Connect with us

Makale

Yusuf Dağcı Yazdı: Tahakküm İlişkilerinin Asli Kaynağı ve Bilimsel Devrimci Tutum

Abartmak istemeyiz, ama dağınık da olsa dünya çapında büyüklü-küçüklü reddiyeler, komünist devrim dalgaları görünmektedir. Dünyanın efendisi asalaklar da pekala farkındadır bunun. Yeter ki biz, sistemin büyüklü-küçüklü, görünen-görünmeyen gerici birimlerinden kopmayı ve bilimsel teori ve pratik ile An ile nihai Hedef arasındaki diyalektik ilişkiye kilitlenip komünal dünya arayışındaki devrimci dalgalarla buluşmayı başaralım. Tek doğru yol ve seçenek budur. Ötesi, gericiliğin kirli mecralarında oyalanmaktır.

Bir yıl daha geride kaldı. Büyük ekolojik felaketler, insani, sosyal trajediler yaşadık. Binlerce canlı türü bu felaketler nedeniyle yok oldu. Kovid-19 olarak adlandırılan salgın hastalık insanlık için ağır bir bela olarak varlığını hala devam ettiriyor. Keza yüzbinlerce insan bu virüs nedeniyle hayatını kaybetti, acı çekti. Kaygılar, endişeler, korkular henüz bitmiş değil. En çok da, “bunun arkasından ne türden salgın ve benzeri belalar sarılacak başımıza” gibi derin endişeler yaygın olarak varlığını sürdürüyor. İnsan dediğimiz tür, yüz yüze kaldığı sarsıcı gelişmelerden ders çıkaracak mı? Bunu yepyeni bir öğrenme süreci olarak değerlendirme başarısını gösterebilecek mi? Elbette bu soruların ve daha pek çoğunun yanıtını yaşayarak göreceğiz. Mevcut durumun akıllarda küçümsenmeyecek sorular biriktirdiğinin farkındayız. Hiç kuşku yok ki bunun en çarpıcısı, “daha neler olacak?” sorusudur. Lakin eski alışkanlıkların kırılması, terk edilmesi ve dahası, bunların yerine yeni bir yaşam kültürünün kurulması öyle kolay olmayacak.

Herkesin sorduğu, “Ne olacak?” sorusuna makul ve gerçekçi yanıtlar arayanların sayısı henüz görece az olsa da, gelişmeler bu tür soruları soranları güçlendirecek, doğru yanıtlar bulma çabasını daha görünür hale getirecektir. Kapitalist üretim, tüketim tarzının yarattığı yeryüzü sorunları, ekonomik krizler, siyasal otoriterleşmeler, işsizlik, yoksulluk ve hatta büyük açlık belası dünyamızı sarmış olmasına karşın, yükselen seslerin duymazdan gelinmesi artık mümkün olmayacaktır! Zira, dünya egemenleri, sistemlerini mevcut haliyle yürütecek durumda değiller. Muktedirler de bunun bilincindeler. Onları rahatlatan şey; itirazların çeşitliliğine, renkliliğine, farklılığına önderlik edecek devrimci öncü dinamiklerin henüz tarih sahnesine gereği gibi çıkıp rolünü oynayamaması ya da zayıf kalmasıdır.

Öncü kuvvetlerin geçmişten devraldıkları büyük tarihsel mirastan ve deneylerden de öğrenerek, bilinç ve kavrayış düzeyindeki sınırlılıkları aşarak bunu günün yeni gerçeklikleriyle buluşturması hayati bir önem taşımaktadır. Zira, bugün kapitalist sistemin yıkıcılığından rahatsızlık duyan ve farklı bir yaşam arzulayan her muhalif gurup ve çevre, kendi içinde ve “kendisine ait” özel sorunlarla boğuşmakta, ufku daraltan o sorunlar içinde debelenmektedir. Dahası, sadece kendi içinde kapalı devre yaşamakla kalmamakta, örneğin çoğu kez bir sözcük yüzünden “hassasiyet” geliştirip kim dost, kim düşman sorusununa dahi doğru yanıt verememekte, uğraşmaya değmeyecek türden tali sorunlar üzerinden yapay varoluşları önceleyip kendini heder etmektedir.

Bu gerçeklik, üzerinde önemle durulması, ciddiyetle sorgulanması lazım gelen bir durumdur. Çünkü bu durum sistemin kültüründen, yaşam alışkanlıklarından, türlü türlü gerici değerlerinden bir şekilde kopulamadığına; açık yanılsamalara, savrulmalara, zihinsel çoraklaşmalara düşüldüğüne işarettir. Aklı, zekayı, bilgiyi dinamik bir tarzda, özgürce ve doğru kullanabilmek için, aklı rehin alan gerici değer yargılardan, içeriksiz kalıp algılardan ve iç içe geçmiş, kör düğüm olmuş, kir pas içindeki tahakküm ilişkilerinden arınmak bu gün temel sorunların başında gelmektedir.

”Anlamsız ayrıntıların doğurduğu kof sonuçlarla uğraşmak, boş bağırtıyı mücadele sanmak, devasa sorunlar üreten asli kaynakları anlamamak doğru sonuçlara götürmez”

Tahakküm ilişkileri nedir ve hangi sahalara egemendir? Tahakküm ilişkileri ezilen sınıf, ulus, inanç, cins, çocuk; bir bütün insan ve doğa üzerinde kendisini nasıl egemen kılmıştır? Saydığımız bu sorunların her birinin diğeriyle olan derin ve kopmaz bağ nasıl işlemektedir? Muhalifler, çözümü aciliyet gösteren sorunların bazı pratik yanlarına yönelirken, onu var eden temele vuracak kavrayıştan neden yoksundur? Anlamsız ayrıntıların doğurduğu kof sonuçlarla uğraşmak, boş bağırtıyı mücadelele sanmak, devasa sorunlar üreten asli kaynakları anlamamakta ısrar etmek, aklı başında, sağlam temellere oturmuş bir muhalefeti hiçbir zaman doğru sonuçlara götürmez.

Bu yaklaşım tarzı sadece bugünü değil, yarını da sakatlamaya ve devrimci dinamikleri çıkmaz içine sokmaya devam eder. Tahakküm ilişkilerinden, alışkanlıklardan kopamayan bir öncülük iddiasının altı boş ve çürüktür. Örneğin, mevcut koşulların sunduğu “ahlak”, “namus” üzerinden toplumların geri yanlarına seslenerek buradan bir varlık kurmak, örgütsel çıkar elde etmeye kalkışmak kısa vadede birilerine belki sesini duyurmaya olanak sunabilir. Ama bu türden yaklaşımlar reel gericiliğin damarından beslendiği, onun her türlü lekesini üzerinde taşıdığı için, bizzat yine o gericiliğe kan taşımanın ötesinde sonuçlar doğurmaz.

Komünal bir dünya aşkına soyunanlar, kendi bünyelerine yapışıp kalmış olanlar da dahil, gericiliğin her zerresine karşı mücadele içinde oldular, olmaya devam edecekler. Gerici sistemin en çok da kendi üzerlerinde zuhur eden yansımalarına karşı amansız bir mücadele yürütmenin ve arınmanın önemi açıktır ve burada hiç tereddüt yoktur. Zira onlar bilirler ki, gerçek manada devrimcileşmeyenler kısa sürede gerilere düşmeye mahkumdurlar ve geniş halk kesimlerini asla devrimcileştiremezler.

Komünistler, hem insanlığın binlerce yıllı bulan genel tecrübe ve deneylerinden, hem de yaklaşık iki yüzyıllık öz teori ve sarsıcı devrimci pratiklerinin yol gösteren ışığından bunu öğrenmişlerdir. Burada şu noktayı özel olarak belirtmekte ayrıca fayda var: Diğer sosyalist hareketlerin iddialarının tersine, Kaypakkaya ve yoldaşlarının ayrı bir ırmaktan akan elli yıllık pratiklerinin (eksiği-fazlasıyla) verdiği güç, devrim ve komünizm davasında onları daha büyük ve nitel ilerlemelere taşıyacak, bu yöndeki ısrarlarını kalıcı kılacaktır. Komünist mücadele tarihi bize şunu net olarak gösterdi: Bugün için sayıları nicel bakımdan ne kadar az olursa olsun, bilimsel teori ve bu teori ışığında ısrarlı, kararlı ve istikrarlı yürüyenlere karşı yapılan tüm geri veya gerici saldırıları besleyen çabalar yenilgiye mahkumdur.

Herkes şunları bir kez daha düşünmelidir: İkinci Enternasyonal’in o gerici-ihanetçi çizgisine rağmen, Sovyet Devrimi’nin kapitalist sömürü sistemini kısa süre içinde alt-üst eden gerçekliğine bakınca neler görüyoruz? Komünistlerin siyasal-ideolojik varoluşlarına dair özgün bir örnek olarak, Türkiye-Kuzey Kürdistan’ın yakın geçmişinde yaşanan tartışmalara, tarafların tutumlarına ve nelerin olup bittiğine kabaca göz atmak da çok öğreticidir.

70’li yıllarda sol saflarda egemen olan Kemalizm hayranlığını unutacak kadar hafızasız değildir komünistler. Ermeni’lere ve Dersim’e reva görülenlere, Kürt katliamlarına, devletin asli karakterine, modern revizyonizmin yarattığı tahribatlara karşı berrak bir ideolojik, siyasal duruş sergiledikleri için depreşen gerici “hassasiyetlerin kendilerine ne türden saldırılar da bulunduğunu, hatta nasıl linçlere maruz kaldıklarını çok iyi bilir onlar. Bu gün soykırımlardan, Kürt ulusunun varlığından ve kendi kaderini belirleme hakkından söz etmek, Kemalizm eleştirisi yapmak çok kolay, hatta “Moda’dır da. Oysa daha dün sırf bu el yakan kritik konularda açık görüşlerini dillendirdikleri için kitlesel mitinglerde, hatta demokratik kitle örgütlerinde bile nasıl itilip kakıldıklarını, ne türden bir şiddete ve tecride maruz kaldıklarını elbette unutmuş değildir komünistler.

Dün bu görüşlerini cesaretle dillendirdikleri için gerici Saiklerle önlerine barikatlar kurup etkisizleştirmeye, değersizleştirmeye kalkışan siyasal akılların komünistlere en azından bu gün bir özür borcu yok mudur dersiniz? Tüm bunların nasıl bir pişkin tutumla geçiştirildiğinin yığınla örneği ortada yerde dururken, bu gün aynı komünistlerden salt itici bulunan bir sözcük nedeniyle “kadın düşmanı” hatta “tacizci” yaratmaya kalkışmak nasıl bir aklın, zekanın, kültürün ürünüdür acaba?

Tarih tanıktır. Geçmişte komünistlere “hassasiyet”leri gereği saldıranların bir bölümü bu gün neo faşistlikte konaklarken, bir bölümü ise bir anda anti Kemalist, “soykırım karşıtı” ya da Kürt ulusunun haklarının “savunucusu” oluvermiştir. Tarih muhasebesinde kimin ne dediğine, neyi ne kadar kavradığına ve günümüzde ne yaptığına dair açık, hakkaniyette dayanan ve en önemlisi de öğretici, doğru bir duruşun sergilenememiş olması hem üzücü, hem de düşündürücüdür.

Dahası, bütün bu gerçeklere rağmen, bazı aklı evvellerin aynı komünistleri “Ermeni düşmanı, Türk şovenisti” ve “turancı” ilan etmesi tek kelimeyle utanç vericidir. Hiç kimse, “zamanın ruhu”na uyup savrulduğu gerici milliyetçi kulvarda durup komünistleri test etmeye kalkışmamalıdır. Görüyoruz ki saflar bir kez daha ve yeniden karılıyor. Sistemin en gerici damarını kesmek ve mülkiyet uygarlıklarının küçük kalesinin “aile kurumu” olduğunu cesaretle açıklamak, topluma ikiyüzlü bir şarlatanlıkla dayatılan “muhafazakarlaşma” akımına göğüs germek, günümüzün temel devrimci görevlerindendir. Bu gerçeği atlayıp “ahlak”çı tutumlar üzerinden komünistlere karşı salvo atışları yapmak kimseye devrimcilik falan kazandırmaz.

An ile nihai Hedef arasındaki diyalektik ilişkiye kilitlenip komünal dünya arayışındaki devrimci dalgalarla buluşmayı başaralım

Gericiliğin ipliği çoktan pazara çıkmış, belirgin ya da inceltilmiş, kültürel, siyasal ve ideolojik kodları bu gün birileri tarafından ve aynı gericilik tarafından fazlasıyla örselenip hırpalanmış olan topluma tam bir “cambaza bak cambaza” kurnazlığıyla “devrimcilik”, “özgürlükçülük” ya da “yenilikçilik” olarak yutturulmaya kalkışılıyor. Üstelik, kendilerinin asla riayet etmedikleri bir çifte standartla ve sözüm ona bir “ahlak hassasiyeti” pragmatizmiyle yapılıyor bu.

Bir yoldaşımızın anlattığı bir anısını buraya aktararak sözümüzü noktalamak istiyoruz. Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte çeşitli ülkelere akın ederek bavul ticareti ile uğraşan kadınların ve ülkedeki genel yaşamın durumuna ilişkin görüşleri sorulan Sovyet Türkolog ve yazarı Radi Fiş sözlerine, “anlatılanlara bakmayın,” diye başlar.

“Yıkıntı ve yenilgi zamanlarında her daim sıvışanlar olur. Ama bunlar suyun üstündeki çer-çöp takımıdır. Oysa bu çer-çöple örtülmüş görüntünün altında berrak bir su akmaya devam eder. Bu su, sessiz ve derinden akar; hem de o çeri-çöpü silip süpürecek kudrette” der. İşte, komünistlerin asli işi o çere-çöpe değil, henüz yüzeye çıkmayan alttaki berrak suya hitap etmektir.

Abartmak istemeyiz, ama dağınık da olsa dünya çapında büyüklü-küçüklü reddiyeler, komünist devrim dalgaları görünmektedir. Dünyanın efendisi asalaklar da pekala farkındadır bunun. Yeter ki biz, sistemin büyüklü-küçüklü, görünen-görünmeyen gerici birimlerinden kopmayı ve bilimsel teori ve pratik ile An ile nihai Hedef arasındaki diyalektik ilişkiye kilitlenip komünal dünya arayışındaki devrimci dalgalarla buluşmayı başaralım. Tek doğru yol ve seçenek budur. Ötesi, gericiliğin kirli mecralarında oyalanmaktır.



Ocak 2026
PSÇPCCP
 1234
567891011
12131415161718
19202122232425
262728293031 

More in Makale