kaçınılmaz olarak soru şu; bu elit sınıfın inanılmaz serveti nerede veya hangi ülkede park edilmiştir? Yapılan araştırmalara göre (o da bilinen tabii) bu milyarların verginin en çok düşük olduğu ülkelere kaydırıldığı saptanmıştır. Bu ülkelerin başında Kanal Adaları, İsviçre ve Birleşik Krallık (İngiltere, İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda) gelmektedir. Zira, London School of Economics and Political Sciens’ın (Londra Ekonomik ve Siyasal Bilimler Akademisi) bir araştırmasında, sözü edilen milyar euronun kelimenin tek anlamıyla Afrika’dan çalındığı (7) yorumunda bulunur…

Bir Orta Afrika ülkesi olan Ruanda, dünyanın zengin kahve üreticisi konumundadır ve de bölgenin en verimli topraklarına sahiptir. Kara Afrika’nın her yerinde olduğu gibi, Ruanda’da farksız olarak aynı trajik geçmişe sahip bir ülkedir. Batı işgalinin eseri olan böl ve yönet politikası sonucu, tarihin en büyük insanlık dramını yaşadı. İşgalci güçlerin tarihten beri en önemli marifetlerinden biri de ülke halkları arasında suni çelişkiler yaratmak ve halkları birbiriyle kavgalı hale getirmek olmuştur. Emperyalist güçler ısrarla jeopolitik ve jeoekonomik müdahalelerle ülke halkları arasında uzlaşmazlıklar, din ve mezhep kavgasını ülke gündemine taşımak -ve bunun sonucu yaratılan kaos ortamında kapitalist sömürü düzenini sürekli kılmak olmuştur. Ülkede 1994 yılında Tutsi ve Hutu kabileleri arasında üç ay süren çatışmalarda 1 milyona yakın insan hayatını kaybeder. 13,924 milyon (2023) nüfusu olan Ruanda (8) “üç” ayrı resmi dili kullanır duruma getirilmiştir. Tarihin farklı zaman diliminde değişik ülkelerce sömürgeleştirilen Ruanda’da resmi dil Kinyarwanda, Fransızca ve İngilizcedir.

Kimliksizleştirilen ve kendisine yabancı olan bir Ruanda hikayesi vardır. Tüm bunlar kaçınılmaz olarak bugünün ve de geçmişin sömürgecilik düzenine neden olan ülkelerin işgal politikasında aramak gerekiyor. Bu olumsuzlukların ayak izlerini halen kullanılan “farklı” resmi dillerde aramak gerekmiyor mu?

Fotoğraf: 1994 Ruanda’sında Tutsi ve Hutu kabileleri arasında çıkan çatışmalar sonucunda ülke adeta insan cesetleriyle sergilenir.

Verimli topraklara sahip Ruanda’da kahve üretimi olabildiğince önem arz ediyor. Genel anlamda kahve ticareti dünya pazarlarında ciddi pay konuma sahiptir. Ruanda ile birlikte diğer birçok ülkenin dünya kahve pazarındaki payı 200 milyar eurodur ve ancak bu oranın yüzde 10’nu kahve üreten yoksul çiftçilere geri dönüşü oluyor. Kahvenin dünyaya pazarlanması şüphesiz bilindik uluslararası şirketler yoluyla yapılmaktadır. Bu inanılmaz sermaye oranı ve pay sömürüsü, kahve üreten çiftçilerin yoksulluktan kurtulmalarını sağlayamamıştır. (9)

Kapitalist sermaye güçleri Ruanda’nın yanı sıra bütün Kara Afrika ülkeleri üzerinde egemenliği sağlayıp kendine bağımlı hale getirdikleri açıkça görülmektedir. Sözü edilen bu şirketler tüm acımasızlığıyla bile bile halkları yokluk ve yoksulluğa terk ederken ve sınır tanımaz bir kâr hırsı ile bugünde yoksul ülkeleri sömürmeye devam etmektedirler. Doğal olarak ne yapmalı sorusu gündeme geliyor. Zira, yaşanabilir bir Afrika kıtası ancak antiemperyalist ve antikapitalist mücadelenin toplumda örgütlü bir düzeyde bilinç edinmesiyle mümkün olacaktır. Bu dönüşümle birlikte kıtanın bütününde “bölgesel feodal güç temsilcilerinin” tasfiye edilmesi ve buna paralel “yerli işbirlikçi güçlerin” sonlandırılması için ilerici ve devrimci sivil toplum örgütlerinin “güç birliği” kaçınılmazdır!..   

Yararlanılan ve kullanılan kaynaklar

Yararlanılan ve kullanılan kaynaklar

1- Kedward, Roderick, “De Anarchisten – De onmacht van het geweld”, A.W. Sıjthoff’s, Leiden 1970, s. 6-9.

2- Marx, Karl, “Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i”, Sol Yayınlar, Ankara 1976, s. 13-15.

3- Roskam, Karel, “Zuid-Afrika: de Toekomst begon gisteren”, Het Spectrum/NOVİB, Leiden 1981, s. 11.

4- Van Muylem, Soetkin, “Hoe de wereld profiterd van Afrika’s rijkdom”, VREDE.BE Onteapenen om te ontwikkelen, 25-07-2017 Nederland.

5- “Honest Accounts 2017 – How the world profits from Africa’s wealth” https://vrede.be/nieuws/hoe-de-wereld-profiteert-van-afrikas-rijkdom

6- İbedim

7- Van Muylem, Soetkin, “Hoe de wereld profiterd van Afrika’s rijkdom”, VREDE.BE Onteapenen om te ontwikkelen, 25-07-2017 Nederland.

8 – https://vrede.be/nieuws/hoe-de-wereld-profiteert-van-afrikas-rijkdom -Torfinn, Sven, “Buitenlandse İnvesteringen en multinationals in Afrika”, CBS-rapport 2021-1 Nederland. 8- https://allecıjfers.nl/land/rwanda/

9- Hotse Smit, Pieter, “Mei 2018 Muhanga, Rwanda – De Voedsel ZAAK” Nederland.

https://www.volkskrant.nl/kijkverder/2018/voedselzaak/artikelen/koffie-rwanda/

   ……son bölüm….



More in Makale