Connect with us

Editörün Seçtikleri

Sermayenin Krizi, “TC” İktidarı Ekonomik Politikalarıyla Halka Ödetiliyor!

Tüm bu krizlerin asıl ana kaynağı; kapitalist üretim ilişkileri, sermaye sınıfının bitmek bilmeyen aşırı kar hırsı ve özel mülkiyet dünyasının günümüz biçimidir. Yani kapitalizmdir. Dolayısıyla bu sömürü düzeni ortadan kaldırılmadığı, işçi ve emekçilerin kendi iktidarı kurulmadığı sürece, emekçi halklar yoksulluk ve sefalet içinde yaşamaya mahkûm kalacaktır. Kurtuluş, sosyalist devrimdedir!

yazı

“TC” egemenler sisteminde ekonomik kriz, yapısal ve kroniktir. Krizi, sermayenin palazlanması için belirlenen ekonomik programlarla yöneten iktidar güruhu, toplumun her bireyinin günlük yaşamını ve geleceğini doğrudan etkileyen yıkım sonuçlarının doğmasına kaynaklık etmektedir. Ama bu durumu sadece mevcut iktidarın ekonomik politikalarıyla sınırlı ele almak, görmemiz gereken sistemin genel fotoğrafı üzerinde gölgeler yaratır. Liberal burjuva ve bilumum sistem “solu”; yaşanan bu derin krizi yalnızca mevcut iktidarın doğru ekonomik politikalar yürütememesine, iktidarın ve devlet organlarının savurganlığına, sorunun temeline hukuk devletinin olmamasına, kimileri ise Merkez Bankasının kur ayarlamalarına bağlamaktadır.

Kuşkusuz, yukarıda belirtilen tüm bu siyasal ve pratik etmenlerin “TC” ekonomisinin bugünkü kötü gidişatında yadsınamaz bir payı vardır. Ancak “TC” iktisadi yapısında uzun süreden beri var olan ekonomik bunalım sadece iktidarın dönemsel politikalarıyla açıklamak eksik, yüzeysel ve liberal bir yaklaşımdır. Bu tür bir indirgemecilik; kapitalist ekonominin genel bunalımını ve onun ürettiği kaçınılmaz yapısal krizleri görmemek demektir. Daha da ötesi, Türkiye ekonomisini bugünkü çıkmaza sürükleyen tarihsel süreci, uluslararası sermaye birikim modellerini ve Türk devletinin kuruluşundan bugüne kadar gelen kronik bağımlılık ilişkilerini göz ardı etmektir. Toplumdaki genel algı ise şudur: Türkiye’de yaşanan ekonomik krizler; Merkez Bankasının uyguladığı yanlış kur politikalarına, Türk lirasının değer kaybetmesine, büyüme hızının dönemsel olarak yavaşlamasına veya dış borçların artmasına bağlanmaktadır.

Elbette yukarıda belirttiğimiz etmenler, yapısal kriz üzerinde doğrudan ve yıkıcı bir etki yapmaktadır. Ancak unutulmamalıdır ki döviz, faiz ve enflasyon şokları krizin asıl kaynağı değil, yalnızca derindeki yapısal sorunun yüzeye vuran tetikleyici sonuçlarıdır.

Türkiye’de yaşanan siyasi ve ekonomik gelişmelerin bugün ulaştığı derin bunalım, aslında “TC” tarihinde var olan tesadüfi bir olgu değildir. “TC” egemenler sistemi, hemen her döneminde benzer yapısal kriz evrelerinden geçmiştir. Ancak bugünkü krizin geçmiştekilerden farkı ve bugün hararetle tartışılan asıl büyük sorun; ekonomik tıkanmışlığın topyekûn bir siyasal ve kurumsal çürümeyle birleşerek ülkeyi adeta tarihsel bir uçurumun kenarına getirmiş olmasıdır. Kapitalist sistem Türkiye’de artık sadece ekonomik olarak değil; idari, sosyal ve toplumsal olarak da son sınırlarına dayanmış ve iflas etmiştir. Sistem, kendi iç yapısıyla artık kendisini üretemez duruma gelmiştir.

“TC”nin İçinde Çırpındığı Yapısal Ekonomik Kriz!

Emperyalist sistemin Türkiye’deki yapısal parçasını oluşturan TC ekonomisi, dünya kapitalist işleyişinden bağımsız değildir. Kapitalist sistemin temel mantığı olan kâr odaklı işleyiş ve sömürü mekanizmaları, Türkiye topraklarında da aynen hüküm sürmektedir. Keza üretimin kendi iç dinamiği ile gelişmemesi, dış emperyalist güçlere bağımlı olması, yer altı yer üstü kaynakların emperyalistlere peş kes çekilmesi ve emperyalist sermayenin yayılma-büyüme trendine göre üretimin planlaması, tarım başta olmak üzere, birçok üretim ünitesini kötürümleştirmiştir.

Kapitalist üretim tarzının sonucu, sistemin temel çelişkisi olan üretimin toplumsal karakteri ile üretim araçlarının özel mülkiyeti arasındaki makas sürekli derinleşmektedir. Üretim sürecinde, ezilen emekçilerin kolektif emeğiyle var edilen ürünler sermaye sınıfının elinde toplanmakta ve kâr amaçlı satılarak sermayelerine sermaye katmaktadır. Büyük tekeller halinde örgütlenen sermaye sınıfı azami ölçüde büyüyüp sürekli zenginleşirken kendi emeğiyle geçinen milyonlarca insan, çok az bir gelirle yaşam mücadelesi vermektedir. Kapitalist sistemin işleyiş tarzı budur ve bu durum dünya genelinde sürmektedir. Dünyanın her toprak parçasını parselleyen tekeller, ucuz emek gücü olan ülkelere yatırım yapmaktalar. Türkiye de bu ülkelerin başında gelmektedir. Emekçilerin emeğinin ucuza satın alınması, uzun saatler çalıştırması ve sosyal hakların gasp edilmesi gibi durumlar, ülkeyi emperyalist-kapitalist ülkeler için bir çekim merkezi haline getirilmiştir. Yoğun emekle yapılan üretimin bu tür ülkelerde gerçekleştiği zaten bilinmektedir. İş güvenliği ve çalışma sosyal hakların olmadığı bu sistemler de özellikle çocuklar veya göçmen işçiler çalıştırılmaktadır. Bu kesimin emeği, burjuvazi tarafından çok ucuza gasp edilmekte ve kâr oranları sürekli artmaktadır.

Yaşanan bu sömürü ve yoksulluk tablosu, egemenlerin yalan propaganda aygıtlarıyla örtülmek istenmektedir. Her ne kadar havuz medyası; basında Türkiye’nin büyüdüğü ve kişi başına düşen milli gelirdeki payın arttığı yönünde manipülasyonlar yapsa da bu iddiaların hayatın çıplak hakikati karşısında hiçbir karşılığı bulunmamaktadır.

Örneğin resmi rakamlara göre 2025 yılında Türkiye’nin milli gelirinin 63 trilyon 20 milyar 906 milyon TL olduğu belirtilmiş ve büyüme oranı %3,6 olarak açıklanmıştır. Bu hesaba göre kişi başına düşen yıllık milli gelirin 712 bin 200 TL, aylık ise 59.350 TL olması gerekmektedir. (Bu veri yalnızca çalışanlar için değil; çocukları, yaşlıları ve çalışmayanları da kapsamaktadır.) Türkiye’ de yaşayan kitlelerin kişi başına düşen geliri, reel hayatta hiçbir dönem bu rakamlara ulaşmamıştır. Asgari ücretle çalışanların maaşları, emeklilerin aldığı aylıklar, çocuk yardımları veya çalışmayanların aldığı devlet destekleri bu kâğıt üzerindeki rakamların her zaman çok altında kalmıştır. Türkiye’nin Gayri Safi Yurt İçi Hasıla’sından (GSYİH) elde edilen gelir toplumda yaşayan bireylere uğramıyorsa, bu devasa pasta nereye akmaktadır? Cevap açık ve nettir: Büyük sermaye tekellerine.

Bununla birlikte, Türkiye’de 2025 yılında enflasyon %30,89 oranında artmış; emekçilerin aldığı ücretler ile emeklilerin maaşlarının reel değeri %30,89 oranında kayba uğramıştır. Bu duruma benzer daha birçok örnek aktarabiliriz; ancak Türkiye’de yaşayan her birey, her gün tüketim maddelerinde, konut fiyatlarında, ulaşım ücretlerinde ve elektrik faturalarında bu yakıcı farkı zaten bizzat deneyimlemektedir.

Türkiye’de süregelen bu dengesiz gelişim, toplumsal gruplar arasındaki uçurumu sürekli büyütmekte; gelir eşitsizliği sınıflar arasındaki ekonomik fay hattını her geçen gün daha da derinleştirmektedir. Ekonomik, siyasal ve toplumsal bunalımların, kaosun ve krizlerin temeli de tam olarak budur; yani üretim araçlarının bir avuç azınlığın elinde toplanması ve bunun kaçınılmaz sonucu olan bölüşümdeki eşitsizliktir.

Bu sorun kökten çözülmedikçe, üretim araçları toplumsallaşmadıkça kapitalist sistemde işçi ve emekçilerin özgür, refah içinde yaşaması imkansızdır. Bu kapitalist gelişim yasası; sermaye sınıfını sürekli zenginleştirirken toplumun büyük çoğunluğunu oluşturan üretim emekçilerini sürekli yoksullaştırmaktadır. Zenginler ve büyük şirketler, sermayelerini büyütmek ve küresel pazarda rekabet edebilmek için emekçileri daha düşük ücretlerle, daha uzun süreler boyunca ve daha yoğun bir tempoda çalıştırarak meta üretmeye devam etmektedir.

Sermaye Sınıfının Emekçilere Çıkardığı Fatura!

“TC” kuruluşu ile bugüne kadar, yaşadığı yapısal krizlerin temelinde, kendi iktisadi niteliğiyle birleşen, emperyalist-kapitalist sisteme bağımlı bir ekonomik modeldir. Sermaye birikiminin kendi iç dinamikleri ile sanayi, tarım ve üretken yatırımlar üzerinden büyümesi yerine, emperyalist sermayenin sıcak dolaşımına dayalı büyüme modeline benimsenmiştir. Tüketim maddeleri dahil önemli malların diş ülkelerde ithal etmesi yapısal ekonomik krizi tetikleyen ana sebep olmaktadır. Emperyalist sistem içinde “TC” ekonomisinin emperyalistlere bağımlı olması sonucu, ekonomik alanda yapılan planlama ‘ulusal çıkarlar’ gözeterek ekonominin planlaması yapılmamaktadır. Bununla şunu ifade etmiyoruz. Bir kapitalist ekonomi, dış sermayeye bağlı olmadan kendi dinamikleriyle iktisadi yapısını planladığında, kriz yaşamaz, işçi ve emekçiler sömürülmez algısı, bu değerlendirmemizden çıkarılması. Kriz kapitalist ekonominin çevrimsel ilerleyişidir. Sömürü ve yoksulluk, kapitalist ekonominin doğrudan sonucudur. Ama emperyalist tekellere bağlılık durumu, bunu daha da derinleştirmekte, açlık-yoksulluk giderek derinleşmektedir. Kapitalist devletlerle ihracat ve ithalat dengesini gözeterek, gelen direktiflerle tarım başta olmak üzere, üretime dayalı birikim modelinin, emperyalist tekeller sermaye tarafında tamamıyla tasfiye edilmesi gibi bir iktisadi politikanın, coğrafyamızda emekçiler üzerinde yarattığı yıkım örneği gibi.

Maden kaynakları, tarım alanları, küçük sanayi, emperyalist ve komprador işbirlikçi tekelci sermayenin sermaye birikim modellerine göre planlandığından, yüksek enflasyon ve hayat pahalılığı, düşük ücret, sosyal kıyım, gelir adaletsizliği daha çok derinleşmekte ve bu işçi sınıfı ve emekçilerin yaşam haklarını gasp eden düzeyde sonuçlanmaktadır. Maden ocaklarında çalışan emekçiler kötü koşullarda çalıştırılması, küçük esnaf ve imalatçıların iflasa sürüklenmesi var olan sorunlara ayrı bir derinlik katmakta, ekonomik yıkım, toplumsal sosyal yıkıma dönüşmektedir.

Yukarıda belirttiğimiz duruma paralel olarak, sermayenin sınırsız kar hırsını beslemek için iktisadi planlamalar yapan hâkim sınıflar iktidarı, ekonominin damarlarını beslemek için gerekli olan tüm kaynakları halkın sırtına yüklemekte, yoksulluk ve açlık koşulları toplumun genel yaşam düzeyi olmaktadır. Burjuvazi, daha fazla kâr elde etmek için üretilen tüketim maddelerini, konut fiyatlarını, enerjiyi ve suyu fahiş fiyatlarla satmaktadır. Yoksul kitleler barınmakta, günlük tüketim maddelerini satın almakta zorlanmakta ve temel gıdalara dahi erişememektedir. Emekçiler aldıkları aylıklarla geçinemez durumdalar; toplu sözleşmelerle yapılan kısmi zam oranları ise enflasyon karşısında hızla erimektedir.

DİSK’e bağlı Birleşik Metal-İş Sınıf Araştırmaları Merkezi (BİSAM) tarafından açıklanan güncel verilere göre yoksulluk ve açlık sınırları şu şekildedir:

Yoksulluk Sınırı (118.404 TL): Dört kişilik bir ailenin gıda harcamalarının yanı sıra barınma, giyim, ulaşım, eğitim ve sağlık gibi tüm zorunlu harcamalarını kapsayan tutardır.

Açlık Sınırı (36.042 TL): Dört kişilik bir ailenin sadece sağlıklı, dengeli ve minimum düzeyde beslenebilmesi için yapması gereken aylık gıda harcamasıdır.

Bu yakıcı tablo altında, Türkiye’nin toplam nüfusu içinde yaklaşık 25 milyon kişinin derin bir yoksulluk içinde yaşadığı ifade edilmektedir.

Bu bağlamda, sistemin en büyük mağdurlarından olan emekliler için ayrı bir parantez açmak gerekir. Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) tarafından yayımlanan emekliler hakkındaki raporda şu çarpıcı gerçekler yer almaktadır: 38 OECD ülkesi içinde Türkiye, gelir eşitsizliğinin en fazla olduğu 5’inci ülkedir ve bu alanda Meksika, Şili, Kosta Rika gibi ülkelerle yarışmaktadır. Raporda; Türkiye’de emekli aylıklarının asgari yaşam maliyetinin çok altında kaldığı, enflasyonun yüksek olması nedeniyle yapılan artışların daha sonraki aylarda hızla yetersizleştiği vurgulanmaktadır. Küresel Emeklilik Endeksi verilerine göre de 2019’da 37 ülke arasında sondan 3’üncü olan Türkiye, 2025’e gelindiğinde endekse yeni ülkeler eklenmiş olmasına rağmen 52 ülke arasında 48 puanla sondan 4’üncü sıraya gerilemiştir. Listede 55 puanla Peru Türkiye’nin 8 basamak, 51 puanla Endonezya ise 3 basamak üzerinde yer almaktadır. Her gün sosyal medyada ve alanlarda sesini duyurmak isteyen emeklilerin çığlığı, yukarıda sunulan verilerin vahametini açıkça kanıtlamaktadır.

Üretim araçları elinde bulunduran komprador tekelci burjuvazi; yasaları, hukuku ve tüm anayasal düzenlemeleri kendi sınıfsal çıkarları ile kar hırsları doğrultusunda pervasızca şekillendirmektedir. Burjuva meclisinde çıkarılan, yasallaştırılan ve yürürlüğe koyulan her bir kanun, işçi sınıfının tarihsel kazanımlarına birer saldırı niteliğindedir. Bu net tablo göstermektedir ki devlet; parlamentosu, ordusu, polisi ve tüm kolluk kuvvetleriyle ezilen halkın çıkarlarını değil, aksine sermaye sınıfının egemenliğini koruyan birer baskı aygıtı olarak işlevlendirilmiştir. Kapitalist sömürü sistemine karşı ekonomik ve demokratik hakları için direnen işçi ve emekçiler, devletin zor güçleri tarafından şiddetle bastırılmaktadır. Dipten gelen toplumsal hareketlerin önünü kesmek amacıyla devrimci önderler, sendikal liderler ve halkın kanaat önderleri uydurma gerekçelerle tutuklanmakta; cezaevlerinde rehin tutularak kitleler korkuyla sindirilmek istenmektedir.

Sermaye Sınıfının İşçi ve Emekçilere Saldırısı ve Direniş Dinamikleri

“TC” iktidarı, işçi ve emekçilerin alttan gelen direniş dalgasını ve kitlelerin ekonomik- demokratik meşru hak arama eylemlerini bastırmak için, burjuva devlet aygıtının tüm faşist kurumlarını ve militarize güçlerini kuralsız şiddet ögesiyle sınırsız kullanmaktadır. Ancak tüm baskılara rağmen, farklı iş kollarında sömürüye karşı fiili protestolar, grevler ve direnişler boy vermeye devam etmektedir. Son dönemde maden işçilerinin Ankara yürüyüşü ve açlık grevi, polisin gaz bombalı saldırısına karşın kırılamamış, işçilerin militan duruşu devlet zorunu boşa düşürerek, ezilenlerin hak arama eylemleri açısından devrimci bir referans olmuştur. Öne çıkan örnekler olarak;

MESS Grup Toplu İş Sözleşmesi görüşmelerinin işçi haklarını vermemesi sonucu metal sendikaları grev kararın alması ve kazanımla sonuçlanması,

Yemeksepeti Express kuryeleri, düşük ücretler ve ağır çalışma koşullarına karşı 18-19 ve 20 Ocakta birçok ilde iş bırakmaları ve protestoları, Migros depo işçilerinin ağır çalışma koşullarına ve fazla ücret talebi için karşı 23 Ocakta başlattığı mücadele 14 Şubatta kazanımla sonuçlanması, Ülke genelinde artan şiddet olayları ve güvenlik sorunları nedeniyle, Öğretmenlerin iş bırakma eylemleri gibi veya büyük tekellerin doğayı yıkıma götüren maden aramalarına karşı bir çok kentte süren direnişler, işçi sınıfı mücadelesi açısından oldukça önemli bir gelişmedir.

Burjuvazinin kolluk güçleri eliyle gerçekleştirdiği coplu müdahalelerine, gözaltı ve tutuklama terörüne karşı geri adım atmayan işçiler ve emekçiler fiili meşru mücadeleyle haklarını söke söke almaları, sadece lokal kazanım olarak ele alınmamalı, genel direniş çizgisiyle “kazanacağız” bilincinin somut örgütlenmesi bağlamında değerlidir, devrimcidir. Bu somut gerçeklik üzerinden şu tarihsel doğrunun altını çizmek gerekir: Burjuvazi hiçbir dönem kendi rızasıyla işçilere hak vermez; işçi sınıfı haklarını ancak örgütlü gücüyle ve zorla alır. Esasen burjuvaziden talep edilen ekonomik ve demokratik haklar, sermaye sınıfının daha önce işçilerden zorla gasp ettiği kazanımlardan başkası değildir.

Mevcut ekonomik ve siyasal tıkanmışlık, dipten gelen yeni bir kitlesel hareketin patlak vermesi için gerekli tüm objektif koşulların olgunlaştığını göstermektedir. AKP-MHP iktidarı faşist baskılarla bu öfkeyi bastırmaya ve engellemeye çabalasa da toplumsal dinamiklerdeki nicel birikimler, kaçınılmaz olarak nitel bir patlamaya yol açacaktır.

Emekçilerin burjuvaziye karşı cesaretle protesto içinde olmaları, polisin şiddetine karşı, tutuklanmalarına rağmen geri adım atmamaları gelişecek kitlesel hareketin ileriki döneme dair kuşanacağı militanlığın somut karşılığıdır. Genel anlamda toplum, bıçağın artık kemiği kestiği koşulları yaşamaktadır. Ancak, işçi sınıfı içinde sosyalist politik örgütlülüğün cılız olması sonucu, kendiliğindenlik bilinç halen işçi sınıfının örgütlülüğü içinde hakimdir. Bu durum işçi sınıfının sermaye iktidarına karşı hareketliği ve işçilerin günlük yaşamında karşıladıkları ekonomik demokratik sorunları düzenin sınırlarını aşmayan mücadele biçimleriyle çözmeye yönelmekte veya burjuva “muhalefetin” siyasi potasına kaymaktadır. Üstte belirtiğimiz işçi sınıfının eylemleri, düzen sınırları içinde sona ermesi veya iktidara muhalif olan gerici niteliğe sahip CHP etrafında örgütlenmeleri kendiliğindenci durumunun, işçi sınıfın siyasal ve örgütsel düzlemde hâkim olmasının soncudur. İşçi sınıfının, tarımda çalışan emekçilerin, doğayı savunan aktivistlerin eylemleri bu kapsam içinde “sıkışmıştır” ve bu sıkışmışlığı aşacak olan proletaryanın politik müfrezesidir.

Her devrim deneyimi; kitlelere siyasi politik bilinç dışarıdan, komünist parti tarafında taşındığını söyler. Kendi sınıf bilincini politik kurmayında örgütlü bir güce dönüştüremeyen işçi sınıfı ve ezilenler, faşizme karşı mücadelede mevziler kazanamazlar, komprador tekelci burjuvazinin iktisadi-siyasal kurumsal egemenliklerinde gedikler açamazlar. Yine politik iktidar mücadelesi, örgütlü bu duruşun devrimci sonucudur.

Sonuç olarak; başında da vurguladığımız üzere, sermaye sınıfının aşırı kar hırsı, ülkenin dış borç yükünün sürekli artması, döviz kuru dengelerinin altüst olması, Türk lirasının yabancı para birimleri karşısında hızla değer kaybetmesi ve halkın yüksek enflasyon altında ezilmesi gibi sorunların hiçbiri yüzeysel yönetim hatalarından ibaret değildir. Tüm bu krizlerin asıl ana kaynağı; kapitalist üretim ilişkileri, sermaye sınıfının bitmek bilmeyen aşırı kar hırsı ve özel mülkiyet dünyasının günümüz biçimidir. Yani kapitalizmdir. Dolayısıyla bu sömürü düzeni ortadan kaldırılmadığı, işçi ve emekçilerin kendi iktidarı kurulmadığı sürece, emekçi halklar yoksulluk ve sefalet içinde yaşamaya mahkûm kalacaktır. Kurtuluş, sosyalist devrimdedir!

Bu yazı Halkın Günlüğü Gazetesi‘nin Temmuz-2026 tarihli 62. sayısında yayımlanmıştır.



Temmuz 2026
PSÇPCCP
 12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
2728293031 

More in Editörün Seçtikleri